Yeniden Doğuş

  • 》》 Biraz mavi , biraz telaş , biraz bahar , biraz sessizlik ,biraz deniz kokusu, biraz huzur , bir parça turuncu ♧ Hoşgeldin Yaz ♧

keremm

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
7 Eyl 2005
Mesajlar
1,242
Aldığı Beğeniler
9
Konum
AĞRI ( İSTANBUL - İstinye)
Takım
Galatasaray
Felluce (Fallujah)nin çocukları

Zeynep'in kulaklarına babasının hıçkırıkları geldi önce, sonra çıktı odasından. O gece annesi abisinin odasında uyumuştu. Hastaydı abisi. Çok hasta& Bütün gece kusuyor, ateşler içinde yanıyor, sonra so uktan üşüyor, titriyordu. Annesi abisine bakıyordu o gece. Zeynep kendisini abisinin odasında buldu.


Irak'ın batısında kalan Anbar'da bir asi şehir; Fallujah... So uk bir kasım sabahı... Uyku tutmamış gözleri! Bütün çocukların gözleri açık. Geceden korkuyor çocuklar. O cırcır böce i seslerini, perdeleri havalandıran sıcak çöl rüzgârlarını ve ninni söyleyen anne seslerini çoktan unutmuş kulaklar. Gecenin içine artık silah sesleri, kurşun vızıltıları, bombalar hâkim. Kimbilir kaç kişinin dünyası karardı bu gece, kaçının anne ve babası uzaklara gitti! Ve hayat ucuz kelimelerden ibaretti; bu kararmış ve yanık şehirde.
Bu şehrin çocukları artık kâ ıttan gemilerini kan derelerinde yüzdürüyor, yıkık ve yanmış evlerinde saklambaç oynuyor, kurşun parçalarından misket yapıyor. Bu şehrin çocukları vaktinden önce büyüdü. Bu çocukların hepsi adam...
Ve birdenbire düştü dam. O bayram sabahı, açıldı gökyüzü.
Evet, Falluce'de bayram sabahıydı.. Sokaklar ışımaya başlayacaktı birazdan. Zeynep'in gözlerinde iki kurumuş yaş damlası. Kurumuş gözleri. On üç yaşında bir kız çocu u Zeynep. Uzaklara daldımı irileşen, zeytin karası gözleri var, kumral saçlarının altında. Ama bu gözler savaş karası de il, ölüm karası de il, zeytin karası. Daha dün okula gidiyordu, oynuyordu bahçesinde, yeni şarkılar ö reniyordu barışa dair ve şiirlerle yepyeni bir dünya kurma adına. Bugün okulları yok! Kitaplarını askerler yaktı!
Babası şehir mektebinde tarih ö retmeniydi. Bir gün askerler geldi evlerine. Ellerinde kocaman silahlar vardı, daha önce hiç görmedi i silahlar.. O böyle şeyleri sadece filmlerde görmüştü. Babasına:
"Sen asisin, halkı isyana kışkırtıyorsun!" dediler ve götürdüler...
Hiçbir şey anlamadı Zeynep. Gözleri abisini aradı boşlukta belki yardım eder umuduyla. Ama abisi yoktu. Öyle bir geceydi ki o; Amerikan uçakları şehre dalmış ve bombalar ya dırmışlardı evlere, şeker ya dırır gibi. Çı lıklar geliyordu kulaklara, anne çı lıkları, çocuk çı lıkları. Sonra ses kesti bütün sesleri. Sadece burunlara gelen yanık et kokuları ve a lamakla, ba ırmak arasında yükselen insan sesleri kaldı geride. Zeynep'in kulaklarına babasının hıçkırıkları geldi önce, sonra çıktı odasından. O gece annesi abisinin odasında uyumuştu. Hastaydı abisi. Çok hasta.. Bütün gece kusuyor, ateşler içinde yanıyor, sonra so uktan üşüyor, titriyordu. Annesi abisine bakıyordu o gece. Zeynep kendisini abisinin odasında buldu. Siyah gözleri önce babasının hıçkırıklarıyla, sonra düşmüş damın altında kararmış iki siyah cesetle buluştu.
İki yanmış beden. Cansız. Hiçbir şey anlamadı Zeynep. Çünkü o bir çocuktu..!
Bu sabah bayram sabahı. Uyku tutmamış gözleri. Felluce' nin çocukları uyanık. Ezan sesleri giriyor pencerelerden. Sonra bir bebek a laması.. Zeynep'in on sekiz aylık kız kardeşinin sesiydi bu. Adını annesi koymuştu: Feyza. Savaşın çocu u.. Bir kibrit alıp kandili yaktı. Feyza'nın beşi ine vardı küçük ve ürkek adımlarla. Yumuşacık ve şevkat dolu ellerle, tıpkı anne şefkati gibi ba rına bastırdı. "Uyandın mı benim minik ve bahtsız kardeşim? Sabahların nur olsun. Acıktın mı küçü üm?" Feyza'nın a laması kesilmiş, küçük dudaklarına tatlı bebek gülümsemesi gelmişti. "Anne" diyordu Feyza. Ablasını anne sanıyordu. Nereden hatırlayabilirdi ki annesini? Kelimeler bo azında tıkandı.. Mutfa a gitti. Boş ve çıplak mutfa a. Önceki gün yardım örgütlerinin vermiş oldu u sütü koydu oca a. Sonra bayatlamış hurma liflerini bir sahanda ezip şerbetini yaptı. Bu onun bayram tatlısıydı. Bir ara siyah gözleri uzaklara daldı. Eski bayramları hatırladı. Bayram sabahları anneleri onlara güzel tatlılar yapar, abisi ve babası bayram namazından dönünce ilk yedikleri lokma bu tatlılar olurdu; tatlı bir anı olarak kalan damaklarda. Bugün ne onlar, ne de annesinin güzel tatlıları vardı. Ocakta bir süt ve kurumuş hurma şerbeti... Feyza'ya sütünü içirdikten sonra salona geçti. Bir hafta önce Guantenomo'daki, babasından bir mektup gelmişti. Okumamıştı onu. Bugüne saklamıştı. Bugün babası burada olamayacaktı; ama onun kelimeleri buradaydı. Mektubu açtı:
"Sevgili kızım& Savaşın ve esaretin üzerine do du u şehrin çocu u& Allah'ın selâmı üzerine olsun.
Sana bu satırları uzaklardan, bu esir ve zulüm kampı Guantenemo'dan yazıyorum. Bu mektubu yazmak ve göndermek kolay olmadı. Ama e er sen şu an bu satırları okuyorsan, sana ulaşmış olmalıdır. Tahminimce bir iki hafta sonra Ramazan Bayramı'dr. Bizim burada saatlerden ve günlerden haberimiz yok. Ço u zaman gecenin ve gündüzün neresinde oldu umuzu kestiremiyoruz. Sen deki bir insan çiftli indeyiz. Hepimizi küf kokan ve güneş girmeyen odalarda tutuyorlar. Kimsenin kimseden haberi yok. Burada konuşmak yasak. Sadece bekliyoruz beklemeyi! İnsanlık yok burada.
Ben hep düşlerimde bir gün başımıza musallat olan diktatörün (Saddam) gidece ini, aydınlık günlere erece imizi düşlemiştim. Bugünse bir diktatör gitti, bir diktatör geldi. Anladım ki cinayetin, diktanın, zulmün ırkı, milleti, dini yok. Bunları yapan ne bir inançlı kişi, ne de bir insan olabilir. Biz hep Batı'yı, uygarlı ın uygulayıcısı, özgürlü ün bekçisi olarak algıladık. Şimdi anlıyorum ki, hep okullarda tarih derslerinde, çocuklarıma ö retti im bilgiler bir şairin elinden çıkma hayal karalamalarıymış. Öyle bir medeniyet, öyle bir uygarlık yok. Özgürlük fikri sadece bir felsefe olarak kalmış düşüncelerde. Biz burada, bu esir kampında, Amerika'nın, o sözüm ona özgürlükler ülkesinin hiç görmedi imiz yüzünü görüyoruz. Burada başlarımıza çuvallar geçirip, kadınlarımızı ve bizleri çırılçıplak soyuyorlar, meydanlarda yürütüyorlar, başımıza geçip bir ellerinde biraları, di er ellerinde silahlarıyla dilimin söylemeye varmadı ı birçok insanlık dışı, varlık dışı şeyler yaptırarak, "lügatin bunu ifade etmede bulabilece i bir kelime bilemiyorum", ne olduklarına yaptıkları fiillerle şahit oluyoruz.
Ama bizler umutsuz de iliz. İçimizde hiçbir zaman sönmeyen ümidimiz var. E er birileri bir yerlerde tuzaklar kuruyorsa, hepsinin üzerinde bir tuzak kurucu var: Allah. Bize O yeter. Biliyorum, bu senin geçirdi in ilk yalnız bayramın. Bilsen, topraklarım, sizler nasıl burnumda tütüyorsunuz. Ama sen de bizim gibi ümitvar ol, umudunu yitirme. Bugün de ilse yarın, elbet bir gün kavuşa ız. Burada veya orada. Hastalıkta veya sa lıkta. Bizleri onlar gibi ölüm ayırmaz, birleştirir.
Sevgili yavrum, mektubumu bu satırlarla bitiriyorum, benim için topraklarıma, insanlarıma selâm söyle. Ve minik kardeşini, yavrumu gözlerinden öp. Siyah gözlerinden öperim. Baban..."
Sokaklardan insan sesleri gelmeye başladı. Gün a armıştı dışarıda. İnsanlar bayramlaşacaktı. Sonra çocuk sesleri geldi birer birer. Felluce'nin çocukları. Mektubu katlayıp, annesinin eskiden kullandı ı ceviz a acından oyma sandı a koydu. Annesinin çeyiz sandı ıydı bu... Kardeşini sıkıca giydirip dışarı çıktılar. Sokaklara...
Evleri beyaz kerpiçten yı ılma iki katlı bir yapıydı. İçeride elma ve dut a acı olan küçük bir bahçesi vardı. Dışarıdan yıkık çatısı daha net seçilebiliyordu ikinci katın. Dış cephesinde bilmem hangi gün, hangi gencin kafasına sıkılan bir kurşundan kalma, kurumuş kan lekeleri. Bu kurumuş kan üzerinde rızık arayan kara ölüm sinekleri. Kim bilir daha kaç ölünün kanını içtiler. İki sokak arkada, do u yakasında sabaha karşı tanımlanamayan eller tarafından Amerikan askerlerine su götüren bir tırın ateşler içinde yanan profili. Etrafa ulu orta saçılmış plâstik su şişeleri. Önünde ellerini havaya kaldırıp dans eden, bu manzaranın tadını çıkaran çocuklar. Şehir kabristanının iki mahalle aşa ısında mermilerden kalbura dönmüş iki sivil arabası ve bir tır. Koltuklarında kurumuş kan izleri. Üzerinde aynı ölüm sinekleri var...
Zeynep kardeşiyle kendini şehir mezarlı ında buldu& Anne ve abisinin mezarının başında. Bayramlarda hep elini öperdi onun, bu sabah öpemeyecekti. İçinden bir ürperti gelip, geçti. "Anne!" dedi. "Bak biz geldik. Kızların. Sana minik Feyza'yı getirdim. Bak nasıl da gülüyor...
Babamdan mektup geldi geçen hafta. Bu sabah okudum. Sana çok selâm ediyor. Anneci im bu sabah, bayram. Bilsen ne kadar özledim seni. Bu sabah senin bize yaptı ın o bayram tatlıları ya da babamın bize verdi i bayram harçlıkları yoktu. Ama babam mektubunda "Ümitvar olun!" diyor. Ben ümitvarım anne. Bugün de ilse yarın. Elbet bir gün buluşaca ız. Burada veya orada. Hastalıkta ve sa lıkta. Bizleri onlar gibi ölüm ayıramaz, birleştirir... "
Sonra başka sesler geldi mezarlıktan, başka bayram tebrikleri... Çocuk sesleriydi bunlar. Felluce'nin çocukları. Kimisinin babasıydı, kimisinin annesi, abisi, ablası topra ın altında yatan. Onlar elini öpmeye gelmişlerdi kara topra ın. Onlar bu şehrin erken büyüyen çocuklarıydı.
Onların hepsi adam. Ve birdenbire düştü dam. O bayram sabahı, açıldı gökyüzü...

Kasım, 2004
Pakistan, İslamabad

Mustafa Burak SEZER.(beyan dergisi'nden alıntıdır)
 
Üst Alt