Yeniden Doğuş

  • Konbuyu başlatan hayrunisa
  • Başlangıç tarihi
  • 》》 Biraz mavi , biraz telaş , biraz bahar , biraz sessizlik ,biraz deniz kokusu, biraz huzur , bir parça turuncu ♧ Hoşgeldin Yaz ♧
H

hayrunisa

Guest



Rivayet edildi i üzere birgün Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- hastalanmıştı. Bunu duyan peygamber âşı ı Ebû Bekir -radıyallâhü anh-, derhâl mübârek hâl ve hatırlarını sormak için Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in ziyâretine koştu. Ancak o Âlemler Efendisi'ni rahatsız bir hâlde görünce dayanamadı ve eve döndü ünde teessüründen yata a düştü.

Birkaç gün sonra sıhhate kavuşan Efendimiz -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, Ebû Bekir -radıyallâhü anh-'ın da hastalandı ını işitti ve ziyâretine gitti. Hazret-i Ebû Bekir'e:

"-Rasûlullâh seni ziyârete geliyor!" dediler.

O peygamber âşı ı hemen yata ından fırladı; büyük bir canlılık ve tarifsiz bir sürûr içinde kapıya koştu. Hastalı ından kurtulmuştu. Âlemlerin Efendisi'ni kapıda karşıladı ve içeriye buyur etti. Onu böylesine sıhhat ve âfiyet içerisinde mesrûr olarak gören Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem- hayretle:

"-Yâ Ebâ Bekr! Senin hasta oldu unu söylemişlerdi." dedi.

Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'e aşk ve muhabbette herkesten daha ziyâde nasibdâr olan Ebû Bekir -radıyallâhü anh-, Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in ziyâretinden mest bir hâlde şu mukâbelede bulundu:

"-Yâ Rasûlallâh! Dostum hasta oldu; ona teessürümden ben de hasta oldum! O âfiyet buldu, ben de âfiyet buldum!.."

Ebû Bekir -radıyallâhü anh-'ın bu ve benzeri dostluk ve muhabbet tezâhürleridir ki, onu, Kur'ân-ı Kerîm'de buyurulan «ikinin ikincisi» olma şerefine nâil eylemiştir. Onun için bütün mes'ele, Cenâb-ı Hakk'ın râzı oldu u ve bizleri istikâmetlendirdi i gönül alâkalarını en samîmî dostluk ba larıyla kuvvetlendirmek ve böylece ilâhî aşkın neşvesinden nasib alabilmekdir. Zîrâ ancak böyle dostluklar, hakîkî mânâda muhabbet ve aşktan hisse alabilirler.

İmam Aliyyü'r-Rızâ ne güzel buyurur:

"Cenâb-ı Hakk'ın dostlarına sundu u bir mânevî şerbet vardır ki, onlar bu şerbeti içince kendilerinden geçerler, kendilerinden geçince coşarlar, coşunca tertemiz olurlar, tertemiz olunca erir giderler, eridiler mi ihlasa ererler, ihlasa erince ulaşırlar, ulaşınca dostlarına kavuşurlar, kavuşunca da sevgilileri ile aralarında ayrılık kalmaz."

Bu hâl, dostluktaki fenâ hâlidir. İşte bu hâli yaşayan Hazret-i Ebû Bekir'e hastalı ı, dostunun hâlini paylaşaca ı için sıhhatten daha ziyâde hoşnutluk vermişti. Çünkü dostlarla aynîlikte, en acı yemişler bile tatlılaşır. Hazret-i Mevlânâ'nın ifâdesiyle:

"Dostlarla oturan kişi, külhanda alevler içinde bile olsa, gül bahçesinde oturuyor sanılır."

"Dolayısıyla ey dostlar, şekilden, sûretten geçer, mânâ âlemine girerseniz, orasının cennet ve gül bahçesinin içinde daha müzeyyen bir gül bahçesi oldu unu görürsünüz."

Dostluk, müsbet veya menfî vasıflardaki müştereklikten kaynaklanır. Gerçek dostluk ise yalnız samimî rûhlarda barınır. Bu vasfa, insan şahsiyetinin en yüksek kademelerinde rastlanır. Her hâdise karşısında iki kişinin aynı duygulara sahip olması ile dostluk yaşatılır. Gerçek dostluk iki gönül arasındaki cereyan hattıdır. Bu cereyanla, yâni muhabbet akışı neticesinde sevilenin her hâli sevene sirâyet eder. Gönüldeki aşk deryâları coşmaya ve sevdâ güneşleri tutuşmaya başlar.

 
H

hayrunisa

Guest
Nitekim Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- Selçuklu medresesinde baş müderris iken gönlü aşk dolu Şems adlı meczûb bir dervişin nazarıyla kıvılcım alıp yanması neticesinde zahirî kitaplar kendisinde ömrünü tüketmiş, kâinat bir kitap hâline gelmiştir. Ardından insan, kâinat ve Kur'ân'daki esrarı açıklayıcı bir feryâtnâme olan Mesnevî meydana gelmiştir. İşte bu hâl ile hâllenerek bir Hakk dostu olabilmek, ancak mü'minin kendisindeki aşk, istidat ve iktidarı ilâhî yöne istikametlendirebildi i nisbettedir.

Aksi hâlde kul, zâhiren güllük gülistanlık içinde de olsa, dosttan uzaklı ı sebebiyle bâtınen alevler içinde demektir. Bu itibarla müşterek duygulara sahip olmayanların, akrabalık ve kardeşlik gibi uzvî ve tesadüfî yakınlıklarının dostlukla alâkası yoktur. Zira Ebû Leheb, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in amcası oldu u hâlde ondan en uzak kimselerden idi.

Ruh dünyasının sonsuz sır ve muammâları vardır. Bunlar bedenin ve toplumun kalıplarına girmezler. Dostluk rûhun derinliklerinden gelen bir müjde, bir ilham sanki bir bahşiş gibidir. Hıra ma arasında ilk vahyi karşılayan Hazret-i Peygamber'deki ilâhi aşk ve dostluk, daha sonra onu mahbûbunun mîracında yüce huzura çıkarmıştır. İnsano lunu yalnızlıktan kurtaran dostluk, ilâhî bir lütuftur. Âdem -aleyhisselâm- ile Havva validemize, dünyaya indirildikten sonra kırk yıl ayrı bölgelerde yaşatılarak bir dostluk hasreti tattırılmıştır. Sanki dostluk, bir ruhu ikiye yarıp kendi yarımını karşıda bulma hâlidir. Hadîs-i şerîfte:

"Kişi, dostlarının dinindedir." buyurulmasının yanısıra:

"Kişi sevdi i ile beraberdir." beyânı, dostluklarda damarlara kadar işleyen te'sîr ve müessiriyeti ifâdeye kâfîdir.

Di er taraftan bu hadîs-i şerîfler, şu husûsu da beyân etmektedir:
 
H

hayrunisa

Guest
Bir kimsenin sevdi iyle beraber olması demek; onunla sözde, özde ve davranışta aynı duyuş, düşünüş, hissediş ve yaşayış hâlinde olması, yâni "sevdi ini" gösterecek aynîlikler ve beraberliklerin mevcûd bulunması demektir. Yoksa özü, sözü, davranış ve hissiyâtı dâimâ dikenlerle beraber olan bir kimsenin gülü sevdi ini iddia etmesi, ne kadar do ru olur. Bunun gibi, duygularıyla, düşünceleriyle ve yaptıklarıyla Allâh -celle celâlühû- ve onun yüce Rasûlü ile beraber olamayanlar, gerçek muhabbet ehlinden sayılmazlar.

İşte sevdi iyle beraber olmayı bir de bu yönüyle de erlendirmeli ve gâfil bir hayat sürüp de kuru kuruya «Ben Allâh ve Rasûlü'nü seviyorum.» diyerek hadîs-i şerîfteki müjdeye nâil olunaca ını zannetmemelidir. Bilmelidir ki, ancak hâl beraberli i gerçekleşti inde sevgi beraberli i gerçekleşir. Cenâb-ı Hak, böyle dostların gönüllerinde mânevî ba lar ve bahçeler yeşertir. Bu lutfa nâil olanların başında gelen Ebû Bekir -radıyallâhü anh-'ın hâli nice hikmetlerle doludur:

O, Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in dostlu unda ve sohbetinde öyle bir vecd hâli yaşardı ki, muhabbet ve hasreti teskîn olaca ı yerde daha da ziyâdeleşirdi. Birgün Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, Allâh yolunda bütün servetini getiren Ebû Bekir -radıyallâhü anh-'a iltifât dolu sözler söylemişti. Ancak Ebû Bekir -radıyallâhü anh-, o derecede benlikten geçmiş ve Rasûlullâh'ta fânî olmuştu ki, iltifât şeklinde de olsa hitap edişin zımnında muhâtab kabul edilme durumu ve muhâtab olarak kabul edilmenin zımnında da ayrı görülme hissine kapıldı. Bu his ile de rûhunun derinliklerinde firkat ateşlerine benzeyen yakıcı bir ızdırap duydu. Gayr'den telâkkî edilme endişesi içerisinde:

"-Yâ Rasûlallâh! Malım, canım ve her şeyim «siz»den ayrı bir şey midir ki?!." dedi.

Böyle yüksek rûhların hakîkatini idrâk için Hazret-i Mevlânâ şöyle buyurur:

"Allâh ile bulunmak, Allâh ile beraber olmak isteyen kişi, Allâh'ın dostları olan velîlerin huzurunda otursun."

"Çünkü dost, dostla beraber oturunca, yüz binlerce sır levhası açılır ve okunur!"

Bir şâir de şöyle der:

"Birkaç kişi çok az zaman için bile olsa, bir araya gelip, Hakk'tan, hakîkatten bahsederlerse, bulundukları yere gökler secde eyler!.."

Şeyh Sâdî de, ilâhî tecellîye mazhar olmuş, kendini tam mânâsıyla dünyevî isteklerinden arındırmış dost için şunları yazmıştır:

"Dostların yüzünü görmek, yarasından taze kan sızan gönül ehline merhem gibidir."

Cenâb-ı Hak bu kategoriye giren dostları şöyle bildirir:

"Sizin dostunuz ancak Allâh, O'nun peygamberi ve namaz kılan, zekat veren ve rükû eden müminlerdir." (el-Mâide, 55)

Ne mutludur, o kimseye ki, fâni dostların, sevgililerin tuza ından kendini kurtarır da, daha bu dünyada iken, ebedî dost ve gerçek sevgili olan Allâh'ı bulur, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'e cân ü gönülden...
 
H

hayrunisa

Guest
a lanır ve ehl-i îmân ile muammer olur. Dostluklardaki bu sırdan mahrûm gönüllere Hazret-i Mevlânâ şöyle seslenir:

"Şunu iyi bil ki, bu dünyadaki fanî ve yalancı dostlar, sahte sevgililer, sonunda hepsi de sana düşman olacaktır. Başkesen düşman kesilecektir."

"Halbuki sen, feryatlar içinde mezarda: «Ya Rabbi, beni yalnız bırakma!» diye Allâh'a yalvaracaksın."

Bakış ve görüşlerin seviye kazanması, kâinat sayfalarındaki esrar ve hikmeti gerçek anlamıyla telâkkî edebilmek ancak gönül âleminde derinleşerek gerçek dostlu u yaşayabilmeye muvaffak olabilen ilâhî aşk ve vecd kahramanlarının işidir.

İbrahim -aleyhisselâm- "halîl" yâni dost oldu u için çok zor durumda olmasına ra men dostlu un şartı olarak büyük bir teslimiyet ve tevekkül içindeydi; gönlünde en ufak bir korku ve endişe yoktu. Ateşe atılaca ı zaman kendisine yardım teklifinde bulunan meleklere:

"-Dost ile dostun arasına girmeyin! Rabbim ne dilerse ben ona razıyım; kurtarır ise lutfundan, yakarsa kusûrumdandır. Sabredici olurum inşâallâh..." diye mukabelede bulunduktan sonra devamla:

"-O, hâlimi biliyor! Hem söyleyin; ateş kimin emri ile yanıyor, yakmak kimin işidir?" diye sordu.

Nihâyet o büyük dosttan, yâni Allâh'tan gelen emir ile ateş İbrahim -aleyhisselâm-'a serin ve selâmet oldu. Bu şekilde ilahî dostlu un ihtişamı sergilendi. Cenab-ı Hakk, İbrahim -aleyhisselâm-'ı işte bu sadâkati sebebiyle âyet-i kerimede şöyle tekrim eder:

"Sözünün eri olan (ahdine vefâ gösteren) İbrahim..." (en-Necm 37)

İşte bu vefâ ve sadâkat ki, herkese ve herşeye akseder. İnsanların birbirlerine karşı dostluk ölçülerine riâyetleri de bu hâle ba lıdır. Kalben dostluk sıfatlarına nâil şahsiyetler, hem dînî hem de tarihî bakımdan insanlı ın mümtaz sîmâları olmuşlardır. Tarih kitaplarında anlatıldı ı üzere isyanı sebebiyle öldürülen Şehzâde Korkut'un Piyâle adında son derece sâdık bir adamı vardı. Yavuz Sultân Selîm Han, onun bu hususiyetinden haberdar olup kendisini ça ırdı ve:

"-Sadâkatinin mükâfâtı olarak seni istedi in makâma tâyin edeyim. İstersen vezirim ol!" teklifinde bulundu.

O da teşekkür etti ve sadâkatini katmerleyerek:

"-Sultanım, bundan sonra benim vazîfem Şehzâde Korkut'un türbedârı olmaktır!.." dedi.

Piyâle Bey'in şu hâli, dostluk anlayışının zirvesini teşkil eder! Dostluk âdâbının müşahhas bir tâlimidir. Âdetâ hikmet bakımından bütün dostlara ve dostluklara bir ibret nişânesidir.

Ebu Osman Hîrî hazretleri buyurur:

"Allâh Teâlâ ile dostluk, güzel edeb ve devamlı murâkabe, yâni her an kendini ilâhî müşâhede altında hissetmekle; Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem- ile dostluk, sünnetine tâbî olmak ve muhabbetle dolu bir itaat ve teslimiyete bürünmekle; evliya ile dostluk, hürmet ve hizmetle; ahbâb ile dostluk, günahta olmamaları şartıyla devamlı güler yüz göstermekle; âile ile dostluk, güzel huyla, câhiller ile dostluk, kendilerine duâda bulunmak ve Allâh'ın rahmetine nâil olmalarını dilemekle olur."

Her dostluk ve sohbetin kendine mahsûs bir hâli ve üslûbu vardır ki, ancak bunlara riâyet edildi i takdirde o dostluk ve sohbet devam eder ve gönüllerdeki muhabbet sarayı sarsılmaz. Ancak dostluk ve sohbetin âdâbına riâyet edilmezse, her türlü sevgi ba ı bir düşmanlık dü ümüne dönüşür. Bu bakımdan lâubâlîleşmiş yakınlıkları veya yakınlı ı lâubâlîleşmek şeklinde yaşamayı dostluk ve muhabbet çerçevesinde mütâlaa etmek mümkün de ildir. Zîrâ lâubâlîlik ve mâsivâ ile bulanmış olan dostluklar, keskin bir bıça ın a zına sürtülen zayıf bir ipe benzer ki, o, en fazla üç-beş defa bıça ın a zına dayanır, sonunda kopar gider. Şüphesiz böyle dostlukların ne bu dünyâda ne de âhıret âleminde bir faydası vardır. Bilâkis her iki cihânda da sahiplerine zarar üstüne zarar getirir. Onun için lâyık olanlarla dost olabilmek kadar bu dostlu u muhâfaza edebilmek de şarttır.
 
H

hayrunisa

Guest
Dostluk!..

a lanır ve ehl-i îmân ile muammer olur. Dostluklardaki bu sırdan mahrûm gönüllere Hazret-i Mevlânâ şöyle seslenir:

"Şunu iyi bil ki, bu dünyadaki fanî ve yalancı dostlar, sahte sevgililer, sonunda hepsi de sana düşman olacaktır. Başkesen düşman kesilecektir."

"Halbuki sen, feryatlar içinde mezarda: «Ya Rabbi, beni yalnız bırakma!» diye Allâh'a yalvaracaksın."

Bakış ve görüşlerin seviye kazanması, kâinat sayfalarındaki esrar ve hikmeti gerçek anlamıyla telâkkî edebilmek ancak gönül âleminde derinleşerek gerçek dostlu u yaşayabilmeye muvaffak olabilen ilâhî aşk ve vecd kahramanlarının işidir.

İbrahim -aleyhisselâm- "halîl" yâni dost oldu u için çok zor durumda olmasına ra men dostlu un şartı olarak büyük bir teslimiyet ve tevekkül içindeydi; gönlünde en ufak bir korku ve endişe yoktu. Ateşe atılaca ı zaman kendisine yardım teklifinde bulunan meleklere:

"-Dost ile dostun arasına girmeyin! Rabbim ne dilerse ben ona razıyım; kurtarır ise lutfundan, yakarsa kusûrumdandır. Sabredici olurum inşâallâh..." diye mukabelede bulunduktan sonra devamla:

"-O, hâlimi biliyor! Hem söyleyin; ateş kimin emri ile yanıyor, yakmak kimin işidir?" diye sordu.

Nihâyet o büyük dosttan, yâni Allâh'tan gelen emir ile ateş İbrahim -aleyhisselâm-'a serin ve selâmet oldu. Bu şekilde ilahî dostlu un ihtişamı sergilendi. Cenab-ı Hakk, İbrahim -aleyhisselâm-'ı işte bu sadâkati sebebiyle âyet-i kerimede şöyle tekrim eder:

"Sözünün eri olan (ahdine vefâ gösteren) İbrahim..." (en-Necm 37)

İşte bu vefâ ve sadâkat ki, herkese ve herşeye akseder. İnsanların birbirlerine karşı dostluk ölçülerine riâyetleri de bu hâle ba lıdır. Kalben dostluk sıfatlarına nâil şahsiyetler, hem dînî hem de tarihî bakımdan insanlı ın mümtaz sîmâları olmuşlardır. Tarih kitaplarında anlatıldı ı üzere isyanı sebebiyle öldürülen Şehzâde Korkut'un Piyâle adında son derece sâdık bir adamı vardı. Yavuz Sultân Selîm Han, onun bu hususiyetinden haberdar olup kendisini ça ırdı ve:

"-Sadâkatinin mükâfâtı olarak seni istedi in makâma tâyin edeyim. İstersen vezirim ol!" teklifinde bulundu.

O da teşekkür etti ve sadâkatini katmerleyerek:

"-Sultanım, bundan sonra benim vazîfem Şehzâde Korkut'un türbedârı olmaktır!.." dedi.

Piyâle Bey'in şu hâli, dostluk anlayışının zirvesini teşkil eder! Dostluk âdâbının müşahhas bir tâlimidir. Âdetâ hikmet bakımından bütün dostlara ve dostluklara bir ibret nişânesidir.

Ebu Osman Hîrî hazretleri buyurur:

"Allâh Teâlâ ile dostluk, güzel edeb ve devamlı murâkabe, yâni her an kendini ilâhî müşâhede altında hissetmekle; Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem- ile dostluk, sünnetine tâbî olmak ve muhabbetle dolu bir itaat ve teslimiyete bürünmekle; evliya ile dostluk, hürmet ve hizmetle; ahbâb ile dostluk, günahta olmamaları şartıyla devamlı güler yüz göstermekle; âile ile dostluk, güzel huyla, câhiller ile dostluk, kendilerine duâda bulunmak ve Allâh'ın rahmetine nâil olmalarını dilemekle olur."

Her dostluk ve sohbetin kendine mahsûs bir hâli ve üslûbu vardır ki, ancak bunlara riâyet edildi i takdirde o dostluk ve sohbet devam eder ve gönüllerdeki muhabbet sarayı sarsılmaz. Ancak dostluk ve sohbetin âdâbına riâyet edilmezse, her türlü sevgi ba ı bir düşmanlık dü ümüne dönüşür. Bu bakımdan lâubâlîleşmiş yakınlıkları veya yakınlı ı lâubâlîleşmek şeklinde yaşamayı dostluk ve muhabbet çerçevesinde mütâlaa etmek mümkün de ildir. Zîrâ lâubâlîlik ve mâsivâ ile bulanmış olan dostluklar, keskin bir bıça ın a zına sürtülen zayıf bir ipe benzer ki, o, en fazla üç-beş defa bıça ın a zına dayanır, sonunda kopar gider. Şüphesiz böyle dostlukların ne bu dünyâda ne de âhıret âleminde bir faydası vardır. Bilâkis her iki cihânda da sahiplerine zarar üstüne zarar getirir. Onun için lâyık olanlarla dost olabilmek kadar bu dostlu u muhâfaza edebilmek de şarttır.

Bu muhtevâ çerçevesinde kalblerdeki muhabbet, bütün mahlukatı kuşatıcı mahiyette olursa, sahibini kamil bir mü'min, di er bir tabirle hakikî bir âşık, yâni Hakk dostu eyler. Aşk, tomurcuklanan bir çiçek gibi muayyen fâni sevgilerle ve meclûbiyetlerle başlamış olsa da, yaratılanlara, yaratandan ötürü bir şümûle ulaştı ı anda ilâhi aşk olmaya yönelir.

Fakat mâsivâ engeline takılıp kalanlar bu hâle eremezler. Zîrâ kul, ancak mâsivâ engellerini aştı ı takdîrde muhabbet ve dostlu un hazzını yaşayabilir. Aksi hâlde bu mümkün de ildir. Nitekim Nahşebî Hazretleri böyle engellere takılanlara misâl olması kabîlinden şöyle bir hikâye rivâyet eder:

"Bir genç, pâdişâhın kızının kapısına gelmiş ve kendisinin ona âşık oldu unu söylemişti. Haber pâdişâhın kızına iletilince hanım sultan kapıya geldi ve gence:

«-Al şu bin dirhemi de; bir daha bana da sana da zarar verecek böyle bir şey söyleme» dedi.

Genç vazgeçmeyince:

«-Öyleyse iki bin dirhem al!» teklifinde bulundu.

Nihâyet pazarlık on bin dirheme varınca, genç, kabul etti. Bu durumu gören pâdişâh kızı:

«-Sen beni nasıl seviyorsun ki, gözün para pul ile kamaşıp beni görmez oldu. Beni benden başkasına tercih edenlerin cezâsı nedir biliyor musun? Boynunun vurulmasıdır." dedi ve sahte aşkı dolayısı ile onu uzaklaştırdı.

Bu hâli duyan bir ârif, düşüp bayıldı. Kendine geldi inde şöyle dedi:

"Ey insanlar! Bakın dünyâda sahte sevgilerin başına neler geliyor! Ya Hakk'ı sevdi ini iddiâ edip de ondan başkasına yönelenlerin başına âhırette neler gelmez ki!.."

Sevginin büyüklü ü gerekti inde sevilen u runda yapılan fedâkarlık ve girişilen risk ile ölçülür. Çok seven icâbında dostu için canını verir de bir fedakârlık yaptı ı hissini taşımaz. Aşk ve dostlu u tanımayıp muhabbet ve dostluktan nasib almayan kimse, kemâle erme yoluna girmemiş, nefsi ile yaşıyor demektir. Çünkü sevmeyi bilmeyenin kalbi ham toprak gibidir. Mârifet ise sevmektedir. Zira varlı ın sebebi muhabbettir. Nitekim hadîs-i kudsî olarak ifade edilen meşhûr rivâyete nazaran Cenâb-ı Hak buyurur:

"Ben gizli bir hazine idim bilinmemi arzu ettim (marifetime muhabbet ettim) de varlıkları yarattım." (Bursevî, Kenz-i Mahfi)

Di er bir rivâyette de:

"Biz insanın sırrıyız insan da bizim sırrımızdır." buyru u nakledilir.

 
H

hayrunisa

Guest
Buna göre ilâhî sırrın tecellîsi, dostlu a ait bir keyfiyettir. Onun için Hakk'ın dostlu una nail olanlar, dostluk yüzünü yalnız insanda de il dünyaya hayat halinde serpiştirilmiş bütün nebâtatta ve hayvanatta müşahede eder. Pederim Musa Efendi, mahlukatla dost olma hususunda başlarından geçen şöyle bir vak'ayı anlatmışlardı:

"Tahminen kırk sene evvel Muhterem Üstad Sami Efendi -kuddise sirruh- ile Medine-i Münevvere'de bir ev kiralamıştık. Zamanın şartlarına göre o zamanki evler kerpiçtendi. Kendi istirâhatleri için hazırladı ımız odaya teşrif ettiklerinde köşede kıvrılmış bir yılan görüp gayri ihtiyâri heyecanlandık. Kendileri ise bir sükûn ve huzûr içinde:

«-Bu Allâh'ın mahlûkunu kendi hâline bırakın ve ona dokunmayın.» diye buyurdu.

Nihâyet bir müddet sonra hayvanca ız ortalıktan kayboldu."

Bu da gösteriyor ki, dostlu un kayna ına Allâh ve Rasûlü'nde ulaşanlar bütün mahlûkâtın dostu olurlar. Yunus'un sarı çiçekle olan muhabbeti bu dostlu un şaheserlerindendir. Tabiatta gizlenen dost yüzünü göremeyen gönüller âmâdır. Tabiatla konuşamayan insan ruhu dilsizdir. Dost arayan gönüller, onu bir insan varlı ında bulamasalar dahî tabiatta bulurlar. Akarsular, yeşillikler, da lar, çiçekler, gülistanlar, dost arayan kişinin kalbine nice dostluk şiirleri fısıldarlar. Bu terennümlerle yo rulan kalbler, ilâhî sanatkârın sanat harikaları ile duygulanırlar. Onlarla lisân-ı hâl ile sohbet ederler. İşte böyle dost hissiyâtıyla dolu kalblerin derinliklerine nice ilâhî sırlar açılır ve nihâyet o yüce vuslat âşikâr olur. Böylece gurbet hastalı ına şifâ umulur. İçteki hasret tedavi edilir. Tabiattaki bu kudret akışları, sırlar ve muammalarla dost olmak, gönül duygularını...tir. Rabbe dost olmanın feyizli ve bereketli zemini teşekkül eder. Çünkü tabiat ve mahlûkattaki binbir nakış, o dostların dostu olan büyük dosta, yani bütün güzelliklerin hâlıkına ulaşmak için yaratılışa dayalı bir merdivendir. Bu merdivenden çıkanlar Rabbin sohbetine yükselirler. Artık bu makâmda mü'min, her yerde onunla beraberdir. Yüzünde dâimâ bu beraberli in ilâhî nûru parıldar.
 

Başak

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
25 Ağu 2005
Mesajlar
1,488
Aldığı Beğeniler
5

"-Yâ Rasûlallâh! Malım, canım ve her şeyim «siz»den ayrı bir şey midir ki?!." dedi.

Dinimiz ne kadare derin ve ince...

Rabbim bize de Ol mübareklerin sevgilerinden zerresini dahi nasip etse ;(



Hz Ömer r.a. da Hz Ebu Bekire hep gıpta eder ve şöyle dermiş;


Şu Koskoca Ömer olacagıma, Ebu Bekir (r.a.)'in gögsünde bir kıl olaydımm..
 

eslem

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
2 Eyl 2005
Mesajlar
1,072
Aldığı Beğeniler
2
Orjinal Yazarı hayrunisa




"-Yâ Rasûlallâh! Dostum hasta oldu; ona teessürümden ben de hasta oldum! O âfiyet buldu, ben de âfiyet buldum!.."





böyle bir dost bulmak çok zor :(
 
Üst Alt