Yeniden Doğuş

  • 》》 Biraz mavi , biraz telaş , biraz bahar , biraz sessizlik ,biraz deniz kokusu, biraz huzur , bir parça turuncu ♧ Hoşgeldin Yaz ♧

Destina1

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
29 Eyl 2005
Mesajlar
310
Aldığı Beğeniler
1
FÂSIK

Allah'in emirlerine aykiri davranan, günahkâr, kötü huylu, kötülük yapmayi aliskanlik hâline getiren kimse.

Arapça "Fe-Se-Ka" kökünden gelmekte olup ism-i fâil kalibindandir.

Lügatta, çikmak manasina gelir. Daha özel bir anlam ile "olgun hurmanin kabugundan disari çikmasina" denir. Istilahta ise, Allâh'a itâati terkedip O'na isyâna dalmaktir. Yani kisaca ilâhi emirlerin disina çikmaktir.

Biraz daha genis anlamiyla büyük günâh isleyerek veya küçük günâhta israr ederek hak yoldan çikan, dinin hükümlerine baglanip onlari kabul ettikten sonra o hükümlerin tamamini ya da bir kismini ihlâl eden anlamina gelmektedir (Fahrüddin er-Râzî, Tefsîru'l-Kebîr, II, 91; Râgib el-Isfahâni, el-Müfredât, 572; Elmalili Hamid Yazir, Hak Dini Kur'an Dili, I, 282). Nitekim Kur'an-i Kerîm'de Kehf sûresinin 50. âyetinde Allah'in emrinden çikarak O'na secde etmeyen seytan için "Feseka an emri Rabbih: Seytan Rabbinin emrinden çikti" buyrulmaktadir. Genel olarak fiski üç grupta toplamak mümkündür:

a. Günâhi çirkin olarak kabul etmekle beraber bazan günâh islemek.

b. Yapilan bir günâhi israrla yapmak.

c. Günâhin çirkin oldugunu inkâr ederek bu günâhi islemek; bu küfrü gerektiren bir durumdur; bu noktada kisinin iman ile, din ile iliskisi kesilmis olur (Elmalili, a.g.e., I, 282).

Kur'an'da fisk genellikle küfür ile esanlamda kullanilmistir. Ancak bazi ayetlerde fisk mutlak anlamiyla zikredilmektedir. Meselâ hacc'da yapilan fisk (el-Bakara. 2/197) veya Allah'in adi anilmaksizin bogazlanan hayvanlari yemek (el-En 'âm, 6/12 1), yahut müslümanlara iftirâ edenlerin içine düstükleri fisk (en-Nûr, 24/4) gibi hususlar helâl görülmedigi müddetçe sadece günâh islenmis kabul edilir. Ama bu durumlarda islenen fisk ve yapilan is helâl kabul edilirse küfrü gerektirir.

Bunlarin disinda genellikle Kur'an-i Kerîm'de geçen fisk ve fâsiklar tâbiri küfür ile esanlamli olarak kullanilmistir:

"Andolsun ki biz sana apaçik ayetler indirdik. Bunlari fâsiklardan baskasi inkâr etmez" (el-Bakara, 2/99); "Allah'in indirdigi ile hükmetmeyenler fâsiklarin tâ kendileridirler" (el-Mâide, 5/47); "Iste Rab olmaya en lâyik olan Rabbinin su sözü (azâbi) küfür ve inat içinde olan o fâsiklar için öyle sâbit olmustur. Gerçekten onlar iman etmezler" (Yûnus, 10/33);

"Eger Allah'a, Peygamberine ve ona indirilene iman ediyor olsalardi, onlari (kâfir ve müsrikleri) veli edinmezlerdi. Fakat onlardan birçogu fâsik (Allah'in emrinden ve imandan çikmis) kimselerdir'' (el-Mâide, 5/81).

Mu'tezile'ye göre fâsik, ne mümin ne de kâfirdir, ikisi arasi bir durumdadir. Onlarin bu anlayisi ayni zamanda bes prensiplerinden birisini teskil eder ve bu prensip "el-Menzile Beyne'l-Menzileteyn" olarak bilinir. Bunlara göre fâsik eger tövbe ederse imana döner, yok eger tövbe etmeden ölürse ebedî olarak cehennemde kalir. Burada su hususa dikkat çekmek gerekir: Mu'tezilece ifade edilen bu "el-Menzile Beyne'l-Menzileteyn" anlayisi bu dünya içindir, yani o kisinin iman açisindan bu dünyadaki durumunu ifade eder, yoksa bu anlayis ahirete atfedilerek o kisilerin cennet ile cehennem arasinda bir yerde kalacaklari anlaminda degildir. Hâriciler ve ameli imanin esasindan bir sart olarak görenlere göre ise, fâsikin yukarida sayilan her üç derecesi de küfür noktasindadir ve ebedî cehennemde kalacaklardir. Fisk ve fâsiklik bu derece kötü ve tehlikeli bir durum olunca insanlara düsen bu durumdan mümkün oldugu ölçüde kaçinmak, gerek diliyle ve gerekse fiiliyle mümkün oldugu ölçüde fiskdan uzak durmaktir. Günâhin büyügünden oldugu gibi küçügünden de kaçinmali, bu küçüktür zarar vermez diyerek onun islenmesinde israr edilmemelidir. Zira sözü geçtigi üzere küçük günâhta israr etmek de fiskin derecelerinden birisidir.

Burada belirtilmesi gereken önemli bir nokta da, hiçbir kimseye fisk isnadiyla bir söz söylememek gerekir. Bu hususta Hz. Peygamber (s.a.s.)'in, "Hiçbir kisi baska bir kimseye fisk (sapiklik) isnadiyla 'ya fâsik ' diye söz atamaz, atmaya hakki yoktur. Yine böyle küfür de isnad edemez. Sayet atar da attigi kimse atilan fiskin veya küfrün sahibi degilse bu sifatlar muhakkak atan kimseye döner, fâsik veya kâfir olur'' (Sahîh-i Buhâri Muhtasar Tecrid-i Sarih Tercümesi ve Serhi, XII, 137). Bu hadis-i serif ayni zamanda bir ahlâki prensibi ortaya koymaktadir. Zira kisiyi ayiplamak, onun ayibini teshir etmek, hele hele böyle güzel olmayan bir seyle ayiplamak ahlâki bir tavir olmadigi gibi isnad ettigi sey, o kiside mevcut degilse zikredilen lâfiz geregince kendisini de tehlikeye düsüren bir durumdur.

Abdurrahim GÜZEL
 

Destina1

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
29 Eyl 2005
Mesajlar
310
Aldığı Beğeniler
1
Kararli olma, sözde durma, ahde vefa etme; bir konuda iyi düsündükten sonra verilen karardan dönmeme.

Sebat, ahlâkî faziletlerden biridir. Sebat ve metanet; herhangi bir konuda iyice düsündükten sonra verilen karardan asla bir daha dönmemek demektir. Bu fazilete sahip kisiler sözünde sâbit ve görüslerinde kuvvetli, islerinde cesur ve yürekli kimselerdir.

Sebat ve metanet sahipleri yapacaklari isleri önceden iyi düsünür, lehinde ve aleyhinde olan bütün sebepleri karsilastirip ölçer, tercih sebeplerini bularak karar verir; böyle verilmis karardan da artik dönmezler. Irade ile ilgili olan bu fazilete sahib olmak büyük bir meziyettir. Ne sevinç, ne üzüntü, ne menfaat, ne de heyecan, kisaca hiç bir sey metin olan adami kararindan döndüremez.

Önderler ve önemli mevkilerde bulunan kisiler sebat ve metanet sahibi olurlarsa, çevrelerindeki insanlar için cesaret ve güven kaynagi durumuna gelirler. Böyleleri, islerinde daha basarili olur. Allah Teâlâ söyle buyurmustur: "Ey mü'minler, bir düsman toplulugu ile karsilastiginiz zaman, sebat edin ve Allah'i çok anin ki, kurtulabilesiniz" (el-Enfal, 8/45). Bu âyette, sebat ve metanetin, harpte zafere erismek ve kurtulusa ulasmak hususundaki önemine isaret edilmistir. Gerçekten de bu ahlakî fazilete sahip olmayanlarin dogru karar vermeleri, islerinde basarili olmalari, düsmanla galip gelmeleri pek güçtür.

Sebat ve metanette âsiri gitmek inattir. Yoklugu da, kararsizliktir.

Her ikisi de terk edilmesi gereken kötü huylardandir. Bu konuda unutulmamasi gereken bir husus da sudur. Sebat adini verdigimiz kararliligi insan, mesru, faydali ve helal olan seylerde göstermelidir. Allah'in yasakladigi gayr-i mesru, zararli ve harâm isler için sebat gösterilemez. Insani kötülüklere sürükleyen konularda metîn olmanin bir mânâsi yoktur. Zaten bu iki ahlâkî kavram ancak müsbet davranislarla birlikte varolabilir.

Samil Islam Ansiklopedisi
 

Destina1

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
29 Eyl 2005
Mesajlar
310
Aldığı Beğeniler
1
Boyun egme; mer'a genis oldugundan davarlarin her yerinden otlamalarinin kabil olmasi; agacin meyvesi yetisip toplanmasinin mümkün olmasi.

Uyma, dinleme, alinan emre göre hareket etme anlaminda bir terim. Arapça'da "ta, va, a" fiilinden türemis bir mastar. Inkiyâd ile es anlamlidir. Bunun karsiti, adem-i itaattir ki, itâatsizlik, serkeslik ve muhalefet anlamina gelir. Önceleri karsi çiktigi kimseye, bilahare itaat edecegini bildirmeye de "arz-i itaat" denir. Bu manada, itaat edene muti', kendisine itaat olunana da mutâ' denir.

Gerek itaat, gerekse adem-i itaat, insanlarin fitratinda bulunan ve biribirine zit fakat ayni derecede lüzumlu olan özelliklerdir. Bu özellikleri sayesindedir ki insanlar, bir otoriteye baglanabiliyor, devlet kurabiliyor ve birlikte hareket edebiliyorlar.

Toplu halde yasayan insanlarin, iliskilerinin saglikli yürüyebilmesi, huzur ve güven içinde yasayabilmeleri, bir takim düzenlemelerin varligina baglidir. Söz konusu düzenlemeler olmadan, ne fertlerin ne de toplumlarin huzur ve güven içinde mutlu bir hayat sürmeleri kabil degildir. Ancak, mevcut otoriteye itâat edilmedigi sürece, ister yazili kanunlar seklinde olsun, ister yasayan örf ve âdetler tarzinda olsun, bu düzenlemelerin hiçbir yarari olmaz. O halde itâat mutlaka gereklidir.

Kime itaat etmek gerekir, ya da kimlere itaat edilmelidir, sorusuna gelince... Elbette itaata kim lâyiksa öncelikle ona itaat etmek, kime boyun egmek gerekiyorsa ona boyun egmek ve kimin emrini yerine getirmek gerekliyse onun emrini yerine getirmek icap eder.

Buna göre; kendisine itaat edilmesi gereken en büyük otorite, süphesiz ki, tüm alemlerin Rabbi olan Allah'tir. O'na itaat her itâattan önce gelir, O'nun buyrugu tüm buyruklardan üstündür. Kendisinden baskasina itaat, ancak O'nun izniyle ve müsaade ettigi ölçüde caizdir.

Kur'an-i Kerim'de söyle buyrulur:

"Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Peygambere ve sizden olan ulû'lemre (buyruk sahiplerine) itaat ediniz. Eger bir hususta anlasmazliga düserseniz -Allah'a ve ahiret gününe inaniyorsaniz- onu Allah'a ve Rasule götürün. Bu, hem daha hayirli hem de neticede daha iyidir" (en-Nisâ, 4/59).

Baska bir ayet-i celilede, mirasla ilgili hükümler sayildiktan sonra:

"Bunlar Allah'in sinirlaridir. Kim Allah'a ve O'nun Peygamberine itaat ederse, Allah onu, içinden irmaklar akan cennetlere koyacaktir; orada devamli kalicidirlar. Iste büyük kurtulus budur" (en-Nisâ, 4/13) buyurulur.

Görülüyor ki, itâatta öncelik; her seyi yaratan ve diledigi gibi evirip çeviren, tâat ve ibadette kendisine ortak kabul etmeyen, yegane hüküm sahibi Allah'indir. O'na itaat mecburidir. Müsaade ettigi ölçüler içinde baskasina itaat etmek de haddi zatinda kendisine itaat etmektir. Çünkü gaye, O'nun dediginin tahakkuk etmesidir. Kur'an-i Kerim'de:

"Kim Resule itaat ederse Allah'a itaat etmis olur. Yüz çevirene gelince... seni onlarin basina bekri göndermedik" (en-Nisâ, 4/80) buyurulur.

Resulullah (s.a.s) bir hadislerinde;

"Kim bana itâat ederse süphesiz Allah'a itaat etmis olur. Her kim imam (devlet baskani)a itaat ederse süphesiz bana itaat etmis olur. Eler kim imama isyan ederse süphesiz bana isyan etmis olur" (Ibn Mâce, Cihâd, 39) buyurmakla, Rabbin rizasi gözetilerek baskalarina yapilan itaatin gerçekte Allah'a itaat manasina geldigini ifade etmistir.

Ulûl-emre itaat, Allah'in emri olmakla beraber, bunun bazi sartlara bagli oldugunu, Kur'an'dan (en-Nisâ, 4/59) ve bazi hadislerden ögreniyoruz. Nitekim Resulullah (s.a.s);

"Eger üzerinize Habesî ve burnu kulagi kesik bir köle, emir tayin edilse, sizi Allah'in Kitap(ile sevk ve idare ettigi sürece, onun emirlerini dinleyiniz ve itaat ediniz" (Ibn Mâce, Cihad, 39; Buhârî, Ahkâm, 4) buyurur. Diger bir hadiste ise söyle denmektedir:

"Müslüman kisinin, bir günah islemekle emrolunmasi disinda, hoslandigi veya hoslanmadigi hususlarda Müslüman amirine itaat etmesi vaciptir. Bir günah islemekle emrolundugu zaman dinlemek ve itaat etmek yoktur" (Ibn Mâce, Cihad, 40).

Su hadisler de ayni sekilde, itaatin, Allah'in rizasina uygun olmasini sart kosuyor:

"Basinizdakilerden kim size Allah'a isyan etmeyi emrederse, sakin o hususta ona itaat etmeyiniz " (Ibn Mace, Cihad, 40);

"Allah'a isyan olan hususta itaat yoktur. Itaat, ancak mesru olan seydedir" (Buhâri, Ahkâm, 4; Müslim, imâre, 39-40).

Allah'a itaat nevilerinden biri de, ana-babaya itaat etmek ve onlara iyi davranmaktir. Ayet-i celilede; "Rabbin sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babaniza da iyi davranmanizi kesin bir sekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yaninda yaslanirsa, kendilerine 'öf' bile deme, onlari azarlama; ikisine de güzel söz söyle. Onlari esirgeyerek üzerlerine kanat ger ve de ki: Rabbim! Küçüklügümde onlar beni nasil yetistirmislerse, sen de onlari esirge!" (el-Isrâ, 17/23-24) buyurulmustur. Resulullah (s.a.s) da; "Rabbin hosnutlugu ana-babanin hosnutluguna baglidir. O'nun gazabi da ana-babanin gazabina baglidir" (Tirmizî, Birr, 3) buyurmakla bu konuya dikkati çekmistir.

Buraya kadar geçen ayet ve hadislerden, Cenâb-i Allah'a kayitsiz sartsiz itaat etmenin farz oldugu, bunun geregi olarak; O'nun Resulune, müslüman olan ve Islâm ile hükmeden, Islâm'in emrettigi yönetim biçimini yürüten ulûl-emre ve ana-babaya da itaatin kaçinilmaz oldugu, Rabbin rizasina uygun olmayan hususlarda ise adem-i itaat (itaatsizlik) gerektigi açik bir sekilde anlasilmistir.

Müslüman olan ulûl-emrin, Allah'in rizasina aykiri emirlerine itaat edilmeyecegine göre, kâfir ve münâfiklara asla itaat edilemez, peslerinden gidilemez. Yüce Rabbimiz, bizleri, böyle bir hataya düsmekten siddetle sakindirarak söyle buyuruyor:

"Ey iman edenler! Kendilerine kitap verilenlerden bir gruba uyarsaniz, imaninizdan sonra sizi çevirip kâfirler haline getirirler" (Âlû Imrân, 3/100);

"Ey iman edenler! Eger kâfirlere itaat ederseniz, sizi eski dininize geri çevirirler. O takdirde büsbütün kaybedersiniz" (Alu Imrân, 3/149);

"Gerçekten seytanlar, sizinle mücadele etmeleri için dostlarina telkin ederler. Eger onlara itaat ederseniz süphesiz, siz de Allah'a ortak kosanlardan olursunuz" (el-En'am, 6/121).

Hak Teâlâ, kendisine itaat etmeyenlerin, ahiretteki vaziyetlerinden söyle söz ediyor:

"Yüzleri ateste evrilip çevrildigi gün; keske Allah'a itaat etseydik, peygambere de itaat etseydik, derler" (el-Ahzab, 33/66).

Halid ERBOGA
 
Üst Alt