Peygamberimizin Zikri
Kur’an-ı Kerim, inananlardan bahsederken: “Onlar ayakta dururken, otururken ve yanları üzerine yatarken, Allah’ı anarlar.” ( Âl-i İmrân; 191), “Onlar, ne ticaret ne de alışverişin kendilerini Allah’ı anmaktan alıkoymadığı insanlardır.” (Nur; 37) buyurur.
Kur’an’ın müjdeleyicisi Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem, bu sıfatların canlı bir örneğiydi. Hz. Aişe radıyallahu anha der ki, “Hz. Peygamber, hayatının hiçbir safhasında, Allah’ı anmaktan ve yüceltmekten geri kalmamıştır.” (Ebu Davud)
Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin evini korumakla görevli olan Rebî’a b. Kâ’b; “Hz. Peygamber’in tesbihini dinleye dinleye yorulur, uykuya dalardım.” (Ahmed b. Hanbel) der.
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, her an Allah’ı anmakla meşgul olurdu. Otururken, yürürken, uyanıkken, uyurken, yerken, içerken, abdest alırken veya üstünü başını değiştirirken, seyahat ederken ya da konaklarken, evden çıkarken, mescide girerken daima Allah’ı anar, daima O’nun adını yüceltirdi. Bundan dolayıdır ki Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemden, birçok dua ve zikirler nakledilmiştir.
Efendimizin son günlerinde, Sure-i Nasr nazil olmuş, ona Allah’ın şanını tesbih etmesi emredilmişti. Rasulullah’ın hanımları diyorlar ki: “Hz. Peygamber’e bu emir ulaştıktan sonra, artık tüm vaktini Allah’a hamd ve sena etmeye ayırmıştı.” (İbn Sa’d)
İbni Ömer radıyallahu anhu diyor ki: “Hz. Peygamber şu duayı okurdu: “Allah’ım! Beni affet, kusurlarımı bağışla, tevbeleri kabul eden ve mağfiret ihsan eden sensin!’ (İbn Sa’d) Hz. Peygamber’in bu duayı bir oturuşta kaç defa tekrarladığını saydık, onu yüz kere okuduğunu gördük.” (Tirmizî, İbn Mace, Darimî)
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, en zorlu yolculuklarda bile, daima Allah’ı zikretmekle meşgul olur, hayvanının sırtında bile olsa nafile namazlarını kılardı.
Peygamberimizin ibadetlerdeki şevki
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bir cemaatle konuşurken veya hanımlarının odalarındayken ezan sesini duyduğunda, hemen mescide giderdi. Gecesinin önemli bir kısmını ibadetle geçirmiş olmasına rağmen, sabah ezanının ilk tekbiriyle kalkardı. (Buharî)
Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem gece ibadetleri esnasındaki zevk ve şevkini, Hz. Aişe radıyallahu anha validemiz şu şekilde anlatıyor: “Hz. Peygamber, bazen bütün gecesini ibadetle geçirir, Kur’an’ın Bâkarâ, Âl-i İmrân, Nisâ gibi en uzun surelerini okur, korkutucu ayetlere geldiği zaman Cenabı Hakk’a sığınır, Allah’ın nimetlerini sayan ayetleri okudukça bu nimetlere erişen kullardan olmayı niyaz ederdi.” (İbni Mace)
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, Kur’an’ın ayetlerini yüksek sesle okur, sesi uzaklardan duyulurdu. Bazen bir ayeti okurken, vecde düşerdi. Hz. Ebu Zer diyor ki: “Bir gün Rasulullah namazda, ‘Eğer kendilerine azap edersen, şüphesiz onlar senin kullarındır (dilediğini yaparsın). Eğer onları bağışlarsan şüphesiz sen izzet ve kerem sahibisin’ ( Mâide; 118 ) mealindeki ayeti okumuş ve bu ayetten o kadar etkilenmişti ki sabaha kadar bu ayeti tekrar etmişti...”
Hz. Huzeyfe diyor ki: “Bir gece Hz. Peygamber’le namaz kılıyordum. Hz. Peygamber, Bakara Suresi’ne başladı. Yüz ayet kadar okuyacağını zannettim; fakat durmadı. Sureyi ilk rekâtta bitireceğini zannettim, yine durmadı; Nisa suresine başladı. Nisa Suresi’nden sonra Âl-i İmrân’a başladı. (Bu üç sure Kur’ân-ı Kerîm’in beş cüzünü oluşturur.) Hz. Peygamber huzur ve sükûnet içinde, her ayeti ifade ettiği manaya göre okuyordu. Üçüncü sure de bittikten sonra rükûa vardı. Sonra, ikinci rekâtı da aynı uzunlukta surelerle eda etti.” (Müslim, Nesaî)
Savaş anındaki dua ve ibadetleri
Savaş meydanlarında, orduların karşı karşıya gelip birbirlerine ok ve mızrak yağdırdığı, kılıçların parıltılarının şakırtılarına karıştığı, herkesin ölüm kalım mücadelesi verdiği sırada Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, huşu ve teslimiyet içinde Allah’ı anardı. Muzaffer askerler, alınları dik, kalpleri mağrur olarak döndükleri zaman, onların Kumandanları olan Efendimiz aleyhissalatu vesselam, Allah’ın huzurunda başını eğerdi. Bedir, Uhud, Hendek, Hayber, Tebük gibi büyük gazaların hepsinde, aynı manzarayla karşılaşılırdı.
Komutanlar savaş sırasında, ellerindeki maddi gelirlerle askerlerinin gücüne ve kıymetine güvenirlerdi. Fakat İslam mücahitlerinin Komutanı olan Efendimiz aleyhisselam sadece Allah’a güvenirdi. Resul-i Kibriya da saflarını hazırlardı, fakat o Allah’ın himayesine sığınırdı.
Bedir Savaşı sırasında, ashaptan ikisi, savaşmayacaklarına dair müşriklere söz verip Hz. Peygamber’e katılmış, fakat dindaşlarına yardım için Hz. Peygamberden izin istemişlerdi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bunlara izin vermedi ve “Ben, yalnız Allah’ın yardımına güvenirim.” dedi. (Sahîh-i Müslim)
Bedir’de savaş bütün şiddetiyle devam ederken Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Allah’a niyaz ediyor, “Rabbim! Va’dini yerine getir!” diyordu. Allah’ın Resulü yere kapanmış, ihramı sırtından düşmüştü. “Ya Rabbi!” diyordu. “Eğer bugün senin uğrunda savaşanlar mahvolursa, yeryüzünde kıyamete kadar sana ibadet eden bulunmayacak!” (Buharî, Müslim)
Hz. Ali radıyallahu anhu, bu sırada Hz. Peygamber’i üç kere aramış, üçünde de onu ibadet ve niyaza kendini kaptırmış olarak görmüştü.
Uhud Savaşı’nın sonlarına doğru Ebu Süfyan, “Yüce Hübel!” diye bağırmış, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, o dakikalarda üzgün ve yaralı olduğu halde Hz. Ömer’e “Rabbimiz Allah’tır, en yüksek şan O’nun şanıdır!” diye cevap vermesini ihtar etmişti.
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, Ahzab (Hendek) Savaşı sırasında, arkadaşlarıyla birlikte hendeği kazarken, zevk ve iştiyakla çalışıyor, “Ya Rabbi! Yegâne hayır ahiretin hayrıdır. Ensar ve Muhacirleri mübarek kıl!” diyordu. Savaş o kadar şiddetliydi ki hiçbir Müslüman, mevkiini bir an olsun terk edememişti. Bir gün düşman, şiddetli hamlelerde bulunmuş, bu yüzden Resul-i Ekrem ikindi namazını kılamamış, fakat düşmanın hamleleri bertaraf edildikten sonra yaptığı ilk işi, cemaatle namaz kılmak olmuştu. (Buharî, Müslim)
Huneyn Gazası esnasında, Hz. Peygamber’in komutasında on iki bin asker vardı. Düşmanın ilk hamlesi üzerine bunlar gerilemişlerdi. Hz. Peygamber’in dayandığı kuvvet o kadar büyüktü ki on bin okçuya karşı yalnız başına durmuş, davasının nihai zaferinden emin bir sesle “Allah’ın kulu ve peygamberi benim!” demiş, Cenab-ı Hakk’tan yardım dilemişti. Bu hisler içinde, üzerine ilerleyen on bin okçuyu yenilgiye uğratmıştı. Acaba böyle bir taarruza Peygamber’den başka kim direnebilirdi?
Benî Mustalik Gazası da buna benzer şekildeydi. Düşman, Müslümanların karşısında siper almış, onları imha için fırsat kollamaya başlamıştı. Namaz vakti girince Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem imamlık yapmış, Müslümanların bir kısmı Peygamber’le namaz kılarken, diğer kısmı da düşmanla savaşmıştı.
Hudeybiye Antlaşması sırasında, daha tehlikeli bir durum ortaya çıkmıştı. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Mekke’ye yakın Gasfan’da konaklamış, O sıralar Kureyş komutanı olan Halid b. Velid, Müslümanları gafil avlamak ve üzerlerine çullanmak üzere hazırlanıyordu. Bu sırada Hz. Peygamber’e namazın kısaltılmasıyla ilgili ayetler vahyedilmiş, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, ikindi namazını kıldırmıştı.
Müslümanlar iki kısma ayrılarak, bir kısmı namaz kılarken diğer kısmı beklemiş, namaz kılanlar ötekilerin yerini aldıktan sonra, diğerleri de namazlarını kılmışlardı. Askerler mevkilerini değiştirdikleri halde, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem ibadetine devam etmişti. (Ebû Dâvûd)
Buraya kadar zikrettiklerimizden de anlaşılacağı üzere, Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, “Ey iman edenler! Herhangi bir toplulukla karşılaştığınız zaman sebat edin ve Allah’ı çok anın ki başarıya erişesiniz.” (Enfâl; 45) ayetine uygun olan bir hayat yaşamış, Allah’ın zikrini, savaş esnasında bile terk etmemiştir.
GÜLİSTAN
Kur’an-ı Kerim, inananlardan bahsederken: “Onlar ayakta dururken, otururken ve yanları üzerine yatarken, Allah’ı anarlar.” ( Âl-i İmrân; 191), “Onlar, ne ticaret ne de alışverişin kendilerini Allah’ı anmaktan alıkoymadığı insanlardır.” (Nur; 37) buyurur.
Kur’an’ın müjdeleyicisi Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem, bu sıfatların canlı bir örneğiydi. Hz. Aişe radıyallahu anha der ki, “Hz. Peygamber, hayatının hiçbir safhasında, Allah’ı anmaktan ve yüceltmekten geri kalmamıştır.” (Ebu Davud)
Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin evini korumakla görevli olan Rebî’a b. Kâ’b; “Hz. Peygamber’in tesbihini dinleye dinleye yorulur, uykuya dalardım.” (Ahmed b. Hanbel) der.
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, her an Allah’ı anmakla meşgul olurdu. Otururken, yürürken, uyanıkken, uyurken, yerken, içerken, abdest alırken veya üstünü başını değiştirirken, seyahat ederken ya da konaklarken, evden çıkarken, mescide girerken daima Allah’ı anar, daima O’nun adını yüceltirdi. Bundan dolayıdır ki Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemden, birçok dua ve zikirler nakledilmiştir.
Efendimizin son günlerinde, Sure-i Nasr nazil olmuş, ona Allah’ın şanını tesbih etmesi emredilmişti. Rasulullah’ın hanımları diyorlar ki: “Hz. Peygamber’e bu emir ulaştıktan sonra, artık tüm vaktini Allah’a hamd ve sena etmeye ayırmıştı.” (İbn Sa’d)
İbni Ömer radıyallahu anhu diyor ki: “Hz. Peygamber şu duayı okurdu: “Allah’ım! Beni affet, kusurlarımı bağışla, tevbeleri kabul eden ve mağfiret ihsan eden sensin!’ (İbn Sa’d) Hz. Peygamber’in bu duayı bir oturuşta kaç defa tekrarladığını saydık, onu yüz kere okuduğunu gördük.” (Tirmizî, İbn Mace, Darimî)
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, en zorlu yolculuklarda bile, daima Allah’ı zikretmekle meşgul olur, hayvanının sırtında bile olsa nafile namazlarını kılardı.
Peygamberimizin ibadetlerdeki şevki
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bir cemaatle konuşurken veya hanımlarının odalarındayken ezan sesini duyduğunda, hemen mescide giderdi. Gecesinin önemli bir kısmını ibadetle geçirmiş olmasına rağmen, sabah ezanının ilk tekbiriyle kalkardı. (Buharî)
Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem gece ibadetleri esnasındaki zevk ve şevkini, Hz. Aişe radıyallahu anha validemiz şu şekilde anlatıyor: “Hz. Peygamber, bazen bütün gecesini ibadetle geçirir, Kur’an’ın Bâkarâ, Âl-i İmrân, Nisâ gibi en uzun surelerini okur, korkutucu ayetlere geldiği zaman Cenabı Hakk’a sığınır, Allah’ın nimetlerini sayan ayetleri okudukça bu nimetlere erişen kullardan olmayı niyaz ederdi.” (İbni Mace)
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, Kur’an’ın ayetlerini yüksek sesle okur, sesi uzaklardan duyulurdu. Bazen bir ayeti okurken, vecde düşerdi. Hz. Ebu Zer diyor ki: “Bir gün Rasulullah namazda, ‘Eğer kendilerine azap edersen, şüphesiz onlar senin kullarındır (dilediğini yaparsın). Eğer onları bağışlarsan şüphesiz sen izzet ve kerem sahibisin’ ( Mâide; 118 ) mealindeki ayeti okumuş ve bu ayetten o kadar etkilenmişti ki sabaha kadar bu ayeti tekrar etmişti...”
Hz. Huzeyfe diyor ki: “Bir gece Hz. Peygamber’le namaz kılıyordum. Hz. Peygamber, Bakara Suresi’ne başladı. Yüz ayet kadar okuyacağını zannettim; fakat durmadı. Sureyi ilk rekâtta bitireceğini zannettim, yine durmadı; Nisa suresine başladı. Nisa Suresi’nden sonra Âl-i İmrân’a başladı. (Bu üç sure Kur’ân-ı Kerîm’in beş cüzünü oluşturur.) Hz. Peygamber huzur ve sükûnet içinde, her ayeti ifade ettiği manaya göre okuyordu. Üçüncü sure de bittikten sonra rükûa vardı. Sonra, ikinci rekâtı da aynı uzunlukta surelerle eda etti.” (Müslim, Nesaî)
Savaş anındaki dua ve ibadetleri
Savaş meydanlarında, orduların karşı karşıya gelip birbirlerine ok ve mızrak yağdırdığı, kılıçların parıltılarının şakırtılarına karıştığı, herkesin ölüm kalım mücadelesi verdiği sırada Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, huşu ve teslimiyet içinde Allah’ı anardı. Muzaffer askerler, alınları dik, kalpleri mağrur olarak döndükleri zaman, onların Kumandanları olan Efendimiz aleyhissalatu vesselam, Allah’ın huzurunda başını eğerdi. Bedir, Uhud, Hendek, Hayber, Tebük gibi büyük gazaların hepsinde, aynı manzarayla karşılaşılırdı.
Komutanlar savaş sırasında, ellerindeki maddi gelirlerle askerlerinin gücüne ve kıymetine güvenirlerdi. Fakat İslam mücahitlerinin Komutanı olan Efendimiz aleyhisselam sadece Allah’a güvenirdi. Resul-i Kibriya da saflarını hazırlardı, fakat o Allah’ın himayesine sığınırdı.
Bedir Savaşı sırasında, ashaptan ikisi, savaşmayacaklarına dair müşriklere söz verip Hz. Peygamber’e katılmış, fakat dindaşlarına yardım için Hz. Peygamberden izin istemişlerdi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bunlara izin vermedi ve “Ben, yalnız Allah’ın yardımına güvenirim.” dedi. (Sahîh-i Müslim)
Bedir’de savaş bütün şiddetiyle devam ederken Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Allah’a niyaz ediyor, “Rabbim! Va’dini yerine getir!” diyordu. Allah’ın Resulü yere kapanmış, ihramı sırtından düşmüştü. “Ya Rabbi!” diyordu. “Eğer bugün senin uğrunda savaşanlar mahvolursa, yeryüzünde kıyamete kadar sana ibadet eden bulunmayacak!” (Buharî, Müslim)
Hz. Ali radıyallahu anhu, bu sırada Hz. Peygamber’i üç kere aramış, üçünde de onu ibadet ve niyaza kendini kaptırmış olarak görmüştü.
Uhud Savaşı’nın sonlarına doğru Ebu Süfyan, “Yüce Hübel!” diye bağırmış, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, o dakikalarda üzgün ve yaralı olduğu halde Hz. Ömer’e “Rabbimiz Allah’tır, en yüksek şan O’nun şanıdır!” diye cevap vermesini ihtar etmişti.
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, Ahzab (Hendek) Savaşı sırasında, arkadaşlarıyla birlikte hendeği kazarken, zevk ve iştiyakla çalışıyor, “Ya Rabbi! Yegâne hayır ahiretin hayrıdır. Ensar ve Muhacirleri mübarek kıl!” diyordu. Savaş o kadar şiddetliydi ki hiçbir Müslüman, mevkiini bir an olsun terk edememişti. Bir gün düşman, şiddetli hamlelerde bulunmuş, bu yüzden Resul-i Ekrem ikindi namazını kılamamış, fakat düşmanın hamleleri bertaraf edildikten sonra yaptığı ilk işi, cemaatle namaz kılmak olmuştu. (Buharî, Müslim)
Huneyn Gazası esnasında, Hz. Peygamber’in komutasında on iki bin asker vardı. Düşmanın ilk hamlesi üzerine bunlar gerilemişlerdi. Hz. Peygamber’in dayandığı kuvvet o kadar büyüktü ki on bin okçuya karşı yalnız başına durmuş, davasının nihai zaferinden emin bir sesle “Allah’ın kulu ve peygamberi benim!” demiş, Cenab-ı Hakk’tan yardım dilemişti. Bu hisler içinde, üzerine ilerleyen on bin okçuyu yenilgiye uğratmıştı. Acaba böyle bir taarruza Peygamber’den başka kim direnebilirdi?
Benî Mustalik Gazası da buna benzer şekildeydi. Düşman, Müslümanların karşısında siper almış, onları imha için fırsat kollamaya başlamıştı. Namaz vakti girince Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem imamlık yapmış, Müslümanların bir kısmı Peygamber’le namaz kılarken, diğer kısmı da düşmanla savaşmıştı.
Hudeybiye Antlaşması sırasında, daha tehlikeli bir durum ortaya çıkmıştı. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Mekke’ye yakın Gasfan’da konaklamış, O sıralar Kureyş komutanı olan Halid b. Velid, Müslümanları gafil avlamak ve üzerlerine çullanmak üzere hazırlanıyordu. Bu sırada Hz. Peygamber’e namazın kısaltılmasıyla ilgili ayetler vahyedilmiş, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, ikindi namazını kıldırmıştı.
Müslümanlar iki kısma ayrılarak, bir kısmı namaz kılarken diğer kısmı beklemiş, namaz kılanlar ötekilerin yerini aldıktan sonra, diğerleri de namazlarını kılmışlardı. Askerler mevkilerini değiştirdikleri halde, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem ibadetine devam etmişti. (Ebû Dâvûd)
Buraya kadar zikrettiklerimizden de anlaşılacağı üzere, Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, “Ey iman edenler! Herhangi bir toplulukla karşılaştığınız zaman sebat edin ve Allah’ı çok anın ki başarıya erişesiniz.” (Enfâl; 45) ayetine uygun olan bir hayat yaşamış, Allah’ın zikrini, savaş esnasında bile terk etmemiştir.
GÜLİSTAN
Son düzenleme: