- Üyelik Tarihi
- 30 Ara 2007
- Mesajlar
- 8,908
- Aldığı Beğeniler
- 128
- Takım
- Fenerbahçe
Gelmedin...
gelmedin, son hayâl de yanıp yanıp kül oldu
bu derunî kavgada kırılan gönül oldu
Gelmedin… Gül bahçesini küle veren ateşin kıvılcımıydı gidişin. Ben miydim alev alan; yoksa yanan, yalan dolan bir aşkın hercaî gülleri mi? Oysa bilmezdim bir kapı sesinin İsrafil’in suruna eş olduğunu. Ve yine bilmezdim, dört duvarı aynalarla çevrili bir odada kırılan ilk şeyin gönül olduğunu. Gönül, paramparça, gölgen sıra peşine düştü. Bir mezar gibi adımların, kendini bâkî sanan bir aşkın payına düştü. Ve şimdi…
şimdi menziller elem, yürek duman, sine çâk
devleri mahkum eden hayatım şimdi helâk
Yolun sonu firâk, attığım her adım infilâk. Irak yollardan yalınayak çöllere düşen bir divâne gibi yüreğim. Su gibi içtiğim gözlerine geliyorum koşarak. Oysa bu bir serâb… Harâb olmuş bir aşkın rüyâsına girer gözlerin ancak. Savaş sonrası virâneye dönmüşlüğün elinden tutan umut olsa da gözlerin, âhh o gidişin… Ve gelmeyişin… Bekledim, defter aralarında kurutulmuş güller gibi; bekledim sisli hâtırâların can verdiği bir sandıkta. Gelmedin, anahtarlar idamlık mahkum gibi boynunda… Hayâllerim, kurumuş yaprak gibi beklerken dalında, sen yağmur kokan nazarınla gelmedin.
gelmedin; yıldırımlar düştü hülyalarıma
nasıl kıydın be zâlim masum rüyalarıma
Gelmedin, bir kuş titreyerek can vermekte… Rüzgâr, ağır ağır yolmakta ağaçların saçlarını… Dalgalar hırçınlığını kusarak başını taştan taşa vurmakta… Gelmedin… Erimekte bir mum yavaş yavaş… Mürekkep gölge düşürmekte sayfanın kalbine… Gelmedin… Tükenmekte bir şair… Sen gelmedin ya hani, ölüm yürümekte suyun tenine doğru…
sana doğru her adım neden hep ölüm sunar
seni her andığımda renk solar, desen yanar
Hem de öyle bir yanar ki eşya, öyle bir yanar ki dünya… Yedi derya bir araya gelse çare olamaz bu devâsâ vedaya. Gözü köz eyleyen kıvılcım parmak uçlarındadır. Ve vardır, bu nazenin aşkın alevleri süsleyen gülleri. Şiirin parmak uçlarındadır. Kahır kokarken umutlar, insan aslında aşkın sabırla imtihanındadır.
hangi rüzgâr sabırla böyle koşar ardından
hangi el nakış nakış gergef dokur ardından
Cümleler baştan sona sana muammadır. Gidiyorsun ya hani, ardından her adıma yazılacak bir divân vardır. Nakış nakış seni anlatır sayfalara dokunan her yakarış. Yaz kış demeden peşinden koşar âhımı emanet ettiğim rüzgâr… Ve şair susar. Oysa bir kalemin susması binlerce kelâmın katliamı kadar. Baştan sona zarar… Ve bir şair susar.
susarsam anlatır mı seni göklere tarih
bensiz olur mu sabah, güler mi kara talih
Ben olmadan, aşk dolmadan beden kadehine… Gün ışımaz bilirim. Bir bülbül nasıl veriyorsa rengini güle, nasıl ölene dek tek bir gül için damla damla verebiliyorsa kanını ve şânını, nâmını nasıl ancak mâşuğundan alabiliyorsa gül; senin talihini de dua dua inşâ eden benim. Bir gül güzelliğinde süzülürken sen, bülbül kimsesizliğinde kalan benim. Bir mim sessizliğinde açıyorken sen, adını alfabe alfabe haykıran benim. Bekleyenim, her bekleyişte adını tesbih tesbih içime çeken benim. Ve sen gelmeyensin.. Gelmedin.
gelmedin koptu zincir, parçalandı anılar
sardı bütün ruhumu, tükenmeyen ağrılar
Yaralar sevdayı bu amansız, bu zamansız vurgunlar. Göğsümde adını ezberleyen harfler… İşte onun için bu kadar suskunlar. Bilirler, kelimelerine mühür vurulmuş bir hattatın feryad eden mürekkebiyim ben. Gönlüm, kamışın yokluğuyla divâne… Oysa ne çâre, ölüme at koşturan bu hoyrat ya(ka)rışlar… Kamış, dik başlı bir sevgili gibi aşka bîgâne, aşktan âzâde… Üstelik ben, bir hattatın feryad eden mürekkebiyim işte. Kırmızıyla üstü çizilmiş bir sevdanın ebedî bekçisi… Yollarım sana doğru, menzilim sende idi. Kaç adak adadım, müjdeni getirsin diye kokun. Kaç tohum ektim seni yeşerten umudun toprağına. Hangi mevsimin çiçeğisin ki bir gün bile gülmedin? Yaprak yaprak döküldüm, bir gün bile gelmedin.
kalbimin pembe köşkü harâb oldu gelmedin
bahçesinde açan gül turâb oldu gelmedin
Gelmedin. Elif gibi yapayalnız kaldım bir eylül akşamında. Avucumda ufalandı güz/yaşları… Sayfaya düşen güzel he’ler bu kez ruhumun göklerinden toprağa aktı tek tek… Gelmedin. Satır başlarında sızlayan kelimeler, yorgun sayfalara dağılan mürekkepler, yetim bir divânda kimliğini arayan şiirler, seni bulmak için yola çıkan dervişvârî kalemler, seni bilmek için kendini ateşe veren pervaneler, mum ışığında kalbi titreyen meçhul türküler bana yadigâr kaldı. Gelmedin. Ve bunca yıl aradan sonra, yâdıma yaradanın nurundan yâr kaldı. Gelmedin… Sallandı bir şair intizarın darağacında. Ha öldü ha ölecek…
bil ki, kıyamet kopsa bu ateş sönmeyecek
heyhât, şair mehtaba bir daha dönmeyecek
Not: Metinde geçen beyitler Nurullah Genç’in “Gelmedin” adlı şiirinden alıntıdır.
Berceste Dergisi, Kasım 2011
Senem Gezeroğlu — Per, 01/12/2011
gelmedin, son hayâl de yanıp yanıp kül oldu
bu derunî kavgada kırılan gönül oldu
Gelmedin… Gül bahçesini küle veren ateşin kıvılcımıydı gidişin. Ben miydim alev alan; yoksa yanan, yalan dolan bir aşkın hercaî gülleri mi? Oysa bilmezdim bir kapı sesinin İsrafil’in suruna eş olduğunu. Ve yine bilmezdim, dört duvarı aynalarla çevrili bir odada kırılan ilk şeyin gönül olduğunu. Gönül, paramparça, gölgen sıra peşine düştü. Bir mezar gibi adımların, kendini bâkî sanan bir aşkın payına düştü. Ve şimdi…
şimdi menziller elem, yürek duman, sine çâk
devleri mahkum eden hayatım şimdi helâk
Yolun sonu firâk, attığım her adım infilâk. Irak yollardan yalınayak çöllere düşen bir divâne gibi yüreğim. Su gibi içtiğim gözlerine geliyorum koşarak. Oysa bu bir serâb… Harâb olmuş bir aşkın rüyâsına girer gözlerin ancak. Savaş sonrası virâneye dönmüşlüğün elinden tutan umut olsa da gözlerin, âhh o gidişin… Ve gelmeyişin… Bekledim, defter aralarında kurutulmuş güller gibi; bekledim sisli hâtırâların can verdiği bir sandıkta. Gelmedin, anahtarlar idamlık mahkum gibi boynunda… Hayâllerim, kurumuş yaprak gibi beklerken dalında, sen yağmur kokan nazarınla gelmedin.
gelmedin; yıldırımlar düştü hülyalarıma
nasıl kıydın be zâlim masum rüyalarıma
Gelmedin, bir kuş titreyerek can vermekte… Rüzgâr, ağır ağır yolmakta ağaçların saçlarını… Dalgalar hırçınlığını kusarak başını taştan taşa vurmakta… Gelmedin… Erimekte bir mum yavaş yavaş… Mürekkep gölge düşürmekte sayfanın kalbine… Gelmedin… Tükenmekte bir şair… Sen gelmedin ya hani, ölüm yürümekte suyun tenine doğru…
sana doğru her adım neden hep ölüm sunar
seni her andığımda renk solar, desen yanar
Hem de öyle bir yanar ki eşya, öyle bir yanar ki dünya… Yedi derya bir araya gelse çare olamaz bu devâsâ vedaya. Gözü köz eyleyen kıvılcım parmak uçlarındadır. Ve vardır, bu nazenin aşkın alevleri süsleyen gülleri. Şiirin parmak uçlarındadır. Kahır kokarken umutlar, insan aslında aşkın sabırla imtihanındadır.
hangi rüzgâr sabırla böyle koşar ardından
hangi el nakış nakış gergef dokur ardından
Cümleler baştan sona sana muammadır. Gidiyorsun ya hani, ardından her adıma yazılacak bir divân vardır. Nakış nakış seni anlatır sayfalara dokunan her yakarış. Yaz kış demeden peşinden koşar âhımı emanet ettiğim rüzgâr… Ve şair susar. Oysa bir kalemin susması binlerce kelâmın katliamı kadar. Baştan sona zarar… Ve bir şair susar.
susarsam anlatır mı seni göklere tarih
bensiz olur mu sabah, güler mi kara talih
Ben olmadan, aşk dolmadan beden kadehine… Gün ışımaz bilirim. Bir bülbül nasıl veriyorsa rengini güle, nasıl ölene dek tek bir gül için damla damla verebiliyorsa kanını ve şânını, nâmını nasıl ancak mâşuğundan alabiliyorsa gül; senin talihini de dua dua inşâ eden benim. Bir gül güzelliğinde süzülürken sen, bülbül kimsesizliğinde kalan benim. Bir mim sessizliğinde açıyorken sen, adını alfabe alfabe haykıran benim. Bekleyenim, her bekleyişte adını tesbih tesbih içime çeken benim. Ve sen gelmeyensin.. Gelmedin.
gelmedin koptu zincir, parçalandı anılar
sardı bütün ruhumu, tükenmeyen ağrılar
Yaralar sevdayı bu amansız, bu zamansız vurgunlar. Göğsümde adını ezberleyen harfler… İşte onun için bu kadar suskunlar. Bilirler, kelimelerine mühür vurulmuş bir hattatın feryad eden mürekkebiyim ben. Gönlüm, kamışın yokluğuyla divâne… Oysa ne çâre, ölüme at koşturan bu hoyrat ya(ka)rışlar… Kamış, dik başlı bir sevgili gibi aşka bîgâne, aşktan âzâde… Üstelik ben, bir hattatın feryad eden mürekkebiyim işte. Kırmızıyla üstü çizilmiş bir sevdanın ebedî bekçisi… Yollarım sana doğru, menzilim sende idi. Kaç adak adadım, müjdeni getirsin diye kokun. Kaç tohum ektim seni yeşerten umudun toprağına. Hangi mevsimin çiçeğisin ki bir gün bile gülmedin? Yaprak yaprak döküldüm, bir gün bile gelmedin.
kalbimin pembe köşkü harâb oldu gelmedin
bahçesinde açan gül turâb oldu gelmedin
Gelmedin. Elif gibi yapayalnız kaldım bir eylül akşamında. Avucumda ufalandı güz/yaşları… Sayfaya düşen güzel he’ler bu kez ruhumun göklerinden toprağa aktı tek tek… Gelmedin. Satır başlarında sızlayan kelimeler, yorgun sayfalara dağılan mürekkepler, yetim bir divânda kimliğini arayan şiirler, seni bulmak için yola çıkan dervişvârî kalemler, seni bilmek için kendini ateşe veren pervaneler, mum ışığında kalbi titreyen meçhul türküler bana yadigâr kaldı. Gelmedin. Ve bunca yıl aradan sonra, yâdıma yaradanın nurundan yâr kaldı. Gelmedin… Sallandı bir şair intizarın darağacında. Ha öldü ha ölecek…
bil ki, kıyamet kopsa bu ateş sönmeyecek
heyhât, şair mehtaba bir daha dönmeyecek
Not: Metinde geçen beyitler Nurullah Genç’in “Gelmedin” adlı şiirinden alıntıdır.
Berceste Dergisi, Kasım 2011
Senem Gezeroğlu — Per, 01/12/2011