. Durumumuz ve Bir Tavsiye
Sözün başında da ısrarla üzerinde durduğumuz gibi, İslâm asla kazanmanın karşısında değildir. Aksine o, çalışıp kazanmayı emir ve teşvik etmektedir. Zahitlik bir iç meselesidir. Onun dış yaşantıya akseden yönü insanı aldatmamalıdır.
Şâh-ı Geylânî'nin sürülerle koyunları vardı. Ama o, Halilurrahmân gibi, Rabbinin adını bir kere duyma adına bütün servetini verebilecek bir yapıya sahipti ve zahitliği de buradan geliyordu.
İmam Âzam da çok zengindi. Şu kadar var ki, o, haramın zerresinden dahi fersah fersah uzaktı. Yanında çalıştırdığı birisinin müşterisine malın kusurunu ve ayıbını göstermeden sattığını öğrenince bütün o mallardan alınan paranın hepsini sadaka olarak dağıtmıştı.[24]
Yine o, alacağını istemeye gittiği komşusunun evinin önünde uzun müddet hem de kavurucu bir sıcak altında beklemesine rağmen hemen yanındaki ağacın gölgesine girmemiş ve bunun faiz olabileceğinden endişe ettiğini söylemişti. Belki fetva açısından bu faiz olmazdı ama, takva insanının, meseleyi kılı kırk yararcasına değerlendirmesi gerekiyordu.
Bütün bunların yanında mü'min, servetini nemalandırmalı ve her sene servetine yenilerini ilave etme yollarını araştırmalıdır. Zira mü'min her sahada güçlü olmak zorundadır.
"Kuvvetli mü'min zayıf mü'minden Allah nezdinde daha sevimlidir."[25] hadisinin şümulü buraya kadar uzanır. Çünkü mü'min, aynı zamanda bir dava adamıdır. O her zaman onuruyla, izzetiyle yaşamalıdır. Başkalarının devleştiği; tröstlerle, kartellerle, holdinglerle dünya piyasasını ele geçirmeye çalıştığı bir devrede o, perakendeci esnaf düşüncesiyle hiçbir yere varamayacağını bilmelidir.
Evet, her mü'min iktisadî hayatını belli bir düzene sokmak zorundadır. Mevsiminde aklını kullanır ve büyük paralar kazanır. Kazanırken helâle-harama dikkat eder, kazandığını israfla telef etmez. Muktesit ve dengeli harcamalarla her zaman disiplinli yaşar, tebzîr ve savurganlıkta bulunmaz; bulunmaz, zira savurganlık insanı şeytana yoldaş eder, ölçülü yaşamak ve cömertlik ise onu Rahmân'ın sırdaşlığına yükseltir. Böyle davranan insan ise hem dünyada hem de ukbâda aziz olur.
Tüketime dayalı ekonomiler milletleri oburlaştırır. Tutumlu davranış ise hem fertleri hem de milletleri derbederlikten ve başkalarına avuç açmaktan kurtarır ve onlara hürriyet ve istiklalin tarifi imkânsız hazzını yaşatır.
İnsanları meşru olmayan kazanç yollarına sevk eden âmillerin başında israf ve tebzîr gelir. Fert ve milletler israfla sefilleşir. Durum böyle olunca herkes, meşru-gayrimeşru ayırımı yapmadan kazanç gördüğü her şeye sarılır ve saldırır. Artık o fasit bir daire içine girmiştir ki, onun böyle bir çıkmazdan kurtulması oldukça zordur.
Aslında şu andaki bütün ekonomik sistemlerin bir çıkmaz içinde olduklarını söyleyebiliriz. Eğer Müslümanlar bellerini doğrultur ve İslâm ekonomisini en küçük teferruatına kadar tatbik sahasına koyabilirlerse, bu, ekonomik açıdan hem onların hem de diğer dünya insanlarının kurtuluşu olacaktır. Elbette ki böyle bir neticeye ulaşmak, her şeyden evvel dünya piyasasında söz sahibi olmaya bağlıdır. Onun için de önce bizim kendimize dönmemiz, özümüzü bulmamız şarttır.
Bu millete, kendi değerleriyle var olduğu sürece güvenmeli ve mutlaka ona itimat edilmelidir. Çünkü o, nice defalar en çetin imtihanları başarıyla atlatmış; aç kalmış, susuz kalmış, yoksulluğun her çeşidini görmüş ama devrilmemiştir. Onun katlanamayacağı bir şey vardır, o da, şeref ve haysiyetine gölge düşürülmek istenmesidir. O buna hiç katlanmamıştır ve katlanmaz da.
O, Çanakkale'de İngiliz'in top ve güllelerine göğsünü korkusuzca siper etmiş, Fransız karşısında dimdik durmasını bilmiş ve bacısının peçesine uzanan eli kırmış, Ege'de Yunan'ı denize dökmüş... ve iktiza ettiğinde canıyla beraber bütün varlığını da bir keseye koyup milletine bağışlamasını bilmiştir. Yeter ki o edip eylediklerinin çarçur edilmediğine kanaat getirsin.
Bugün dahi bu millet kendini idare edenlere tam güvense ve bizzat yapılması gereken davranışları onlarda görse, fazla değil beş-on sene içinde iktisadî, idarî ve siyasî açıdan dünyanın sayılı devletleri arasına girecek ve kendinden beklenen misyonu eda edecektir.
Aksine o, kendisini idare edenlerde israf ve tebzîr gördüğü müddetçe, sağa-sola iş olsun diye gidenlerin aldıkları korkunç harcırahları duydukça, onlara itimat ve güvenini kaybedecek ve hiçbir fedakârlığa yanaşmayacaktır. Ne var ki, ondaki bu tavır ve geri duruş arızîdir. Onun asıl cevheri mürüvvet, insanlık ve hasbîlikten yoğrulmuştur.
Burada ona değil de onu idare edenlere bir kısım diyeceklerimiz olabilir:
Bu milleti idare edenler ve onun iktisadî, idarî, ticarî hayatını elinde tutanlar, lüks ve debdebeli hayatı asgariye indirmeliler, mümkünse milletvekilleri ve yüksek bürokratlar normal bir memur seviyesinde maaş alsınlar, lüzumsuz davetler ve fuzulî seyahatlere bir son versinler, milletin malını yine millet için faydalı olacağı kesin bulunan yerlerde değerlendirsinler; sonra da bütün bu yapılanları her türlü siyasî ve politik çıkarlara bağlamasınlar. Bütün bunları yapabildikleri takdirde geleceğe güvenle bakılabilir/bakabilirler.
Aslında, sağlam bir iktisadî yapı isteyenler evvelâ dediklerini kendileri yaşamalıdırlar. Pratikte tatbik gören davranışlar, şüphesiz, realize edilememiş yüzlerce yaldızlı teori ve sözden daha faydalıdır.
Getirdiğimiz bu teklife olumlu cevap verebilmek, elbette fert ve millet olarak ruh sıhhatine ermemize bağlıdır. Ruhunda selâmete erememiş, dünyayı esas maksat yapmış, parayı asıl gaye kabul etmiş ve her gün kırk defa malın karşısında secdeye varan bir insandan ne mürüvvet ne sevgi ne milletine karşı ilgi ve ne de insanlık beklenebilir
[24] Hatib el-Bağdadî, Tarih-i Bağdat, 13/358.
[25] Müslim, kader 34; İbn Mâce, mukaddime 10; zühd 14.
http://tr.fgulen.com/content/view/17136/3/
Sözün başında da ısrarla üzerinde durduğumuz gibi, İslâm asla kazanmanın karşısında değildir. Aksine o, çalışıp kazanmayı emir ve teşvik etmektedir. Zahitlik bir iç meselesidir. Onun dış yaşantıya akseden yönü insanı aldatmamalıdır.
Şâh-ı Geylânî'nin sürülerle koyunları vardı. Ama o, Halilurrahmân gibi, Rabbinin adını bir kere duyma adına bütün servetini verebilecek bir yapıya sahipti ve zahitliği de buradan geliyordu.
İmam Âzam da çok zengindi. Şu kadar var ki, o, haramın zerresinden dahi fersah fersah uzaktı. Yanında çalıştırdığı birisinin müşterisine malın kusurunu ve ayıbını göstermeden sattığını öğrenince bütün o mallardan alınan paranın hepsini sadaka olarak dağıtmıştı.[24]
Yine o, alacağını istemeye gittiği komşusunun evinin önünde uzun müddet hem de kavurucu bir sıcak altında beklemesine rağmen hemen yanındaki ağacın gölgesine girmemiş ve bunun faiz olabileceğinden endişe ettiğini söylemişti. Belki fetva açısından bu faiz olmazdı ama, takva insanının, meseleyi kılı kırk yararcasına değerlendirmesi gerekiyordu.
Bütün bunların yanında mü'min, servetini nemalandırmalı ve her sene servetine yenilerini ilave etme yollarını araştırmalıdır. Zira mü'min her sahada güçlü olmak zorundadır.
"Kuvvetli mü'min zayıf mü'minden Allah nezdinde daha sevimlidir."[25] hadisinin şümulü buraya kadar uzanır. Çünkü mü'min, aynı zamanda bir dava adamıdır. O her zaman onuruyla, izzetiyle yaşamalıdır. Başkalarının devleştiği; tröstlerle, kartellerle, holdinglerle dünya piyasasını ele geçirmeye çalıştığı bir devrede o, perakendeci esnaf düşüncesiyle hiçbir yere varamayacağını bilmelidir.
Evet, her mü'min iktisadî hayatını belli bir düzene sokmak zorundadır. Mevsiminde aklını kullanır ve büyük paralar kazanır. Kazanırken helâle-harama dikkat eder, kazandığını israfla telef etmez. Muktesit ve dengeli harcamalarla her zaman disiplinli yaşar, tebzîr ve savurganlıkta bulunmaz; bulunmaz, zira savurganlık insanı şeytana yoldaş eder, ölçülü yaşamak ve cömertlik ise onu Rahmân'ın sırdaşlığına yükseltir. Böyle davranan insan ise hem dünyada hem de ukbâda aziz olur.
Tüketime dayalı ekonomiler milletleri oburlaştırır. Tutumlu davranış ise hem fertleri hem de milletleri derbederlikten ve başkalarına avuç açmaktan kurtarır ve onlara hürriyet ve istiklalin tarifi imkânsız hazzını yaşatır.
İnsanları meşru olmayan kazanç yollarına sevk eden âmillerin başında israf ve tebzîr gelir. Fert ve milletler israfla sefilleşir. Durum böyle olunca herkes, meşru-gayrimeşru ayırımı yapmadan kazanç gördüğü her şeye sarılır ve saldırır. Artık o fasit bir daire içine girmiştir ki, onun böyle bir çıkmazdan kurtulması oldukça zordur.
Aslında şu andaki bütün ekonomik sistemlerin bir çıkmaz içinde olduklarını söyleyebiliriz. Eğer Müslümanlar bellerini doğrultur ve İslâm ekonomisini en küçük teferruatına kadar tatbik sahasına koyabilirlerse, bu, ekonomik açıdan hem onların hem de diğer dünya insanlarının kurtuluşu olacaktır. Elbette ki böyle bir neticeye ulaşmak, her şeyden evvel dünya piyasasında söz sahibi olmaya bağlıdır. Onun için de önce bizim kendimize dönmemiz, özümüzü bulmamız şarttır.
Bu millete, kendi değerleriyle var olduğu sürece güvenmeli ve mutlaka ona itimat edilmelidir. Çünkü o, nice defalar en çetin imtihanları başarıyla atlatmış; aç kalmış, susuz kalmış, yoksulluğun her çeşidini görmüş ama devrilmemiştir. Onun katlanamayacağı bir şey vardır, o da, şeref ve haysiyetine gölge düşürülmek istenmesidir. O buna hiç katlanmamıştır ve katlanmaz da.
O, Çanakkale'de İngiliz'in top ve güllelerine göğsünü korkusuzca siper etmiş, Fransız karşısında dimdik durmasını bilmiş ve bacısının peçesine uzanan eli kırmış, Ege'de Yunan'ı denize dökmüş... ve iktiza ettiğinde canıyla beraber bütün varlığını da bir keseye koyup milletine bağışlamasını bilmiştir. Yeter ki o edip eylediklerinin çarçur edilmediğine kanaat getirsin.
Bugün dahi bu millet kendini idare edenlere tam güvense ve bizzat yapılması gereken davranışları onlarda görse, fazla değil beş-on sene içinde iktisadî, idarî ve siyasî açıdan dünyanın sayılı devletleri arasına girecek ve kendinden beklenen misyonu eda edecektir.
Aksine o, kendisini idare edenlerde israf ve tebzîr gördüğü müddetçe, sağa-sola iş olsun diye gidenlerin aldıkları korkunç harcırahları duydukça, onlara itimat ve güvenini kaybedecek ve hiçbir fedakârlığa yanaşmayacaktır. Ne var ki, ondaki bu tavır ve geri duruş arızîdir. Onun asıl cevheri mürüvvet, insanlık ve hasbîlikten yoğrulmuştur.
Burada ona değil de onu idare edenlere bir kısım diyeceklerimiz olabilir:
Bu milleti idare edenler ve onun iktisadî, idarî, ticarî hayatını elinde tutanlar, lüks ve debdebeli hayatı asgariye indirmeliler, mümkünse milletvekilleri ve yüksek bürokratlar normal bir memur seviyesinde maaş alsınlar, lüzumsuz davetler ve fuzulî seyahatlere bir son versinler, milletin malını yine millet için faydalı olacağı kesin bulunan yerlerde değerlendirsinler; sonra da bütün bu yapılanları her türlü siyasî ve politik çıkarlara bağlamasınlar. Bütün bunları yapabildikleri takdirde geleceğe güvenle bakılabilir/bakabilirler.
Aslında, sağlam bir iktisadî yapı isteyenler evvelâ dediklerini kendileri yaşamalıdırlar. Pratikte tatbik gören davranışlar, şüphesiz, realize edilememiş yüzlerce yaldızlı teori ve sözden daha faydalıdır.
Getirdiğimiz bu teklife olumlu cevap verebilmek, elbette fert ve millet olarak ruh sıhhatine ermemize bağlıdır. Ruhunda selâmete erememiş, dünyayı esas maksat yapmış, parayı asıl gaye kabul etmiş ve her gün kırk defa malın karşısında secdeye varan bir insandan ne mürüvvet ne sevgi ne milletine karşı ilgi ve ne de insanlık beklenebilir
[24] Hatib el-Bağdadî, Tarih-i Bağdat, 13/358.
[25] Müslim, kader 34; İbn Mâce, mukaddime 10; zühd 14.
http://tr.fgulen.com/content/view/17136/3/