Yeniden Doğuş

  • 》》 Biraz mavi , biraz telaş , biraz bahar , biraz sessizlik ,biraz deniz kokusu, biraz huzur , bir parça turuncu ♧ Hoşgeldin Yaz ♧

MuhacirEnsar

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
31 Eki 2005
Mesajlar
6,511
Aldığı Beğeniler
40
Konum
MEDİNE
Takım
Fenerbahçe
Gençlik, kişinin enerji dolu ve hareketli olduğu en dinamik çağdır. Genç insan sahip olduğu enerjiyi harcayabilmek için daha çok harekete ihtiyaç duyar. Bu itibarla o, birçok meseleyi çözebilecek heyecan, dinamizm ve fiziksel beceriye de sahiptir; kendisine fırsat verildiğinde çok önemli başarılara imza atabilecek yeteneğe sahip bulunmaktadır. Ciddi görevleri yerine getirebilecek kabiliyet, genç insanda daima mevcuttur. Esas olan, gençteki bu kabiliyeti keşfedip, onu geliştirmek, bunun için de ona görevler vererek sorumluluk bilincini kazandırmaktır.

Asr-ı Saadette Efendimizin, gençliğin bu tür özelliklerini azami ölçüde dikkate alarak değerlendirdiği, açık bir biçimde görülmektedir. Çünkü O (s.a.s.), gençleri, tebliğ ve irşat faaliyetleri dahil, devlet teşkilatının en üst kademelerine kadar hemen her alanda görevlendirmiştir. Gençler ise, Allahın Resulünü hiçbir zaman mahcup etmemişler, Onun güvenini boşa çıkarmamışlar ve kendilerine verilen çok ciddi dini ve idari görevleri, hakkıyla yerine getirmişlerdir. Bu görevler arasında müsteşarlık, valilik, sekreterlik, hâkimlik, komutanlık, sancaktarlık, istihbaratçılık, güvenlik görevliliği, maliyecilik, öğretmenlik gibi çok önemli devlet görevleri bulunmaktadır 1.

Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) Ümmetimin en hayırlıları benim zamanımda yaşayanlardır2 buyurmak suretiyle, genelde bütün ashabı taltif ederek övmüştür. Bununla beraber, onun, gençliğe ayrı bir önem verdiğini söylememiz gerekir. Bunun sebebini de, Hz. Peygamberin, Bana gençliğin yardımı lütfedildi3 sözünde aramak gerekmektedir. Zira onların sahip olduğu enerji ve dinamizm, bir hareketi yükseklere götürebilecek ölçüdedir. İslâmiyet büyük ölçüde de gençlerin omuzlarında yükselmiştir.

Hz. Peygamber dönemini dikkatlice incelediğimizde, genç jenerasyonun İslâmın mesajını yaşlılardan daha önce ve daha büyük bir arzu ve iştiyakla kabul ettiğini görmekteyiz. Bu nedenle ilk Müslümanların büyük çoğunluğunu gençlik kesimi oluşturmuştur. Gençlerin İslâm dinine rağbeti o kadar fazla olmuştur ki, hicret sırasında Ubeyde b. Haris gibi oldukça yaşlı bir-iki kişi dışında, İslâm mensuplarının büyük ekseriyeti Müslüman oldukları zaman otuz yaşın altında idi ve ancak bir veya iki kişi otuz beşin üzerinde bulunuyordu. En nüfuzlu ailelerin, en nüfuzlu soyların gençleri İslâma koşup, kutlu davasında Allahın Elçisine destek ve yardımcı olmuşlar, Onu en olumsuz şartlar altında bile yalnız bırakmamışlardır.

Bu gençler arasında sayabileceğimiz Ali b. Ebî Talib Hz. Peygamberin amcasının oğluydu. Hz. Ali İslâmdan önce Allahın Resulünün evinde kalıyordu. Babası Ebû Talib, Hz. Peygamberi müşriklere karşı bütün imkânlarıyla korumasına rağmen, Müslüman olmamıştı. Ama Hz. Ali, daha İslâmın ilk gününden itibaren Müslüman olmuş, Hz. Haticeden sonra İslâmın ilk mensubu olma şerefini kazanmıştır; Müslüman olduğunda ise henüz on yaşlarındaydı. Böylece o, daha İslâmın başlangıcından itibaren hep İslâmiyetin içinde olmuştur. Onun ağabeyi Cafer b. Ebî Talib de ilk Müslüman olanlardandır4 ve Hz. Aliden on yaş büyük olduğuna göre5, Müslüman olduğunda 20 yaşlarında bir delikanlıdır. Hz. Caferin hanımı Umeysin kızı Esmanın da ilk Müslüman olan6 genç hanımlardan olduğu anlaşılmaktadır.

İlk Müslümanlardan bir diğeri de, henüz daha delikanlılık çağında İslâmı tercih etmiş olan ve Efendimizin, kendisine havarim diye iltifat ettiği Zübeyr b. Avvam dır7. Zübeyr Müslüman olduğunda daha on iki yaşındaydı8. Mekke döneminin ilk ve aynı zamanda çilekeş Müslümanlarından Habbab b. el-Ereti de zikretmemiz gerekir. O, altıncı Müslüman olarak on altı yaşlarında10 bir delikanlıydı. Osman b. Mazûn on dördüncü Müslüman olduğunda genç grup içinde bulunuyordu. Kardeşi Kudame b. Mazûn da ilk Müslümanlardan olup, Müslüman olduğunda yirmi yaşının biraz üstünde idi11.

İlk Müslümanlar arasında gençlik kervanında kimler yoktu ki; Allah Resulü (s.a.s.) kutsal mesajına gönlünü açtığında on dokuz yaşında olan Sad b. Ebî Vakkas; Uhud savaşında kendi bedenini Allahın Resûlüne siper eden, ilahi daveti kabulde ilk sıraları alan ve İslâmla şereflendiğinde on dört veya on sekiz yaşlarında olan Talha b. Ubeydullah; Müslüman olur olmaz Kurânı müşriklerin arasında okuyacak kadar medeni cesarete sahip olan, cılız fiziğine karşın küfrün elebaşlarına meydan okuyan, on altıncı Müslüman olduğunda on altı yaşları civarında olduğu anlaşılan Abdullah b. Mesûd; Mekke döneminde tebliğ ve irşat faaliyetleri için evini Peygamberimize tahsis eden ve İslâmiyete girdiğinde on yedi, on sekiz yaşlarında olduğu anlaşılan Erkam b. Ebîl-Erkam; hicret sırasında yirmi iki yaşlarında olan Saîd b. Zeyd ve en fazla onunla aynı yaşlarda bulunan hanımı Hattabın kızı Fâtıma; Yeni Müslüman olduğunda daha on yedi yaşlarında bulunan ve Hz. Ebû Bekrin kızı olan Esmâ12; annesinin bütün servetini elinin tersiyle bir kenara iten ve hayatına yönelik bütün tehdit ve işkenceleri göze alarak kendisini Hz. Peygamberin getirdiği ilahi mesaja vakfeden, sonuçta Uhud savaşında şehit olduğunda, Allah Resûlünün, şehadetine göz yaşı döktüğü Musab b. Umeyr13 ve burada adını zikredemeyeceğimiz daha pek çok genç&

Burada şunu da hemen ifade etmemiz gerekir: Allah Resûlünün kutsal davetini öncelikle kabul edenler sadece Mekkeli gençler değildir; aynı zamanda Medineli gençler de onun bu ulvî mesajını Medineli yaşlılardan önce kabul etmişlerdir. Bilindiği gibi Allah Resulü (s.a.s.)e en zor anlarında Medineliler kucak açmış ve ona beyatta bulunmuşlardır. O, Ensarı ancak mümin olanların seveceğini, münafıkların sevmeyeceğini, her kim onları severse, Allahın onu seveceğini, kim de sevmezse Allahın da onu sevmeyeceğini söylemiştir14. Yine Allahın Elçisi, Eğer Ensar bir yol tutsa, ben de Ensarın yolunu tutardım. Şayet hicret olmasaydı, Ensardan biri olmak isterdim15 demiştir.

İşte Allahın Elçisinin böylesine büyük değer verdiği Medineli Müslümanlar arasında İslâm dini ile müşerref olanların ilklerini de gençler teşkil ediyordu. Tıpkı Mekkede olduğu gibi, Medinede de, İslâm dinine karşı duran yaşlılarla, Müslüman olup İslâmiyeti destekleyen oğullarından oluşan gençler vardı. Bunun en tipik örnekleri, Medinenin ileri gelen saygın kişilerinden olup kıskançlığından ötürü Hz. Peygamberden yüz çeviren Ebû Amir ile Uhud savaşında şehitlik mertebesine ulaşacak ve cansız bedeni melekler tarafından yıkanacak kadar Allahın Resûlüne bağlı olan oğlu Hanzala16; Münafıkların reisi olan Abdullah b. Ubeyy ile İslâm toplumunu ifsat etmek ve Allahın Elçisini alaya almak için her fırsatı değerlendiren babasını öldürmek isteyecek kadar samimi ve güçlü bir Müslüman olan oğlu Abdullahtır17.

Medineli gençler kuşkusuz bu ikisiyle sınırlı değildir. Onlar arasında, daha hicretten üç yıl önce Mekkeye gelen ve Akabede bulunduğunda oradaki reislerin en küçüğü olan Esad b. Zürâre18; yine ikinci Akabe beyatında beyat ettiği sırada on üç-on dört yaşlarında olup oradakilerin en genci bulunan Ukbe b. Amr19; on beş yaşlarında iken ikinci akabe beyatında hazır bulunan Cabir b. Abdillah20; Akabede Allahın Elçisine beyat ettiği sırada yirmi dört yaşında olduğu anlaşılan Mesleme b. Selâme21; babasından çok önce Akabede Hz. Peygamberi koruma sözü veren Muaz b. Amr22&ve daha birçokları.

Görülüyor ki, yaşlı Medinelilerin çoğu Medinede şirk üzerinde bulunurlarken, onların ya çocukları ya da yeğenleri, Allah Resûlüne her ne pahasına olursa olsun itaat edeceklerine ve onu koruyacaklarına dair söz veriyorlardı.

Bütün bunlar bize şunu apaçık göstermektedir ki, Hz. Peygamberin yardımcısı olan ve İslâm dinini omuzlayanların büyük çoğunluğunu gençler oluşturmuştur. Başka bir ifadeyle, İslâm dini büyük ölçüde gençlerin omuzlarında yükselmiş, layık olduğu yere ve zaferlere onlarla koşmuştur. Şurası gerçek ki, günümüzde de İslâmiyet, usulüne uygun bir şekilde insanlara takdim edilirse, ona ilk önce koşacak olanların gençlik kitlesi olacağı bilinmelidir. Çünkü İslâm dini verdiği evrensel ve insani mesajlarla gençliği cezp etmeye müsait bir dindir.

Bilinmesi gereken önemli bir husus şudur ki; bu gençler sadece verdiği sözlerle kalmamışlar, bu sözlerin gereğini yerine getirerek, Peygamber Efendimiz (s.a.s.) inanılmaz bir bağlılık göstermek suretiyle, Peygambere nasıl sadakatte bulunulacağına dair de eşsiz örnekler sergilemişlerdir. Gerçekten gençlik, İslâmî davete ilk önce koşan kitle olduğu gibi, Allah Resulünü koruma konusunda da en fazla özen gösteren kesim olmuştur. Allahın Resûlü, daha ilk tebliğini yapıp müşrikler tarafından sataşmalara ve tehditlere maruz kaldığı andan itibaren, gençlik tarafından büyük bir titizlikle korumaya alınmıştır.

Bir keresinde Hz. Peygamber aşikâre davete başlamak üzere akrabalarına yemek vermişti. Bu yemekte Allahın Resûlü onları Allaha iman etmeye davet etti; oradakiler bu daveti hoş karşılamadılar; tehditler savurup tam dağılıp gideceklerken, Hz. Ali ortaya atılarak, Gerçi benim görüşüm kısa, kollarım zayıf, yaşım buradakilerin hepsinden küçüktür; fakat bütün bunlara rağmen, ben seni bu işte korur, arka çıkarım ey Allahın Resûlü demişti. Orada bulunanlar ise buna sadece gülmüşlerdi. Bu sırada Hz. Ali on üç yaşında henüz gençliğin başlangıç noktasında bulunan bir delikanlıydı23. Aynı Hz. Ali yirmi yaşlarında bir genç iken, hicret esnasında Hz. Peygamberin yatağına ölümü göze alarak yatmış, Allah ın Elçisinin habersizce hicret etmesini sağlayarak, onu ölümden kurtarmıştı24.

Eğer Hz. Ali için, Resûlüllahın akrabası olduğu ve onu korumasının normal görülmesi gerektiği söylenirse, Ebû Lehebin de Hz. Peygamberin amcası olduğunu, ancak ona en fazla düşmanlık edenler arasına girdiğini hatırlatırız. Öyleyse Hz. Alinin bu fedakarlığı bir akrabalık fedakarlığı değil, ancak bir iman fedakarlığı olarak kendisini apaçık göstermektedir.

Talha b. Ubeydullahın bir genç olarak Uhud savaşında Hz. Peygamberi korumak için gösterdiği yoğun çaba gerçekten her türlü takdirin üzerindedir. O, Hz. Peygambere inen kılıç darbelerine karşı elini uzatarak kendisini kalkan yapması nedeniyle eli kesilmiş ve çolak kalmıştır. Onun bu korumasına rağmen Hz. Peygamber çok zor duruma düşünce, hatta yaralanınca, onu savaş hengâmesinden kurtarmak için sırtına yüklemiş ve büyük bir kaya parçası üzerine çıkararak kurtulmasını sağlamıştır. Bundan sonra Allahın Resûlü, hayatı pahasına kendisini koruyan ve kurtaran bu genç için Hz. Ebû Bekire Ey Ebû Bekir! Bugün cennet Talhaya vacip oldu demiştir25.

Abdullah b. Zeyd, meşhur kadın sahabi Ümmü Umârenin iki oğlundan biridir. Uhud savaşında Hz. Peygamberi çok yakından koruyarak onun takdirini kazanmıştır. Abdullah ve ailesinin gösterdiği sadakat ve kahramanlık, Allahın Elçisi tarafından, bu ailenin cennette kendisine komşu kılınması niyazı ile mükafatlandırılmıştır26.

Adı geçen Ümmü Umârenin diğer oğlu Habib b. Zeydin Allahın Resûlüne bağlılığı ise kelimenin tam anlamıyla destansı bir bağlılıktır. Bu bağlılık onu şehitlik makamına yükseltmiştir. Hz. Peygamber onu, peygamberlik iddiasında bulunan Müseylimetül-Kezzâba elçi olarak göndermişti. Ancak Müseylime, Habibi tutukladı; ona Muhammedin peygamber olduğuna inanıp inanmadığını sordu. Habib, Hz. Muhammedin Allahın Resûlü olduğuna şehadet ettiğini söyledi. Bunun üzerine Müseylime kendisinin de peygamber olduğuna inanıp inanmadığını sordu. Habib bu soruya Ben sağırım, seni duymuyorum diye cevap verdi. Bu soru ve aynı cevap defalarca tekrarlandı; her cevapta Müseylime, Habib in bir uzvunu kesti; Habib bu şekilde uzuvları tek tek kesilerek şehit edildi27. O, Allahın Elçisine olan inanç, sevgi ve bağlılığı nedeniyle, parçalanarak şehit edilmeyi göze aldı, takiyye yapmaya bile gerek duymadı. Ruhsatla değil, azimetle amel etmeyi tercih etmişti.

Mekke müşrikleri, Resûlüllahı Mekkeye sokmadıkları bir dönemde münafıkların reisi Abdullah b. Ubeyye haber göndererek, istediği takdirde kendisinin Mekkeye gelebileceğini ve Kabeyi tavaf edebileceğini söylemişlerdi. Bunu duyan Abdullah b. Ubeyyin oğlu Abdullah, babasına Allah her yerde nifakını açığa çıkararak seni rezil edecektir. Allahın Elçisi tavaf etmediği halde sen gidip tavaf edeceksin, öyle mi?! dedi. İbn-i Ubeyy samimi Müslüman olan ve Allahın Resûlüne tam bir sadakatle bağlı olan oğlu Abdullahdan yüz çevirdi. Oğlu ise babasına, Resûlüllah tavaf etmedikçe ben de etmeyeceğim diyerek rest çekti. Abdullahın babasına bu resti Hz. Peygamberi son derece sevindirdi. Abdullah, Hz. Peygambere olan engin sevgisi nedeniyle münafık babasını bir kalemde silip atmış ve Peygambere olan bağlılığını ortaya koymuştur.

Asrı Saadet dönemi Müslüman gençliği, Allahın Elçisine canlarını feda etmek üzere bağlanmışlardı. Nitekim Hudeybiye antlaşmasının imzalanmasından az önce sahabe, canlarını feda etmek üzere Hz. Peygambere beyat ettiklerinde, ilk beyat eden kişi, yirmi yaşlarında bir genç olan Ebû Sinan el-Esedî olmuştur28. Bundan başka yine Hudeybiye antlaşması sırasında yirmi yaşlarında bir delikanlı olduğu anlaşılan Abdullah b. Ebî Evfâ29, on yedi yaşlarında olan Abdullah b. Yezid el-Hatmî30, on altısında Abdullah b. Ömer b. Hattab31 gibi daha birçok genç insan, meşhur Beyatur-Rıdvanda Allah için canlarını feda edeceklerine dair Resûlüllaha büyük bir iman ve sadakatle söz vermişlerdir.

Bütün bunlar bize gösteriyor ki, genç nesil sadece iman etmekle kalmamış, aynı zamanda imanları uğruna canlarını da feda etmekten çekinmemişlerdir. Genç nesil duygularının saflığı, haksızlıklara tahammülsüz oluşları ve evrensel fikirleri kabule müsait olmaları dolayısıyla, Peygamber Efendimizin tebliğ ettiği ilahi mesaja rağbet etmiştir. İlk Müslümanların büyük çoğunluğunun gençlerden oluşmasının nedeni budur.

Gençlerin bu teslimiyetine karşılık yaşlı nesil, büyük çoğunluk itibariyle eski inançlarından vazgeçmemiş, bunun da ötesinde Hz. Peygambere yürekten bağlı olan bu gençlere karşı her türlü zulüm ve işkencelerde bulunmuştur. Onlar bu yeni inanca ve evrensel mesaja kulaklarını tıkamışlar, geçmişin şartlanmışlığından kendilerini kurtaramamışlardır. Dar kalıpların içine gömülmüş olan bu ihtiyar nesil, içinde bulunduğu şablonun dışına çıkmaya cesaret edememiş veya çıkmak istememiştir. Çünkü onlar, içinde yaşadıkları toplumda belli bir kariyer ve makama sahiptiler. Belki bunları yeni inanç ve düzende kaybetmekten korkuyorlardı. İslâmiyeti kabul eden bu gençler arasında babası toplumda önde gelen insanlar da vardı. Ancak bu gençler, özellikleri itibariyle ilahi mesajı kavramaya ve kabule müsait olduklarından, İslâm dinine ve onun yüce peygamberine kucak açmakta gecikmediler. Onlar için önemli olan, makam, mevki ve menfaat değildi; asıl önemli olan evrensel ilahi mesajın haklılığıydı. İslâmın getirdiği insanî mesajlar ve ortaya koyduğu ilahi hedefler, gençlerin tertemiz fıtratlarıyla buluşunca, İslâmiyete doğru bir gençlik akını oluşmuştur. Gençler cahiliye döneminin savunulamaz inanç ve haksızlıklarını bir kenara iterek, ilahi mesaj ve hedefleri kendilerine şiar edinmişlerdir. Böylece Allahın Resûlü büyük bir başarıyla gençleri kendi safına çekmeyi bilmiştir. Bütün bunlar ışığında denilebilir ki, İslâmiyet, temelde genç insanlar hareketi şeklinde yayılma imkanı bulmuştur.

İslâmın çok kısa zamanda tüm Arabistana ve oradan da kıtalar ötesi ülkelere yayılışının altında, gençlikteki dinamizmin imanla buluşmasından kaynaklanan olağanüstü manevi güç yatmaktadır. Öyleyse öncelikle yapılması gereken şey, imanlı nesillerin yetişmesini sağlamak ve onlara iman bilinci yanında, inandığı değerler için fedakarlık yapabilme şuur ve idrakini kazandırmaktır. Böylesi gençlerin yetişmesi sadece ümmet için değil, tüm insanlık alemi için hayatî derecede gereklidir. Çünkü, İslâmın evrensel mesajının iman bilincine ulaşmış gençlerin eliyle insanlığın önüne sunulması sayesinde, bugün her bir tarafı kan ve gözyaşıyla sulanmış yeryüzü toprakları acı verici çehresinden kurtulacaktır. Hiç kuşku yok ki, tüm insanlık hasret kaldığı huzur dolu, saadet dolu çağlara bu gençlerin eliyle taşınacaktır.

Yrd. Doç. Seyfullah Kara

DİPNOTLAR

1. Bu konu ile ilgili geniş bilgi için bkz. Kara, Seyfullah, Peygamber Döneminde Gençlik, İstanbul, 2003.
3. El-Buhârî, Muhammed b. İsmail, Sahîhul-Buhârî, Mutâbıuş-Şuûb, b.y.y., 1378, V, 2.
4. Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi, edit. Hakkı Dursun Yıldız, İstanbul, 1992, I, 386.
5. İbnu Hişam, a.g.e., I, 275; ez-Zehebî, Muhammed b. Ahmed b. Usmân, es-Sîretun- Nebeviyye, nşr. Hüsameddin Kuddûsi, Beyrut, 1988, s. 78.
6. İbnu Abdilberr, Ebû Umer Ahmed b. Muhammed, el-İstîâb fî Esmâil-Ashâb, (İbnu Hacer, el-İsâbe kenarında), Beyrut, ts., I, 210.
7. İbnu Hişam, a.g.e., I, 275; ez-Zehebî, a.g.e., s. 78.
8. İbnu Hişam, a.g.e., I, 266; Ebûl-Fidâ, a.g.e., I, 116; ez-Zehebî, a.g.e., s. 78.
9. İbnu Hacer, Şihâbuddin Ahmed b. Ali el-Askalânî, el-İsâbe fî Temyîzis-Sahâbe, Beyrut, ts., I, 545.
10. a.g.e., I, 416.
11. İbnu Abdilberr, a.g.e., III, 262.
12. İbnu Hişam, a.g.e., I, 271.
13. İbnu Abdilberr, a.g.e., III, 471; İbnu Hacer, a.g.e., III, 460.
14. A.k., V, 40.
15. A.k., V, 38.
16. Avn eş-Şerîf, Kasım, Neşetüd-Devletil-İslamiyye alâ Ahdi Resûlillah, Beyrut, 1991, s. 20.
17. El-Heysemî, Nûreddîn Ali b. Ebî Bekr, Mecmeuz-Zevâid ve Menbaul-Fevâid, Beyrut, 1967, IX, 318.
18. İbnu Hacer, a.g.e., I, 34.
19. İbnu Abdilberr, a.g.e., III, 105; Uğur, Mücteba, Ebû Mesûd el-Bedrî, DİA, İstanbul, 1994, X, 187.
20. İbnu Kuteybe, Ebû Muhammed Abdullah b. Müslim ed-Dîneverî, el-Maarif, çev. Hasan Ege, İstanbul, ts., s. 211; Canan, İbrahim, Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Ankara, 1988, II, 89.
21. Ahmed Cevdet, Kısâs-ı Enbiyâ ve Tevârih-i Hulefâ, Sadeleştiren: Mahir İz, Ankara, 1985, III, 190.
22. İbnu Kesîr, Ebûl-Fidâ, İsmail, el-Bidâye ven-Nihâye, Riyad, 1988, III, 163-164.
23. Et-Taberî, Ebû Cafer Muhammed b. Cerîr, Târîhul-Umem vel-Mulûk, Beyrut, ts., II, 320-321; Berki, Ali Himmet-Keskioğlu, Osman, Hatemül-Enbiyâ Hz. Muhammed ve Hayatı, Ankara, 1981, s. 69.
24. İbnu Kesîr, a.g.e., III, 174.
25. El-Buhârî, a.g.e., V, 27; İbnu Abdilberr, a.g.e., II, 220.
26. Çakan, İsmail Lütfi, Abdullah b. Zeyd, DİA, İstanbul, 1988, I, 143.
27. İbnu Abdilberr, a.g.e., I, 328.
28. İbnu Hişam, a.g.e., III, 330; İbnu Abdilberr, a.g.e., IV, 83.
29. A.k., II, 265.
30. Çakan, İsmail Lütfi, Abdullah b. Yezid el-Hatmî, DİA, İstanbul, 1988, I, 143.
31. Kandemir, M. Yaşar, Abdullah b. Ömer b. Hattab, DİA, İstanbul, 1988, I, 126.
 

Necmeddin

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
24 Ocak 2006
Mesajlar
10,138
Aldığı Beğeniler
179
Konum
Batman
Takım
Diğer
Bütün bunlar bize şunu apaçık göstermektedir ki, Hz. Peygamberin yardımcısı olan ve İslâm dinini omuzlayanların büyük çoğunluğunu gençler oluşturmuştur. Başka bir ifadeyle, İslâm dini büyük ölçüde gençlerin omuzlarında yükselmiş, layık olduğu yere ve zaferlere onlarla koşmuştur. Şurası gerçek ki, günümüzde de İslâmiyet, usulüne uygun bir şekilde insanlara takdim edilirse, ona ilk önce koşacak olanların gençlik kitlesi olacağı bilinmelidir. Çünkü İslâm dini verdiği evrensel ve insani mesajlarla gençliği cezp etmeye müsait bir dindir.

Bilinmesi gereken önemli bir husus şudur ki; bu gençler sadece verdiği sözlerle kalmamışlar, bu sözlerin gereğini yerine getirerek, Peygamber Efendimiz (s.a.s.) inanılmaz bir bağlılık göstermek suretiyle, Peygambere nasıl sadakatte bulunulacağına dair de eşsiz örnekler sergilemişlerdir. Gerçekten gençlik, İslâmî davete ilk önce koşan kitle olduğu gibi, Allah Resulünü koruma konusunda da en fazla özen gösteren kesim olmuştur. Allahın Resûlü, daha ilk tebliğini yapıp müşrikler tarafından sataşmalara ve tehditlere maruz kaldığı andan itibaren, gençlik tarafından büyük bir titizlikle korumaya alınmıştır.

RABBIM razı olsun ve cümle gençlerimizi ,s.a.v in döneminde olup,onunla beraber olan ve canlarını ona feda eden gençlerin ahlakı ile ahlaklandırsın..
 
Üst Alt