Sayı : 67 Ocak - Şubat - Mart 2005
Gönül Arşı
Musa HUB
--------------------------------------------------------------------------------
Duâ: Gönül Arşının Üveykleri
İnsanoğlunun nezd-i İlâhîdeki değerlendirilme mihengi kalbi ve amelidir. Yakîn imanı ve salih amelleriyle değerler üstü değerlere ulaşmış bir mü’minin kalp hareketleri, memnûniyeti, mesrûriyeti, mahcûbiyeti yahut inkisarları, teessüfleri, telehhüfleri.. hepsi gökler ötesindeki kararlarda nazar-ı itibara alınır, uygulamalarda hisse sahibi olur. Bu bakımdan, hassaten kâmil mü’minlerin gönül teveccühleri, tenezzülât-ı İlâhiyeye en samimisinden davetiyeler gönderir; kırılmaları durumunda da gazab-ı İlâhîyi harekete geçirecek bir naz ü niyaz, kadr ü kıymet varlığını hissettirir.
Erbâb-ı dîl, bir kalb-i mü’mine yapılan her türlü olumsuz taarruzu, tecavüzü, yaralamayı, incitmeyi doğrudan Kâbe’ye yapılmış şenî’ bir hareket gibi yorumlamışlardır; ve özellikle kalb kırmayı Kâbe yıkmaktan beter görmüşlerdir. Maksada matuf makbuliyeti mahfuz olmak kaydıyla, hâlbuki Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm “Mü’min, Allah katında Kâbe’den daha hürmetlidir.” (İbn Mâce, “Fiten”, 2
buyurmaktadırlar. Bu hadis-i şeriften hareketle meseleye yaklaştığımız zaman kalb-i mü’mini, kendisinden daha düşük bir şeyle değerlendirmek ancak teşbih-i maklub yollu bir yaklaşım ve anlatım tarzı olmuş olur. Bazı İslâm âlimlerinin açık ifadesine nazaran: Kalp, arş-ı insanî olduğu için, bir kalbin kırılmasını, Kâbe’den ziyade, insânî Arş’ın yıkılması olarak almak ve algılamak daha dinî, daha insânî ve daha aklî-mantıkî gözükmektedir denebilir.
“İslâm’a göre Arş, bütün âlemi kuşatan, sınırlandırılması ve takdir edilmesi beşer aklının dışında kalan ve gerçeğini Allah’ın bildiği en yüce ve en yüksek bir makamdır. Allah’a nisbet edilerek Arşullah denmiştir. Arş-ı A’zam, Arş-ı Mecîd ve Arş-ı A’lâ olarak da anılır. Yedi kat göklerin, Cennetin, Sidretü’l-Müntehâ’nın ve Kürsî’nin üstünde bulunur. Resûl-i Ekrem (s.a.s.): “Yedi kat gök ile yedi kat yerin Kürsî yanında büyüklükleri, ancak bir çölün ortasına atılmış bir kapı veya yüzük halkası gibidir. Arş’ın da Kürsî’ye göre büyüklüğü, o çölün o halkaya nazaran büyüklüğü derecesindedir” buyurmuştur.” (Buhari) Arş’ı taşıyan ve “Hamele-i Arş” denilen melekler/varlıklar, dört tanedir, fakat Kıyamet Günü sekize çıkarılacaklardır: Kıyamet günü, Arş’ın gölgesinden başka hiçbir şeyin gölgesi kalmayacak ve o gün sadece yedi sınıf insan Arş’ın gölgesinde gölgelenebileceklerdir (Buhari, Zekat, 36; Müslim, Zekat, b.31).
Evet, kalb ise arş-ı insanî olduğu için, bir kalbin kırılmasını Kâbe’den ziyade insânî Arş’ın yıkılması olarak almak ve algılamak daha dinî, daha insânî ve daha aklî-mantıkî gözükmektedir denebilir. Nasıl kâinatın en üstünde/zirvesinde Arş-ı A’zam bulunuyor ise, insanın zirve noktasında da kalbi bulunur ki, bu sebeple insanın bedenî ve manevî organları içinde en kıymetlisi ve en hayâtîsi kalbidir; o olmazsa olmazların birincisidir. Allah’ın üzerine istiva ettiği Arş gibi, kalb/gönül de kendi ölçüsünde böyle bir istivâya taht olmakta, ev sahipliği yapmaktadır. Çünkü hadis-i kudsîde Cenâb-ı Mevlâmız: “Benim yeryüzüm ve semam Beni istiab edemedi. (Fakat Beni) sâkin, yumuşak ve mü’min kulumun kalbi istiâb etti.” buyurmuşlardır. (Taberânî; Gazali, İhyâ, 6:34). İbn-i Ömer’den rivâyet edilen bir hadiste de, Allah Resûlü, kendilerine sorulan “Allah nerededir? Gökte mi, yerde mi?” sorusuna, “Mü’min kullarının kalblerinde...”[/COLOR] şeklinde cevap vermişlerdir (Taberânî). Demek ki: Gökler ötesinde Arş’a istiva eden o Sultan-ı Zîşân, yeryüzünde ise mü’min kulların kalblerine tenezzül buyurmaktadır.
Nitekim bunlar gibi dinî ilim ve tecrübî irfânına istinaden tasavvuf erbabına göre “Arş, gönüldür. Burada bulunan Levh, İlahî Kelâm’ın saklı bulunduğu mekansız mekân; Kalem ise, Kelâm’ın sübût vasıtasıdır. Arş, Kelâm ve Kalem, üçüne birden muhkemat denir.” (İskender Pala, Divan Şiiri Sözlüğü, s. 43). Meşhur mutasavvıflardan Sehl et-Tusterî: “Kalb Arş’tır, göğüs Kürsü’dür.” diyerek teşbih-i beliğ yapmış ve kalbi Arş-ı Azam’a, gönlü de Kürsü’ye benzetmiştir. Huccetü’l-İslâm İmam Gazalî ise, “Zannedilmemelidir ki Sehl et-Tusterî, kalbi Allah’ın Arş’ı, göğsü de Allah’ın Kürsüsü olarak görüyor? Zira böyle olması muhaldir. Belki et-Tusterî şunu kastediyor: Kalb, Allah’ın mülküdür, tedbir ve tasarruf için birinci mecraıdır. Binaenaleyh kalb ile göğsün, tedbire nisbeti, tıpkı Arş ve Kürsü’nün Allah’a nisbeti gibidirler. Ve bu teşbih de ancak bazı yönlerden müstakim olabilir.” açıklamasında bulunur. (İhyâ, 6:11, Çev.: Ali Arslan, İst., 1979).
Kaldı ki, Hz. Vedûd’un sonsuz velâyet mertebeleri içinde vedûdiyet sultanı addedilen Mevlana Celaleddin er-Rûmî Hazretleri: “Gönül, Arş’ın yücesindedir, aşağılarda değil.” diyerek daha da ileri ve aşkın bir söz sarfetmiştir. Hakikati fîhi nazar yahut en azından bizim meçhûlümüz olsa da, vurgusu hakikat olan bir tespittir bu.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin kalb-i insânî ve Arş-ı İlâhî arasındaki münasebet ve mukayesenin ölçüsü noktasındaki şu ifadeleri de akıl ve vicdanlara mühim tembih ve irşadlarda bulunmaktadır: “Tûbâ limen arafe haddehû ve lem yetecâvez tavrahû.” Yani, “Ne mutlu o adama ki, kendini bilip haddinden tecavüz etmez.” Nasıl bir zerre camdan, bir katre sudan, bir havuzdan, denizden, kamerden seyyarelere kadar güneşin cilveleri var. Her birisi kabiliyetine göre güneşin aksini, misalini tutuyor ve haddini biliyor. Bir katre su, kendi kabiliyetine göre “Güneşin bir aksi bende vardır” der. Fakat “Ben de deniz gibi bir aynayım” diyemez. Öyle de, esmâ-i İlâhiyenin cilvesinin tenevvüüne göre, makamât-ı evliyada öyle merâtip var. Esmâ-i İlâhiyenin her birisinin, bir güneş gibi, kalbden Arş’a kadar cilveleri var. Kalb de bir arştır. Fakat “Ben de Arş gibiyim” diyemez. İşte, ubûdiyetin esası olan acz ve fakr ve kusur ve naksını bilmek ve niyaz ile dergâh-ı Ulûhiyete karşı secde etmeye bedel naz ve fahir suretinde gidenler, zerrecik kalbini Arşa müsavi tutar.” (Lem’alar, “17. Lem’a”, s: 653).
Üstad Hazretleri, bir başka eserinde de dolaylı olarak şöyle bir izahat ve tahkikatta bulunur: “(...) Amma sair kelimât-ı İlâhiye ise, bir kısmı has bir itibar ile ve cüz’î bir ünvan ve hususî bir ismin cüz’î tecellîsiyle ve has bir rububiyetle ve mahsus bir saltanatla ve hususî bir rahmetle zahir olan kelâmdır. Hususiyet ve külliyet cihetinde dereceleri muhteliftir. Ekser ilhamât bu kısımdandır. Fakat derecatı çok mütefavittir. Meselâ, en cüz’îsi ve basiti, hayvanâtın ilhamâtıdır. Sonra avâm-ı nâsın ilhamâtıdır. Sonra avâm-ı melâikenin ilhamâtıdır. Sonra evliya ilhamâtıdır. Sonra melâike-i izâm ilhamâtıdır. İşte, şu sırdandır ki, kalbin telefonuyla vasıtasız münacat eden bir veli der: “Haddesenî Rabbî an kalbî” Yani, “Kalbim benim Rabbimden haber veriyor.” Demiyor, “Rabbü’l-Âlemînden haber veriyor.” Hem der: “Kalbim Rabbimin aynasıdır, Arşıdır.”
Demiyor, “Rabbü’l-Âlemînin Arşıdır.” Çünkü, kabiliyeti miktarınca ve yetmiş bine yakın hicapların nisbet-i ref’i derecesinde mazhar-ı hitap olabilir (Sözler, “12. Söz”, s: 51).
M. Fethullah Gülen Hocaefendi ise, büyütülmüş insan olan kâinat’taki Arş ile küçültülmüş kâinat olan insandaki kalb arasında mukayyed bir mukayese yaparak, bu ikiliyi bulundukları konum itibariyle birbirlerinin yansıması/izdüşümü gibi kabul eder ve şöyle der: “Kalb, kâinata nisbeten Arş ne ise, insana nisbeten odur ve her an Hakk’ın nazar buyurduğu bir mücellâ aynadır. Hakk’ın bakıp bakıp her an ayrı bir değer verdiği böyle bir ayna kırılıp atılabilecek herhangi bir cisim değildir. O, insanlık gerçeğinin rûhu ve Allah’ın da memdûhudur.” (Kalbin Zümrüt Tepeleri, İst., 2003, 1:51).
Neticede kalbin insanın Arş’ı, Arş-ı Azam’ın ise kâinatın Arş’ı olduğu ifade edilmiş olmaktadır. Hocaefendi, yukarıdaki sözünün devamında, Mevlânâ’nın: “Bizim nazarımız kalbedir; sudan, balçıktan olan surete değildir. Sen, benim içimde kalbim var diyorsun, amma gönül Arş’ın yücesindedir, aşağılarda değil” sözü ile aslında aynı hakikatı ihtar ettiğini belirtmektedir.
İbrahim Hakkı Erzurûmî ne güzel söyler (Sadeleştirilmiş metin):
Gönül, âlemin hülasasısın ve feleklerin tacısın
Fakat ne fayda ki ey veli, kendini idrak etmedin
Çün apaçık bir güneşsin, ama ten zemininde gizli.
Benzersiz bir cevhersin, gül ve
toprakla birliksin
İlâhî aşkın cemali için bir aynasın.
Fakat ey veli, pak olmayana
aynadan ne hâsıl olur?
Bütün cihanın varlığından maksat, senin varlığındır
Sen olmasaydın cihanda hiçbir şey olmazdı.
Cihan seninle şâd, sevinçli ve
handan olur.
Niçin sürekli gam çekerek yatıp oturursun?
O ruhu, nur-u basit anla, okyanus dalgası bil!
Bu cismi ko ki, budur karanlık, yararsız ot ve çerçöp
O ki nefsini bildi, hayat buldu
ey Hakkı
Kim olduğunu bilen asla ne gam ne helâk görür.
Gönül Arşı
Musa HUB
--------------------------------------------------------------------------------
Duâ: Gönül Arşının Üveykleri
İnsanoğlunun nezd-i İlâhîdeki değerlendirilme mihengi kalbi ve amelidir. Yakîn imanı ve salih amelleriyle değerler üstü değerlere ulaşmış bir mü’minin kalp hareketleri, memnûniyeti, mesrûriyeti, mahcûbiyeti yahut inkisarları, teessüfleri, telehhüfleri.. hepsi gökler ötesindeki kararlarda nazar-ı itibara alınır, uygulamalarda hisse sahibi olur. Bu bakımdan, hassaten kâmil mü’minlerin gönül teveccühleri, tenezzülât-ı İlâhiyeye en samimisinden davetiyeler gönderir; kırılmaları durumunda da gazab-ı İlâhîyi harekete geçirecek bir naz ü niyaz, kadr ü kıymet varlığını hissettirir.
Erbâb-ı dîl, bir kalb-i mü’mine yapılan her türlü olumsuz taarruzu, tecavüzü, yaralamayı, incitmeyi doğrudan Kâbe’ye yapılmış şenî’ bir hareket gibi yorumlamışlardır; ve özellikle kalb kırmayı Kâbe yıkmaktan beter görmüşlerdir. Maksada matuf makbuliyeti mahfuz olmak kaydıyla, hâlbuki Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm “Mü’min, Allah katında Kâbe’den daha hürmetlidir.” (İbn Mâce, “Fiten”, 2
“İslâm’a göre Arş, bütün âlemi kuşatan, sınırlandırılması ve takdir edilmesi beşer aklının dışında kalan ve gerçeğini Allah’ın bildiği en yüce ve en yüksek bir makamdır. Allah’a nisbet edilerek Arşullah denmiştir. Arş-ı A’zam, Arş-ı Mecîd ve Arş-ı A’lâ olarak da anılır. Yedi kat göklerin, Cennetin, Sidretü’l-Müntehâ’nın ve Kürsî’nin üstünde bulunur. Resûl-i Ekrem (s.a.s.): “Yedi kat gök ile yedi kat yerin Kürsî yanında büyüklükleri, ancak bir çölün ortasına atılmış bir kapı veya yüzük halkası gibidir. Arş’ın da Kürsî’ye göre büyüklüğü, o çölün o halkaya nazaran büyüklüğü derecesindedir” buyurmuştur.” (Buhari) Arş’ı taşıyan ve “Hamele-i Arş” denilen melekler/varlıklar, dört tanedir, fakat Kıyamet Günü sekize çıkarılacaklardır: Kıyamet günü, Arş’ın gölgesinden başka hiçbir şeyin gölgesi kalmayacak ve o gün sadece yedi sınıf insan Arş’ın gölgesinde gölgelenebileceklerdir (Buhari, Zekat, 36; Müslim, Zekat, b.31).
Evet, kalb ise arş-ı insanî olduğu için, bir kalbin kırılmasını Kâbe’den ziyade insânî Arş’ın yıkılması olarak almak ve algılamak daha dinî, daha insânî ve daha aklî-mantıkî gözükmektedir denebilir. Nasıl kâinatın en üstünde/zirvesinde Arş-ı A’zam bulunuyor ise, insanın zirve noktasında da kalbi bulunur ki, bu sebeple insanın bedenî ve manevî organları içinde en kıymetlisi ve en hayâtîsi kalbidir; o olmazsa olmazların birincisidir. Allah’ın üzerine istiva ettiği Arş gibi, kalb/gönül de kendi ölçüsünde böyle bir istivâya taht olmakta, ev sahipliği yapmaktadır. Çünkü hadis-i kudsîde Cenâb-ı Mevlâmız: “Benim yeryüzüm ve semam Beni istiab edemedi. (Fakat Beni) sâkin, yumuşak ve mü’min kulumun kalbi istiâb etti.” buyurmuşlardır. (Taberânî; Gazali, İhyâ, 6:34). İbn-i Ömer’den rivâyet edilen bir hadiste de, Allah Resûlü, kendilerine sorulan “Allah nerededir? Gökte mi, yerde mi?” sorusuna, “Mü’min kullarının kalblerinde...”[/COLOR] şeklinde cevap vermişlerdir (Taberânî). Demek ki: Gökler ötesinde Arş’a istiva eden o Sultan-ı Zîşân, yeryüzünde ise mü’min kulların kalblerine tenezzül buyurmaktadır.
Nitekim bunlar gibi dinî ilim ve tecrübî irfânına istinaden tasavvuf erbabına göre “Arş, gönüldür. Burada bulunan Levh, İlahî Kelâm’ın saklı bulunduğu mekansız mekân; Kalem ise, Kelâm’ın sübût vasıtasıdır. Arş, Kelâm ve Kalem, üçüne birden muhkemat denir.” (İskender Pala, Divan Şiiri Sözlüğü, s. 43). Meşhur mutasavvıflardan Sehl et-Tusterî: “Kalb Arş’tır, göğüs Kürsü’dür.” diyerek teşbih-i beliğ yapmış ve kalbi Arş-ı Azam’a, gönlü de Kürsü’ye benzetmiştir. Huccetü’l-İslâm İmam Gazalî ise, “Zannedilmemelidir ki Sehl et-Tusterî, kalbi Allah’ın Arş’ı, göğsü de Allah’ın Kürsüsü olarak görüyor? Zira böyle olması muhaldir. Belki et-Tusterî şunu kastediyor: Kalb, Allah’ın mülküdür, tedbir ve tasarruf için birinci mecraıdır. Binaenaleyh kalb ile göğsün, tedbire nisbeti, tıpkı Arş ve Kürsü’nün Allah’a nisbeti gibidirler. Ve bu teşbih de ancak bazı yönlerden müstakim olabilir.” açıklamasında bulunur. (İhyâ, 6:11, Çev.: Ali Arslan, İst., 1979).
Kaldı ki, Hz. Vedûd’un sonsuz velâyet mertebeleri içinde vedûdiyet sultanı addedilen Mevlana Celaleddin er-Rûmî Hazretleri: “Gönül, Arş’ın yücesindedir, aşağılarda değil.” diyerek daha da ileri ve aşkın bir söz sarfetmiştir. Hakikati fîhi nazar yahut en azından bizim meçhûlümüz olsa da, vurgusu hakikat olan bir tespittir bu.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin kalb-i insânî ve Arş-ı İlâhî arasındaki münasebet ve mukayesenin ölçüsü noktasındaki şu ifadeleri de akıl ve vicdanlara mühim tembih ve irşadlarda bulunmaktadır: “Tûbâ limen arafe haddehû ve lem yetecâvez tavrahû.” Yani, “Ne mutlu o adama ki, kendini bilip haddinden tecavüz etmez.” Nasıl bir zerre camdan, bir katre sudan, bir havuzdan, denizden, kamerden seyyarelere kadar güneşin cilveleri var. Her birisi kabiliyetine göre güneşin aksini, misalini tutuyor ve haddini biliyor. Bir katre su, kendi kabiliyetine göre “Güneşin bir aksi bende vardır” der. Fakat “Ben de deniz gibi bir aynayım” diyemez. Öyle de, esmâ-i İlâhiyenin cilvesinin tenevvüüne göre, makamât-ı evliyada öyle merâtip var. Esmâ-i İlâhiyenin her birisinin, bir güneş gibi, kalbden Arş’a kadar cilveleri var. Kalb de bir arştır. Fakat “Ben de Arş gibiyim” diyemez. İşte, ubûdiyetin esası olan acz ve fakr ve kusur ve naksını bilmek ve niyaz ile dergâh-ı Ulûhiyete karşı secde etmeye bedel naz ve fahir suretinde gidenler, zerrecik kalbini Arşa müsavi tutar.” (Lem’alar, “17. Lem’a”, s: 653).
Üstad Hazretleri, bir başka eserinde de dolaylı olarak şöyle bir izahat ve tahkikatta bulunur: “(...) Amma sair kelimât-ı İlâhiye ise, bir kısmı has bir itibar ile ve cüz’î bir ünvan ve hususî bir ismin cüz’î tecellîsiyle ve has bir rububiyetle ve mahsus bir saltanatla ve hususî bir rahmetle zahir olan kelâmdır. Hususiyet ve külliyet cihetinde dereceleri muhteliftir. Ekser ilhamât bu kısımdandır. Fakat derecatı çok mütefavittir. Meselâ, en cüz’îsi ve basiti, hayvanâtın ilhamâtıdır. Sonra avâm-ı nâsın ilhamâtıdır. Sonra avâm-ı melâikenin ilhamâtıdır. Sonra evliya ilhamâtıdır. Sonra melâike-i izâm ilhamâtıdır. İşte, şu sırdandır ki, kalbin telefonuyla vasıtasız münacat eden bir veli der: “Haddesenî Rabbî an kalbî” Yani, “Kalbim benim Rabbimden haber veriyor.” Demiyor, “Rabbü’l-Âlemînden haber veriyor.” Hem der: “Kalbim Rabbimin aynasıdır, Arşıdır.”
Demiyor, “Rabbü’l-Âlemînin Arşıdır.” Çünkü, kabiliyeti miktarınca ve yetmiş bine yakın hicapların nisbet-i ref’i derecesinde mazhar-ı hitap olabilir (Sözler, “12. Söz”, s: 51).
M. Fethullah Gülen Hocaefendi ise, büyütülmüş insan olan kâinat’taki Arş ile küçültülmüş kâinat olan insandaki kalb arasında mukayyed bir mukayese yaparak, bu ikiliyi bulundukları konum itibariyle birbirlerinin yansıması/izdüşümü gibi kabul eder ve şöyle der: “Kalb, kâinata nisbeten Arş ne ise, insana nisbeten odur ve her an Hakk’ın nazar buyurduğu bir mücellâ aynadır. Hakk’ın bakıp bakıp her an ayrı bir değer verdiği böyle bir ayna kırılıp atılabilecek herhangi bir cisim değildir. O, insanlık gerçeğinin rûhu ve Allah’ın da memdûhudur.” (Kalbin Zümrüt Tepeleri, İst., 2003, 1:51).
Neticede kalbin insanın Arş’ı, Arş-ı Azam’ın ise kâinatın Arş’ı olduğu ifade edilmiş olmaktadır. Hocaefendi, yukarıdaki sözünün devamında, Mevlânâ’nın: “Bizim nazarımız kalbedir; sudan, balçıktan olan surete değildir. Sen, benim içimde kalbim var diyorsun, amma gönül Arş’ın yücesindedir, aşağılarda değil” sözü ile aslında aynı hakikatı ihtar ettiğini belirtmektedir.
İbrahim Hakkı Erzurûmî ne güzel söyler (Sadeleştirilmiş metin):
Gönül, âlemin hülasasısın ve feleklerin tacısın
Fakat ne fayda ki ey veli, kendini idrak etmedin
Çün apaçık bir güneşsin, ama ten zemininde gizli.
Benzersiz bir cevhersin, gül ve
toprakla birliksin
İlâhî aşkın cemali için bir aynasın.
Fakat ey veli, pak olmayana
aynadan ne hâsıl olur?
Bütün cihanın varlığından maksat, senin varlığındır
Sen olmasaydın cihanda hiçbir şey olmazdı.
Cihan seninle şâd, sevinçli ve
handan olur.
Niçin sürekli gam çekerek yatıp oturursun?
O ruhu, nur-u basit anla, okyanus dalgası bil!
Bu cismi ko ki, budur karanlık, yararsız ot ve çerçöp
O ki nefsini bildi, hayat buldu
ey Hakkı
Kim olduğunu bilen asla ne gam ne helâk görür.
devamı için:
http://www.yeniumit.com.tr/yazdir.php?konu_id=372