Yokluğun pek fena küçüğüm... Sensizlik bir gece misâli örtmekte ruhumu... Istırâbı kuşanan hayallerimin bir kenarına ilişen çehreni yudumlayan gözlerimin yaşıyla bîçâreyim... Hasretin tetkiki ile savrulan dakikaların avuntuların nankör elleriyle okşandığı demlerde; aşkın acıyla yer değiştirdiğine şahit olur gökyüzü... Kelâmın kifâyetsizliğini idrâk eden kalemimden ismini terennüm eden sitemler döküle dursun... Sen... Âh sen! Nâfile tutuşmadığımı karanlığa haykıran nursun...
Yıldız yağmurunu andıran bakışlarının gözlerime aşk coğrafyasının yegâne yükseltisi olan saadetleri gergef misâli işlediği o ânlar... Ve pembe bir gülün âsude nazlanışına nâzire ederek bükülen dudaklarından kimselerin şahit olmadığı bir âidiyet şuursuzca dökülürken... Uzandığım mâverâları anlatsam dahi beni kim anlar? Böyledir âşığın manzumesi... Ve böyledir aşka ömür adamış şair müsveddelerinin gözyaşı saltanatıyla ifade bulan kâşânesi...
Mehtâbın ışığıyla yoğrulmuş yüzünün beynimin ve dahi gönlümün kıvrımlarına nakşedilmiş bir hatıradan öte; kuşkusuz varlık sebebim olduğunu eller ne bilsin? Ne bilsinler... Her biri kızgın bir ok misâli özüme saplanan kirpiklerinin ucunda takılı kalmış cânımı; yine senin ellerine bırakmış olduğumu... Ne bilsinler... Kutsayan nazarının ılık rüzgârından bir lâhzâ uzak kaldığım demlerde alev alev çırpınan hüzün çöllerinde bile bile ?Yâr!? diyerek solduğumu...
Tarife ne hacet? Ârif aramadım... Aramam da...! Beni senden gayrı kimse öylesine derin ve öylesine eksiksiz anlamak makamına çıkamaz ki! Çıksa dahi; hodbin dürtülerinin beyhude zorlayışlarını aşk menşeli itirazlarla yıkamaz ki! Senden bıkıp bıkmadığımı sorarsın ya bazen... Hani o munis bir kız çocuğu edasıyla titreyen sesine bir suçluluk sinerken sevgimin mahiyetini sınarsın ya buğulu bakışlarında... İşte küçüğüm... İşte o anlarda daha bir alevlenir gönül dağlarım... Şaşkın olma küçüğüm... Yâr bir sonsuzluk şarkısıdır... Yâra yâr olan gönül yârdan bıkamaz ki! Hem söylerim aşkımı ezberden hem ağlarım için için... Ben beni kaybetmişim kuzucağım... Senin için...
Aşk üç ayaklı sehpa... Ucunda asılı kalmış ne varsa ümitlerin fırçasıyla renklenmiştir muhakkak... Her nazar edende bir başka salınır hayal kumaşı... Biçeni yok diye... Gönül yatağını bulup akan bir ırmaksa da; mahzundur bazen... Cân meyini esrimeden içeni yok diye... Bir vakitler aşındırdığım kapılar kapanırdı yüzüme... Eşiklerde beklettiklerinin derdi çok diye...
Ama sen... Sen küçüğüm... Hakikati bahşettin güllerin gülmeyi özlediği zamanlara... Şarkı olup da bindin sazların mızrabına... Kırbaçlanmış mevsimlerin turnalara ısmarlanmış bekleyişlerini vuslata râm eyledin... Şimdi ummanlar sığar gözbebeklerime... Ve gecenin nur tufanı zincirlenir kalemimin karasında... İzaha çalışmak pek tuhaf küçüğüm... İki kere ikiyi dört ettirmeyen bir hâlin avucundayız... Şiirlerin gölgesinde ilhamların serinlediği bir vâhânın var olduğunu keşfetmiş şâd bakışların şahikalara odaklanmış hallerine eş ateşlerle savrulduğu sevdâ burcundayız... İzah mümkünü olmayan bir mevzu... İzahın ayak izi belki kalemimin belki gözlerinin belki de gecenin karasında.... Bilemem! Lâkin izaha imkân tanımaz bu hâl-i pür melâl kesinlikle... Yâr ile yâr arasında...
Aşkımsın... Cân sarayımı taçlandıran cümle hislerin meskun olduğu köşkümsün... Mızrabımın sultanı hasret akşamlarında gökkubbeyi inleten meşkimsin... Leyla Şirin Aslı Züleyha ve bilmem ne kadar sevilmiş kadın varsa; seni sevişimdeki kusursuz hararetin yakıcılığından haberdar olsalar şüphesiz ?Eyvah!? ederlerdi zamana... Çoktan geçtim Mecnunların şan aldığı halleri... Ve çoktan geçtim... Susuzluk devşirdiğim çölleri... Yudum yudum sana adım adım vaslına ererken bitap düşsem de... Bağrımda solmamak üzre açar nâr çiçekleri... İlle de şakâyıklar cânım...
Evet... Mahzun nazenin ıtırlı ve hatırlı şakâyıklar... Açarlar... Açmakta mahir şakâyıklar vuslatın eşsiz heyecanını sayıklar... Vuslatın kalbe tül gerişini aşk meyiyle sarhoş olmuşlar belki hissedebilirlerse de; içimde kopan fırtınayı ne bilsin ayıklar!
Seni sevdiğimi cümle alem bilsin... Çünkü sen artık ruhumun aynasında hapsolunmuş bir sır değilsin!
Âşikârım... Sevdiğim... Gönlüme yâr bildiğim
Bahtiyârım seninle sevişinle ey peri!
Vuslatına ermekle gözyaşımı sildiğim
Bermurâdım nihayet gelişinle ey peri!
Yedi Tepe misâli kurul hayalgâhıma
İlham olup sen uzan mahmur cân sabahıma...
Ezelde ve ebedde ruhun eştir ruhuma
Serâzâdım vasfını bilişinle ey peri!
Gör Bayâtî pek yanık alevdendir nefesi
Kırmızıyı ağlatır güllerin titremesi...
Hasretinle tutuşur ömrün her mesafesi
Gayrı şâdım yüzüme gülüşünle ey peri!
Güçer Kafa
Yıldız yağmurunu andıran bakışlarının gözlerime aşk coğrafyasının yegâne yükseltisi olan saadetleri gergef misâli işlediği o ânlar... Ve pembe bir gülün âsude nazlanışına nâzire ederek bükülen dudaklarından kimselerin şahit olmadığı bir âidiyet şuursuzca dökülürken... Uzandığım mâverâları anlatsam dahi beni kim anlar? Böyledir âşığın manzumesi... Ve böyledir aşka ömür adamış şair müsveddelerinin gözyaşı saltanatıyla ifade bulan kâşânesi...
Mehtâbın ışığıyla yoğrulmuş yüzünün beynimin ve dahi gönlümün kıvrımlarına nakşedilmiş bir hatıradan öte; kuşkusuz varlık sebebim olduğunu eller ne bilsin? Ne bilsinler... Her biri kızgın bir ok misâli özüme saplanan kirpiklerinin ucunda takılı kalmış cânımı; yine senin ellerine bırakmış olduğumu... Ne bilsinler... Kutsayan nazarının ılık rüzgârından bir lâhzâ uzak kaldığım demlerde alev alev çırpınan hüzün çöllerinde bile bile ?Yâr!? diyerek solduğumu...
Tarife ne hacet? Ârif aramadım... Aramam da...! Beni senden gayrı kimse öylesine derin ve öylesine eksiksiz anlamak makamına çıkamaz ki! Çıksa dahi; hodbin dürtülerinin beyhude zorlayışlarını aşk menşeli itirazlarla yıkamaz ki! Senden bıkıp bıkmadığımı sorarsın ya bazen... Hani o munis bir kız çocuğu edasıyla titreyen sesine bir suçluluk sinerken sevgimin mahiyetini sınarsın ya buğulu bakışlarında... İşte küçüğüm... İşte o anlarda daha bir alevlenir gönül dağlarım... Şaşkın olma küçüğüm... Yâr bir sonsuzluk şarkısıdır... Yâra yâr olan gönül yârdan bıkamaz ki! Hem söylerim aşkımı ezberden hem ağlarım için için... Ben beni kaybetmişim kuzucağım... Senin için...
Aşk üç ayaklı sehpa... Ucunda asılı kalmış ne varsa ümitlerin fırçasıyla renklenmiştir muhakkak... Her nazar edende bir başka salınır hayal kumaşı... Biçeni yok diye... Gönül yatağını bulup akan bir ırmaksa da; mahzundur bazen... Cân meyini esrimeden içeni yok diye... Bir vakitler aşındırdığım kapılar kapanırdı yüzüme... Eşiklerde beklettiklerinin derdi çok diye...
Ama sen... Sen küçüğüm... Hakikati bahşettin güllerin gülmeyi özlediği zamanlara... Şarkı olup da bindin sazların mızrabına... Kırbaçlanmış mevsimlerin turnalara ısmarlanmış bekleyişlerini vuslata râm eyledin... Şimdi ummanlar sığar gözbebeklerime... Ve gecenin nur tufanı zincirlenir kalemimin karasında... İzaha çalışmak pek tuhaf küçüğüm... İki kere ikiyi dört ettirmeyen bir hâlin avucundayız... Şiirlerin gölgesinde ilhamların serinlediği bir vâhânın var olduğunu keşfetmiş şâd bakışların şahikalara odaklanmış hallerine eş ateşlerle savrulduğu sevdâ burcundayız... İzah mümkünü olmayan bir mevzu... İzahın ayak izi belki kalemimin belki gözlerinin belki de gecenin karasında.... Bilemem! Lâkin izaha imkân tanımaz bu hâl-i pür melâl kesinlikle... Yâr ile yâr arasında...
Aşkımsın... Cân sarayımı taçlandıran cümle hislerin meskun olduğu köşkümsün... Mızrabımın sultanı hasret akşamlarında gökkubbeyi inleten meşkimsin... Leyla Şirin Aslı Züleyha ve bilmem ne kadar sevilmiş kadın varsa; seni sevişimdeki kusursuz hararetin yakıcılığından haberdar olsalar şüphesiz ?Eyvah!? ederlerdi zamana... Çoktan geçtim Mecnunların şan aldığı halleri... Ve çoktan geçtim... Susuzluk devşirdiğim çölleri... Yudum yudum sana adım adım vaslına ererken bitap düşsem de... Bağrımda solmamak üzre açar nâr çiçekleri... İlle de şakâyıklar cânım...
Evet... Mahzun nazenin ıtırlı ve hatırlı şakâyıklar... Açarlar... Açmakta mahir şakâyıklar vuslatın eşsiz heyecanını sayıklar... Vuslatın kalbe tül gerişini aşk meyiyle sarhoş olmuşlar belki hissedebilirlerse de; içimde kopan fırtınayı ne bilsin ayıklar!
Seni sevdiğimi cümle alem bilsin... Çünkü sen artık ruhumun aynasında hapsolunmuş bir sır değilsin!
Âşikârım... Sevdiğim... Gönlüme yâr bildiğim
Bahtiyârım seninle sevişinle ey peri!
Vuslatına ermekle gözyaşımı sildiğim
Bermurâdım nihayet gelişinle ey peri!
Yedi Tepe misâli kurul hayalgâhıma
İlham olup sen uzan mahmur cân sabahıma...
Ezelde ve ebedde ruhun eştir ruhuma
Serâzâdım vasfını bilişinle ey peri!
Gör Bayâtî pek yanık alevdendir nefesi
Kırmızıyı ağlatır güllerin titremesi...
Hasretinle tutuşur ömrün her mesafesi
Gayrı şâdım yüzüme gülüşünle ey peri!
Güçer Kafa