Kelime mânâsı zengin olmayan, yoksul demek olan fakir, mecâzen zavallı, bîçâre, âciz mânâlarına da kullanılmaktadır.
Şerîat lisânında fakir, nisâba mâlik olmayan kişidir... Başka bir ifadeyle, zekât verebilecek ölçüde malı-mülkü, parası-pulu bulunmayan, veya kendisine zekât verilmesi câiz olan kimse demektir. Hatta Kurân-ı Kerim'de, zekât verilecek sınıflar arasında ilk sırayı fakirler alır.
Tasavvuf ıstılâhında ise fakir, dervişin hiç bir şeye mâlik ve sâhip olmadığının şuurunda olması; her şeyin hakiki mâlik ve sâhibinin Allah Teâlâ olduğunu idrâk etmesidir. İki cihan serveri Efendimiz (s.a.v.) de, bir hadîs-i şeriflerinde, fakirlikle iftihar ettiklerini beyan buyurmaktadırlar.
Kısacası sâlikin (dervişin, yani mâneviyat yolcusunun) kendisini dâima fakîr, Allâh'a muhtaç bilmesi; Allâh'ın ise hiçbir şeye ihtiyacının olmadığının idrâk ve şuuru içerisinde olması lâzımdır. (Herevî, Menâzilü's-Sâirîn, )
Fakirlik, sûrî ve mânevî olmak üzere iki türlüdür.
Sûrî fakirlik, kişinin malı-mülkü olmamasıdır.
Mânevî fakirlik ise, kişinin kendisini mutlak sûrette Hakk'a muhtaç bilmesi; dolayısıyla varlıklı olmakla yoksul olmayı müsâvi görmesi ve olunca şımarmayıp olmayınca da üzülmemesidir. Mühim ve kıymetli olan da, bu mânevî fakirliktir.
Kibir ifade eden ben zamiri yerine bazan, tevâzû gösterip fakîr sıfatı kullanılır. Hatta eski İstanbul lisânında muhâtabın evine devlethâne, söz sâhibininkine de fakirhâne denilirdi. Zira fakirlik mefhûmu, mânevî hayatın tekemmülü için tasavvufî bir mânâ ifade ediyordu. Dolayısıyla fakirlik ve sefâlet aynı mânaya değillerdi.
Ancak günümüzde sefâlet, fakr u zarûretin devamı ve tabiî bir neticesi hâline geldi. Bir başka ifadeyle, eski kültürümüzde fakirliği, maddî sıkıntıları izâle ve ruhları terbiye etmek için kullanmak mümkün iken, rekabet ve enflasyon kıskacındaki günümüzün fakirliği; stres, depresyon, uyuşturucu müptelâlığı, hırsızlık ve cinâyet gibi maddî ve mânevî felâketleri de beraberinde getirerek, tam bir çöküşün hazırlayıcısı olmaktadır.
fakrın şu tanımına bayılıyorum:
"bütün dünya zenginlikleri içinde kalbi, dünya zenginliğinden (mal,insan,servet) sevgisinden uzak tutmaktır."
ne mutlu zengin fakrlara...
Ömrünü Allah'ın kullarına hizmet etmekle, ilim ve edep öğretmekle geçiren Sadreddîn-i Konevî duâlarında:
"Yâ Rabbî! Kalbimizi senden başka şeye yönelmekten ve senden başkasıyla meşgûl olmaktan temizle. Bizi bizden al, bizim yerimize bizi kendinle doldur. Bizi başkalarına ve şeytana oyuncak yapma. Bize nûr bahşet. Duâlarımızı çabucak, kendi istediğin şekilde kabûl buyur. Sen işitensin. Sen bize yakınsın. Sen duâlara icâbet edensin." buyururdu.
Şerîat lisânında fakir, nisâba mâlik olmayan kişidir... Başka bir ifadeyle, zekât verebilecek ölçüde malı-mülkü, parası-pulu bulunmayan, veya kendisine zekât verilmesi câiz olan kimse demektir. Hatta Kurân-ı Kerim'de, zekât verilecek sınıflar arasında ilk sırayı fakirler alır.
Tasavvuf ıstılâhında ise fakir, dervişin hiç bir şeye mâlik ve sâhip olmadığının şuurunda olması; her şeyin hakiki mâlik ve sâhibinin Allah Teâlâ olduğunu idrâk etmesidir. İki cihan serveri Efendimiz (s.a.v.) de, bir hadîs-i şeriflerinde, fakirlikle iftihar ettiklerini beyan buyurmaktadırlar.
Kısacası sâlikin (dervişin, yani mâneviyat yolcusunun) kendisini dâima fakîr, Allâh'a muhtaç bilmesi; Allâh'ın ise hiçbir şeye ihtiyacının olmadığının idrâk ve şuuru içerisinde olması lâzımdır. (Herevî, Menâzilü's-Sâirîn, )
Fakirlik, sûrî ve mânevî olmak üzere iki türlüdür.
Sûrî fakirlik, kişinin malı-mülkü olmamasıdır.
Mânevî fakirlik ise, kişinin kendisini mutlak sûrette Hakk'a muhtaç bilmesi; dolayısıyla varlıklı olmakla yoksul olmayı müsâvi görmesi ve olunca şımarmayıp olmayınca da üzülmemesidir. Mühim ve kıymetli olan da, bu mânevî fakirliktir.
Kibir ifade eden ben zamiri yerine bazan, tevâzû gösterip fakîr sıfatı kullanılır. Hatta eski İstanbul lisânında muhâtabın evine devlethâne, söz sâhibininkine de fakirhâne denilirdi. Zira fakirlik mefhûmu, mânevî hayatın tekemmülü için tasavvufî bir mânâ ifade ediyordu. Dolayısıyla fakirlik ve sefâlet aynı mânaya değillerdi.
Ancak günümüzde sefâlet, fakr u zarûretin devamı ve tabiî bir neticesi hâline geldi. Bir başka ifadeyle, eski kültürümüzde fakirliği, maddî sıkıntıları izâle ve ruhları terbiye etmek için kullanmak mümkün iken, rekabet ve enflasyon kıskacındaki günümüzün fakirliği; stres, depresyon, uyuşturucu müptelâlığı, hırsızlık ve cinâyet gibi maddî ve mânevî felâketleri de beraberinde getirerek, tam bir çöküşün hazırlayıcısı olmaktadır.
fakrın şu tanımına bayılıyorum:
"bütün dünya zenginlikleri içinde kalbi, dünya zenginliğinden (mal,insan,servet) sevgisinden uzak tutmaktır."
ne mutlu zengin fakrlara...
Ömrünü Allah'ın kullarına hizmet etmekle, ilim ve edep öğretmekle geçiren Sadreddîn-i Konevî duâlarında:
"Yâ Rabbî! Kalbimizi senden başka şeye yönelmekten ve senden başkasıyla meşgûl olmaktan temizle. Bizi bizden al, bizim yerimize bizi kendinle doldur. Bizi başkalarına ve şeytana oyuncak yapma. Bize nûr bahşet. Duâlarımızı çabucak, kendi istediğin şekilde kabûl buyur. Sen işitensin. Sen bize yakınsın. Sen duâlara icâbet edensin." buyururdu.