- Üyelik Tarihi
- 1 Kas 2005
- Mesajlar
- 4,662
- Aldığı Beğeniler
- 29
- Konum
- İstanbul - Eyüpsultan
- Takım
- Galatasaray
Gazze'ye bin selam...
Gazze’nin acısını anlatan yazı yazılabilir mi?
Ya susulur; ya da dünyanın efendilerinin kanlı saltanatını cehenneme çevirecek “isyanın diliyle” konuşulur!
Gazze acısını kanlı bebek çığlıklarıyla, delirmiş anaların boş bakışlarıyla haykırıyor yüzümüze; daha doğrusu tükürüyor! Utanabiliyorsak susacağız… Gazze’yi aydınlatan ahtapot bombalarını havai fişek gösterisi sanmayın, orada “gariban düğünü” yapılmıyor!
Medeni dünya… Demokrasi… İnsan hakları; hak, hukuk…
On yıllardır dinlediğimiz ne kadar masal varsa, hepsinin tek bir hamlede tekzip edildiği yerdir Gazze!
Gazze’nin acısını anlatan yazı yazılabilir mi? Yazılamaz!...
Gazze, sözün bittiği yerdir!...
Medeni(!) Batı’nın kalemşörlerinde birazcık utanma duygusu olsa susarlar. Ama hayır; onlar acıyı iliklerinde yaşayanlardan daha fazla feveran ederek, öfkemizi de kafeslemeye çalışıyorlar. Onlara tok sesle söyleyecek iki çift lafımız var:
“…muntasibi ka’mat-i emşi,
marfu el ha’met-i emşi
fi kaffi habbi tu zeytuni
alâ ketifi na’şi; ve ena emşi, ve ena emşi
ve ena, ve ena, ve ena emşi!...”
Marcel Khalifa’nın şarkısıdır;
“… bedenim hazır, başım dik yürüyorum
avucumda zeytin tanesi, sırtımda na’aşım;
yürüyorum, yürüyorum, yürüyorum…”
Filistinli devrimcilerin, ölüme giderken söyledikleri bir şarkıdır.
Hüzün ve coşkunun sarmaş-dolaş akorlarını, özgürce haykırırsınız;
karanlıkları bir mermi gibi yırtar çığlığınız…
Tarihin hızlandığı günler…
ABD’de başlayan kriz tüm dünya ekonomisini allak bullak etti. Kriz için dünya mali oligarşisinin temsilcileri hep bir ağızdan “kıyamet” tanımlamaları yapıyor. Aynı dönemde Ortadoğu’da mevcut kaos yetmezmiş gibi yeni ve daha tehlikeli gelişmeler yaşanıyor. Son Gazze saldırısı ve yapılan katliam; ekonomik kriz ile birlikte, sarmal biçimde dünyanın bundan sonraki gelişmelerinin mihenk taşı durumunda. Zaman bu günlerde hızlı akıyor, tarih hızlı yaşanıyor…
Marks’tan mealen aktarıyorum: “Sermaye %10 kârla heyecanlanır, %50 kârla coşar, %100 kârla çıldırır!...” Kapitalist emperyalistler kâr için her haltı yerler; kârlarının kaybı, egemenliklerinin sarsılması durumunda yapmayacakları çılgınlık yoktur. 70’lerin başında, kapitalist sistemin yapısal krizlerine “nihai çözüm” olarak önümüze sundukları; sunmanın da ötesinde toplumsal bir yaşam biçimi şeklinde standardize ederek bilim, felsefe, kültür ve sanat alanında dayattıkları “Freidmann modeli”… Ve, özellikle 90’lı yıllarda Sovyetlerin dağılmasından sonra dinlediğimiz “Tarihin sonu!...”, “Yeni Dünya Düzeni…”, “Elveda proletarya!...”, “Bilgi Çağı…” vb. masalları…
Efendiler, “piyasa ekonomisi” erdem(!)leri, “Yeni Dünya Düzeni”nin meziyetleri buraya kadar! Dünya; Irak’ın, Lübnan’ın ve en son olarak da Gazze’nin kapısından “kapitalist emperyalizmin vahşet çağı”na girmiştir. ABD’si ve AB’si ile medeni(!) Batı, laik Türkiye Cumhuriyeti, Mısır’ıyla, Suudi Arabistan’ıyla malum Arap devletleri, Şanghay Beşlisi ve diğerleri...
Hiç kimse İsrail’e “dur!” diyemez. Eğer mızıldananlar varsa Gazze’li çocukların çığlıklarını duyduklarından değil, dünyanın yeniden bölüşülmesinde “biz de varız!” demek, kanlı pastadan bir dilim daha koparabilmek içindir. Egemenlerin dünyası; merkeziyle, çevresiyle topyekûn olarak İsrail’in işbirlikçisidir, suç ortağıdır. Siz Gazze semalarını aydınlatan Ahtapot bombalarını, hâlâ “Bilgi Çağı”nın havai fişek gösterileri sanıyorsanız; umutsuz bir vakasınız…
Feyruz’un “…Atini ney ve ganni…” diye başlıyan bir şarkısı var:
“… ney’i bana ver ve sen şarkı söyle!
Şarkılar dünyanın sırrını açıklar;
ney’imin iniltisini dinle ve sen şarkı olarak söyle!…” diyor.
Bu, bir Gazel: Sesin, sözün; anlamla bütünleştiği belki de en güzel ifade türü. Araplara, Arapça’ya, bölgeye; “Şark el Avsad”a, Ortadoğu’ya özgü!..
Ortadoğu ki; insanın iki ayağı üzerinde dikilip başını kaldırdığı, ufku görüp ellerinin farkına vardığı ilk coğrafyalardan biri. Tüm kutsal kitaplardaki “kayıp cennet”… Uygarlıkların başladığı, sadece başlamakla kalmayıp; kültürel, bilimsel, felsefi birikimlerin sentezlendiği bir havuz. Bir kavimler havuzu… Göç almış, göç vermiş. İnsanı, ekmeğini paylaşmış; “Tanrı misafiri” ne demek, bilir… Aklından gayri, yüreğinin sesini dinlemesini bilir…
Coşkusu hüzünlüdür, insanın içine dokunur; hissedersiniz…
1982 de İsrail Lübnan’ı işgal ettiğinde oradaydım. Lübnan’da yaşadıklarım ve gördüklerimin bir kısmını yazdım, ancak yazımın başında söyledim; hiç bir anlatım türü orada olanları bütün boyutlarıyla anlatamaz. Bugün televizyonlar orada olan biteni anında oturma odamıza getiriyor, yaşanan vahşeti sergiliyor: Yıkılmış evleri, yanmış, parçalanmış çocuk bedenlerini bire bir izliyebiliyoruz. “Bilgi Çağı” bize bu olanağı sunuyor. Peki ne oluyor? CocaCola reklamları arasında, bir “haber” olarak seyrettiğimiz bu vahşet, sıradanlaşıyor. Emperyalizm, Siyonizm günde 50-60 kişi öldürüyor; biz “bakalım bugün kaç kişi ölmüş” diyerek adeta bu vahşeti kanıksıyoruz. Uçak gemilerini, denizaltıları, tankları, “akıllı bomba”ları, bütün bu devasa savaş makinasını gördükçe terörize oluyor; bir yandan için için halimize şükrederken, bir yandan da vahşeti yaşayan yoksul, yaralı, bi’tap, bigane Iraklılara, Lübnanlılara, Filistinlilere acıyor; öfkemizi bölgeyi kan gölüne çeviren emperyalistler, Siyonistler yerine “…ama, Hamas da…….” diyerek bir başka sahte hedefe yöneltiyoruz.
Bir kere şunu çok iyi bilmemiz gerekir ki; İsrail 1948’de, kapitalist emperyalizmin Ortadoğu’daki köprübaşı olarak kurulmuştur ve kurulduğu günden beri de hem “eski”, hem de “yeni dünya düzeni”nin köşe taşlarından biridir. Bölgede çıkan petrolün kontrolü, Arap dünyasının terbiye edilmesi, Sovyetlerin çevrelenmesi, vb. gibi; ekonomik-politik-askeri ihtiyaçların kesiştiği bir köprübaşıdır. Sovyet kampının varlığında “işler” yine acılı, yine kanlı ama belli bir “denge” içinde götürülüyordu. Sovyet kampının çöküşüyle birlikte; ABD büyük askeri gücüne dayanarak ve “lider ülke” sıfatıyla dünyanın yeniden paylaşımında öne fırladı: Rusya ve Çin gibi rakip emperyalist güçlerin palazlanması engellenecek; Avrupa ve NATO kampı, yedek emperyalist güçler olarak, eskisi gibi kontrol altında tutulacak; ve tabii; Ortadoğu’dan başlayarak tüm vassal dünya -hadi üçüncü dünya diyelim- hamur gibi yoğurulup, kendi çıkarları doğrultusunda yeniden şekillendirilecek... Savaşsa, Gazze’de görüldüğü gibi çoluk-çocuk, Allah yarattı demeden, -askeri deyimle- “kahredici güç”; barışsa, Pax Amerikana! Kırk katır mı istersiniz, kırk satır mı?...”
Alın size “Amerikan İmparatorluğu çağı!...”
Efendilerin sözcüsü, İsrail Dışişleri Bakanı Tzipi Livni’ye bir bakın! -ben ona “zıbbi” Livni diyorum!- El-kol hareketlerine bakın! Nasıl da fütursuz!... Hiçbir şey, hiçbir değer yargısı umurunda değil; ağzında bebeklerin kanı, saldırıyor da saldırıyor. Neyine güveniyor?...
Bugün dünya Ortadoğu’dur; Ortadoğu, Dünya olmuştur!
Ortadoğu bugün; kaynaklarıyla, su rezervleriyle, coğrafi konumuyla dünya haydutları için vazgeçilmez topraklar durumundadır. Hem dünya emperyalistlerinin birbirleriyle kıyasıya kapışma alanıdır; hem de, aynı zamanda mazlum halkların direnme mevzisidir. Bu anlamda da dünyadaki gelişmelerin merkezi olmuştur. Bugün dünya Ortadoğu’dur; Ortadoğu, Dünya olmuştur! Ortadoğu’daki bütün sorunlar, tüm dünyayı hem yakından ilgilendiriyor; hem de derinden etkiliyor. Belki her şey değil ama dünyanın bundan sonraki gidişatı burada belirlenecek. Burada kazanmak zorundayız, başka seçeneğimiz yok. Ve buradaki kazanımlarımız, bütün dünyadaki, tüm mazlumların kazanımı olacak…
Bundan da öte; bu topraklar, ideolojik ve tarihsel olarak Batı Hıristiyan medeniyetinin üstünlüğü(!) safsatasını tüm dünyaya yeniden kabul ettirmek isteyen emperyalist ideologlar açısından ayrı bir önem taşıyor. Ve saldırıyorlar. Haçlı seferlerinden söz ederken Bush’un dili sürçmedi; bunlar, gerçekten de mazlum Müslüman halkların üzerine gelen Haçlılardır. Bin yıl önceki dedelerinden daha modern; ama onlardan daha iğrenç, daha bağnaz, daha yıkıcı ve kan dökücüdürler. Dedelerinin yüzlerce yıllık dönemde yıktıklarının toplamından fazlasını bir günde yapıyorlar: 1982’deki İsrail işgali sırasında Beyrut’a bir günde kara, deniz ve havadan tam 90.000 adet bomba atmışlardı. Düşünebiliyor musunuz? 90.000 adet bomba! Saniyede bir bomba demek!... Bağdat’a daha fazlasını attılar. Şimdi Gazze’ye son model “ahtapot bombaları” atıyorlar. Aydınlanmacı, Batı aklının evrimi buraya varmıştır…
Yarım kalan savaş…
Emperyalizm bu bölgeye yüz yıl önce yarım kalan savaşı tamamlamak üzere geliyor. Ve hedefinde, ilk atış sahasında bizler duruyoruz. Kim bu gerçeğin, ne kadar farkında? Üzerimize gelen korkunç bir savaştır. İyi müttefik, kötü müttefik seçme lüksümüz yok. Savaş başlamıştır, her koşulda direnenler olacaktır; emekçi halklar ülkelerini savunmasız bırakmaz, tarihte bunun örneği yok. Bölge halkları, bugün Irak’ta, Afganistan’da, Lübnan’da, Gazze’de olduğu gibi; emperyalist saldırganlara karşı kim, hangi bayrakla cephe açarsa onun arkasında toplanarak direnecektir. Bu direniş çok çeşitli, bir o kadar da zengin; bugüne kadar hiç denenmemiş, duyulmamış, tamamen kendisine özgün kanallarda sürüyor, sürecek. Bölge halklarının verdiği bu ölüm-kalım savaşında, bu varolma savaşında saf tutmalı, yerimizi almalıyız. Emperyalizme karşı mücadele; bugün içinde bulunduğumuz bölgede somuttur, dolayısıyla ya vardır, ya da yoktur. Ya mücadele ediliyordur, ya edilmiyordur. Savaşırsanız karşısınızdır, savaşmıyorsanız karşı değilsinizdir!
Bu saflaşmada, bölgedeki herhangi bir ulus devleti esas almak doğru değildir. Tersine emperyalizmin bölgedeki asıl gücü ulus devletlerdir. Ulus devletlerin tüm kurum ve kadroları ya satın alınmış, ya da devşirilmiş durumdadır. Bu en büyük tehlikedir ve en derinlemesine olarak da Türkiye’de yaşanmaktadır. Emperyalizme karşı direniş mevzisini ya da ittifaklarını ‘ulus devlet’ üzerinden kuranlar, en yumuşak deyimle söylersek, emperyalistlerarası kanlı oyunun bir parçası olurlar. Oysa halklarımızın ihtiyacı bu değil!... Ulus devletler bölgemize yabancıdır. Bugünkü sınırları kimlerin, nasıl çizdiği biliniyor. Çizenler öyle bir çizmişler ki; hem çizilen sınırlar içinde, hem de sınır devletler arasında istedikleri zaman istedikleri provokasyonları rahatlıkla yapabiliyorlar. Giderek azdırılan Şii-Sünni kamplaşması, bu kamplaşmanın ulus devletler düzeyinde cepheleştirilerek bölgenin görülmedik ölçüde silaha boğulması, geleceğin kanlı senaryolarına hazırlıktan başka bir şey değildir. Üstelik, artık soğuk savaş yıllarında Sovyetleri dengelemek için bölgedeki işbirlikçi rejimlere verilen tavizlerin sonu gelmiştir. “Yeşil kuşak İslamı” yeniden düzenleniyor. Ilımlı Amerikan İslam’ına razı değilseniz, “İslamo-faşist” ilan edilmenin sonuçlarına katlanmak zorundasınız: Ya herru, ya merru; ötesi yoktur. Kâr için yapmayacağı çılgınlık olmayan sermaye dünyasının, Gazze’nin çığlığına kulak vereceğini mi sanıyorsunuz? Kriz dalgalarıyla sıkışmış kapitalist Batı medeniyetinin; Irak’a, Filistin’e, Hamas’a, Hizbullah’a, baş ağrısı İran’a, Suriye’ye, kendisine yanaşmayan Kürtlere, ılımlı olmayan İslam’a katlanacağını mı sanıyorsunuz? Cenin katliamı sonrasında sürçü-lisan eyleyip “soykırım” deyiveren yaşlı Ecevit’e kaç posta özür dilettiler TV’lerde, unuttunuz mu… İsrail’e kimse bir şey diyemez. Çünkü İsrail, yalnızca İsrail değildir, emperyalist dünya düzeninin temel bir köşe taşıdır ve bu sistemin parçası olan her unsur, onunla işbirliği içinde olmak zorundadır.
Gazze’deki katliam için ne diyor ABD?.. “İsrail’in kendini savunma hakkı var!” AB dönem başkanı Çek başbakanının da ağzında aynı terane: “İsrail’in kendini savunma hakkı vardır.”
Arap dünyasının lideri Mısır’ın Dışişleri Bakanı Ahmet Ebu Geyt ne diyor? “Arapların; Gazze saldırılarında, sadece İsrail’i suçlayan dengesiz bir yük taşımaktan kaçınmaları gerekir.” Şu tosuncuğa da bakın hele, sanki İsrail’in “zibbi”si!...
Ya “iyi polis”i oynayan Tayyip Erdoğan ne diyor: “Anaların ahı yerde kalmaz.”
ABD ve AB’ nin ne dediği, ne diyeceği belli; onlar zaten neler yapabileceklerini saklamıyor; bizi asıl “ak koyun kara koyun”un belli olduğu şu günlerde, son ikisinin tavrı ilgilendiriyor.
Gerici Arap rejimleri dün; bir yandan Filistin meselesini, İsrail’le savaş halinde olmayı, vb. bahane ederek despotik iktidarlarını ayakta tuttular, bir yandan da emperyalistlerle “al gülüm, ver gülüm” işleri idare ettiler. Ama şimdi Hizbullah ve Hamas direnişleri ayaklarının altındaki toprağı kaydırıyor. Arap halk kitlelerinin Filistin ve Lübnan direnişine sempatisi büyüyor ve tüm bunlar İran’ın Ortadoğu’daki etkisini büyütüyor. Dolayısıyla da Mübarek’lerin, Suud ailesinin saltanatlarının sürmesi için; direniş odağı haline gelen Hamas’ın, Hizbullah’ın ezilmesi gerekiyor. İşbirlikçi Mahmut Abbas’ların yolu ancak böyle açılıyor.
Gelelim Tayyip Erdoğan sahteliğine… Hemen soruyorum: “Saldırıdan iki gün önce stratejik ortağın Olmert’le ne konuştun? Olmert ne söyledi sana? Samimiysen eğer, İsrail’le kes bütün ilişkileri! Emin ol, bunca kusuruna rağmen heykelin dikilir bu ülkede…” Genel Kurmay susuyor, neden? Konya’daki ortak askeri uçuşlar, çiçeği burnunda silah anlaşmaları “bülbüle fazla dut yeme etkisi” yapmış olmasın? İsrail’li bir yetkili daha ilk günden, “Siz de teröre karşı mücadele ediyorsunuz, bizi anlarsınız!” “Bizim Gazze’yi bombaladığımız ilk günlerde siz de Kuzey Irak Köylerini bombaladınız!” diye söyleyiverdi… Geçen yıl Güney Lübnan bombalanırken “İsrail girdi!”, “Biz de aynısını yapalım!” manşetlerini atmaktan kaçınmayan medya; her akşam Heron reklamı yapan TV’ler susuyorlar, neden? “Sukût, ikrardan gelir!”
İşte; İsrail Heron’ların âlâsını kullanıyor, yanında bir de Ahtapot bombası bedava! Siz hiç biriniz İsrail’e laf söyleyemezsiniz, söylerseniz yalatırlar. İsrail’in karşısında ancak ezilenlerin dünyası, bizler durabiliriz. 1973 sonbaharında İsrail saldırısında can veren 9 Türkiyeli devrimci son nefesini haykırır! Elde silah, Filistin için nöbet tutan bizim Deniz Gezmiş’imiz en delikanlı sesiyle “durun bakalım …ler!” diyebilir ancak. 1982 de Beyrut’ta, Sur’da, Sayda’da direnen Türk ve Kürt devrimcileri konuşabilir!
Rachel Corrie tankın altında canıyla konuşur; delidolu Chavez’imiz İsrailli diplomatları sınır dışı eder; laikçi-oryantalist damarınıza çok dokunan o yoksul Müslüman-Arap Hizbullah, Hamas “Bi’l ruh, bi’l dem….!” der.
Yunanlı gençler, yağmur altında Çağlayan’da toplanan yüz binler haykırır.
Siz, hiç biriniz İsrail’e laf söyleyemezsiniz, söylerseniz yalatırlar.
Biz kazanacağız…
Evet dünyanın efendileri, şişenin kapağını siz açtınız; cinler, heyulâlar çıktı bir kez. Kasırgalar, depremler, seller basacak yeryüzünü. Bizim acemi adımlarımızın ilk yankılanışları bunlar; daha durun! Zulmünüz arttıkça ezilenlerin dünyası, tüm renkleriyle yeniden diziliyor karşınızda. İsrail’li barış eylemcisi Rachel ile Gazze’de ağlayan çocuk, Müslüman direnişçiyle bizim delidolu Chavez, Yunanlı isyancıyla, Çağlayan da haykıran, Hakkari’de köyü yakılan ezilenlerin dünyası bir araya geliyor.
Evet, anaların ahı yerde kalmayacak!
Emperyalizm bölgede mezhepleri kamplaştırıyor, ulusları kamplaştırıyor, tüm ayrılıkları kaşıyor. Politik ve kültürel ayrımlar üzerinden oldukça derin mevziler elde ediyor. Gözlerimizin önünde seyrettiğimiz bu gerçeklik bize gösteriyor ki, halk güçlerinin hiçbir boşluk bırakmadan, tüm halk içi çelişkilere uygun devrimci açılımlar geliştirmesi gerekiyor. Türkiye’deki ve diğer bölge ülkelerindeki tüm siyasal kamplaşmalar bile bölge oligarşilerinin ve emperyalistlerin işine yarıyor. Tüm bu sahte ayrımları bertaraf etmenin yolu ise büyük bir birlik hedefinden geçiyor. Türkiye halk hareketinin, bugün hangi konumda olursa olsun, şimdiye kadar kazandığı deneyimleri ve birikimi önemlidir. Türk ve Kürt Müslüman halkımız günlerdir yüz binler olarak sokaklarda. Her şeyden önce, bölge halklarının ortak direnişi bize yabancı değildir. 1970’lerden bu yana atılan adımlar, kurulan köprüler çok değerlidir. Deniz Gezmiş başta olmak üzere, onlarca devrimci Lübnan’da Filistinlilerle beraber İsrail’e kurşun sıktı. 12 Eylül sonrası binlerce devrimci Ortadoğu’da bulundu, Ortadoğu halklarının devrimci unsurlarıyla birlikte emperyalizme ve siyonizme karşı savaştı. Bu anlamda; şimdilerde unutulmuş, unutturulmuş olsa bile kanlarımızın karıştığı bir gerçektir.
Hiç umutsuzluğa kapılmadan söylüyorum: Emperyalizmi bölgeden kovacak ve siyonizmi yenecek güçler bölgemizde mevcuttur. Irak bize direnen bir halkın yenilmeyeceğini bir kez daha gösterdi. Bölge halklarının birleşik gücü karşısında hiçbir kuvvet duramaz. Bin yıl önceki Haçlıları da bölge halkları birleşerek yendiler. Salâhaddîn Eyyubî büyük bir yetenek göstererek Türk, Kürt, Arap halklarını haçlılara karşı birleştirdi ve nihai zaferi kazandı. Salâhaddîn Eyyubî’den önce de Haçlılarla savaşlar yapıldı, zaferler kazanıldı ama hiçbiri Haçlı sürülerini kovmaya yetmedi. Salâhaddîn Eyyubî’nin bin yıl önce başardığı “birlik siyaseti” tarihin bölge halklarına bıraktığı mirastır. Bize de bugün Salâhaddîn Eyyubî siyaseti gerekiyor!… Yapılması gereken, o tarihi mirasın üstünde yükselmektir. Bunun yolu oligarşinin dayattığı sahte siyasal ayrımları reddetmekten geçiyor. Çaresiz değiliz: kanımızla, canımızla verdiğimiz bu mücadelenin, koşullara uygun yeni tarz örgütsel ve siyasal biçimlerini yaratacak, emperyalist sömürgecileri, işbirlikçi hainleri hep birlikte bu topraklardan kovacağız!...
Bu dünya yıkılacak, yeni dünyayı biz kuracağız…
Gazze’ye bin selam…
Dr. Cüneyt KAFKAS
c.kafkas@superonline.com