Farklılıklarımızın Farkında mıyız?
Müslümanlar olarak bir süredir farklılıklarla başımız ne yazık ki pek hoş değil. Bize benzemeyenlere dindaşımız, kardeşimiz de olsa yan bakar olduk. Sırf bizim gibi görünmüyor diye, bizim gibi düşünmüyor diye... Meşrebimiz, mensubiyetimiz, kavmimiz, dilimiz, kültürümüz farklı diye...
Hem İslâm’ın en temel prensiplerine aykırı, reddedilmiş bir tavır bu. Hem de 72 milleti bir arada barış ve adaletle yaşatmış bir büyük tarihin çocuklarına hiç yakışmıyor.
Yıllardır uğraştığımız terör belasını sona erdirmek, toplumsal barışı sağlamak için yapılması planlanan “açılımlar” şu sıralar ülke gündeminin en ateşli tartışma konusu. “Farklılıklarımıza tahammül edelim” yahut “farklılıklarımızı zenginliğe dönüştürelim” çağrıları revaçta. Bir toplumu oluşturan fert veya grupların farklı soylardan gelebileceği, farklı dilleri konuşabileceği, farklı inançlara, kültürlere, görüşlere sahip olabileceği ve bütün bunlara saygı gösterilmesi gerektiği sıkça vurgulanıyor. Yaşadığımız sıkıntıların, çatışma ve huzursuzlukların bu farklılıklara tahammülsüzlükten kaynaklandığı kabul edilmiş olunuyor böylece.
Şunu baştan söyleyelim: Müslüman toplumların yaşayacağı bir problem değil bu. Allah’ın nice hikmetleri icabı ortaya çıkan ırk, kavim, dil, kültür.. farklılıklarının normal şartlarda müslümanlar için problem teşkil etmemesi lazım. Nitekim dışarıdaki bütün gürültü patırtıya rağmen dinî cemaatlerin hiçbirinde böyle bir sıkıntı yaşanmıyor. Bu hal, sorumluluk sahiplerine en doğru ve kesin çözümü gösteriyor ama dinin ölçülerine riayetle böyle problemlerden uzak olan müminlerin de meseleye duyarsız kalmasını gerektirmiyor. Çünkü barışın, huzurun, kardeşliğin, birlik ve beraberliğin tesisi hepimizin görevi.
Cevabı sizde sorular
“Farklılıkları idrak”, her zaman ve zeminde karşımıza çıkan çetrefil bir konu aslında. Modern söylemlerin çeşitlilik, farklılık, özgürlük, demokrasi vurgusu zihinlerimizi epeydir tahrip etti. Hangi farklılıklar karşısında hangi tavırları takınacağımızı karıştırır olduk. Neyi ayırıp edip neyi birleştireceğiz? Tefrika nedir, ihtilaf nedir, toplumsal birlik ve beraberliği nasıl sağlayacağız? Bu sorulara yeterince net cevaplar veremiyoruz. Bizim de maksadımız gündemdeki aktüel bir tartışma üzerinde görüş beyan etmekten ziyade, daha genel bir problemle ilgili ölçülerimizi hatırlatmak zaten. Fakat bugünlerde konuştuğumuz “etnik farklılıklara bakış” meselesi, sonuçta bu genel problemin tipik bir örneği. Bu örnek üzerinden bazı sorularla esas konuya girelim istiyoruz.
Bugün yaşadığımız problemin kaynağı hakikaten etnik farklılıklarımız mıdır, yoksa bu tür farklılıkları çatışma sebebi haline getiren daha derin bir idrak veya inanç sorunumuz mu var?
Eğer “biz” ve “öteki”nin sınır çizgilerini derinleştirecekse, farklılıkları belirginleştirerek öne çıkarmak çözüm müdür, problemi ağırlaştırmak mıdır?
Sünnetullah kapsamındaki farklılıklara “saygı” ile “tahammül” aynı şey midir?
Tahammülün içinde saklı katlanma, şikayet ve zoraki rızanın, sünnetullah karşısında küstahlık anlamına gelmesi bir yana, varsayılan ayrılıkları daha da körüklemeyeceği düşünülebilir mi?
Farklılıklarımızı zenginliğe dönüştürme fikri, pragmatist (faydacı) bir yaklaşımı ve bu uğurda kutsallarımızı kullanılıp atılacak bir malzemeye indirgeme tehlikesini taşıyor olabilir mi?
İnsanlar hangi sebep ya da müeyyide ile birbirlerinin farklılıklarına saygı gösterecektir?
Ve nihayet “fark” dediğimiz şey nedir? Bugün problem haline getirdiğimiz, “farklılık” saydığımız benzemezlikleri, müminin fark etmesi, farklılık olarak görmesi ne kadar doğrudur?
Farklılıklarımız hakikaten fark mıdır?
Her fark aynı değildir
Fark etmek, farkında olmak, farkına varmak fiilleri, “birbirine benzemeyen şeyleri ayırmak” anlamı yanında, “bir şeyin künhüne vâkıf olmak, hakikati idrak ve temel kanunu görmek” anlamına da gelir. Baş gözüyle nicelik, suret veya görüntü olarak birbirine benzemeyen şeyleri ayırmak da fark etmektir; basiretle, yani kalp gözüyle nitelik yahut özü bakımından birbirine benzemeyen şeyleri ayırmak da... Üstelik çoğu zaman zahirdeki farklara takılmak, hakikati fark edememenin işareti olur. Demek ki farktan farka fark var. Önce bunu fark etmeliyiz.
Şair, “Surette nazar eyler isen sen ile ben var / Ammâ ki hakikatte ne ben var, ne de sen var” diyor.
“Sen” ve “ben” ayrımı bir fark ediştir. Fakat tasavvufî bakışla aslında “sen” ve “ben”in birer görüntü olduğu, gerçek bir varlığının bulunmadığı, dolayısıyla böyle bir ayırımın yapılamayacağı da bir fark ediştir. Bunlardan ikisinin de doğruluğu ileri sürülebilir ama bu doğrulardan hangisine itibar etmeli?
Biliyoruz ki görüntü aldatıcıdır. Hakikati aynı, ancak sureti farklı şeylerin ayrı ayrı varlıklar olduğuna hükmetmek sağlıklı bir fark ediş değildir. Surete takılıp asıl olana intikal edememeye “gaflet” derler. Gaflet ise tam bir “fark edememe” halidir.
Bütün bunları hesaba katarak kendimize bir daha soralım: Hakikaten farklılıklarımızın farkında mıyız?
Dünya imtihanını “çoklukta birliği bulmak” şeklinde de özetleyebileceğimiz müslümanın, fark zannedilen şeylerin hakikatte farklılık olup olmadığının farkına varması gerekiyor öncelikle. Ya da şöyle söyleyelim: Müslüman, büyüklerin “fârukiyyet” dediği vasıfla vasıflanmakla mükellef. Çünkü vahiy bunun için inmiş. Kur’an-ı Kerim bunun için bir “furkan”, yani farklılıkları ayırt ederken esas almamız gereken tek ölçü.
Farklılıkların ne kadar farkındayız, “Furkan”a bakalım öyleyse.
semerkand Dergisi Ali YURTGEZEN • 130. Sayı / AYIN KONUSU