Bir yazı yazıp, hayatı/gidişatı değiştirebilir miyiz? Nobel'li ilk yazarımızın bir romanında "bir kitap okudum, hayatım değişti" teması ağır basıyordu. Türk basını, hayatı/gidişatı değiştirmek için yazılmış, çok sayıda yazının mezarlığı olmuştur.
28 Ekim 2006 tarihli çok tirajlı bir günlük gazetede yer alan bir köşe yazısı, dini eğilimlerle ilgili olarak bazı kesimlerdeki yerleşik fikirleri en ajitatif (tahrikkâr) biçimde ortaya koyarak böyle bir hedefe yönelmektedir. Geçtiğimiz günlerde kaleme alınan ve "Yalçın Doğan" imzalı bu yazıda, bir ankette ortaya çıkan sonuçlar bu sebeple vahim bazı durumların "en vahim"i olarak nitelenmektedir.
"En vahim" durum, üniversite gençliğinin yüzde 63'ünün cuma namazına gitmesi imiş! Yazara göre, bu sonuç "Türkiye'deki sosyolojik ve siyasal değişimin inanılmaz bir göstergesi"dir! Bu sonuç, 5 yıllık iktidar döneminde atılan tohumların nasıl tuttuğunu göstermektedir! Yazar, üniversiteli bir gencin normal olarak yapacaklarını şöyle sıralamaktadır: "Üniversitede bir genç normal olarak ne yapar? Ders çalışır, müzikle ilgilenir, sporla uğraşır, zamanını kız ya da erkek arkadaşlarıyla paylaşır, sinemaya, tiyatroya gider, ders kitapları dışında kitaplarla haşır neşir olur, ülke ve dünya siyasetini her yönden kendi arasında tartışır." Yıllar yılı bu hep böyle olmuştur... "Cuma namazı belki de hiç akla bile gelmeyen alışkanlıklardan biri"dir. "Bundan üç, beş yıl öncesine kadar, bırakın böyle bir sonucu, anketlerde böyle bir konunun geçmesi bile söz konusu değil"dir. Eğer anketlerde görülen yüzde 63 oranı doğru ise, Türkiye'nin geleceği karanlıktır...
Elbette bu yazı ajitatif maksatlarla yazılmıştır. Yayınlanış tarihi de ilginçtir: 28 Ekim. Ertesi gün Cumhuriyet Bayramı kutlanacaktır, bazı hassasiyetlerin yüksek olduğu bir gündür, 29 Ekim. Bütün tahrik maksatlı yazılar gibi, uzun boylu düşünmeye, akıl süzgecinden geçirmeye elverişli bir metin değildir bu köşe yazısı da. Yükseköğretim gençliğinin dinî eğilimini anormal bulmak, normal bir akıl ve mantıkla izah edilemez. Yükseköğretim talebesine, "oku, ye iç, eğlen, hatta her türlü ahlâkdışılık normaldir" denilirken, "haftada bir gün, beş on dakikanı toplumsal bir ibadete ayırma" denilmektedir!
Üniversiteler "dinciler"in kontrolünde mi?
Burada yine akla takılması gereken soru şudur: Üniversitelerde mevcut iktidarın ideolojik, dinî, idarî vs. bir etkisi söz konusu mudur? Böyle bir etki, YÖK başkanının tayininden en küçük memurun yerleştirilmesine kadar sıfır derecesindedir. Dolayısıyla, Türkiye'de yükseköğretim, ideolojik olarak bu tahrikkâr yazıyı yazan kişinin yandaşı olan şahısların kesin kontrolündedir. Türkiye'de yükseköğretim, dünyanın neredeyse Kuzey Kore hariç, hiçbir ülkesinde görülmeyecek şekilde ideolojik bir katılık içindedir ve bu, öğretim yapısına da yansımaktadır. Bu öğretim yapısı içinde gençlerin dindar olması, cuma namazına gitmesi, oruç tutması kesinlikle telkin edilmemektedir. Buna rağmen, yüksek tahsilli gençler dine yöneliyorsa, cuma namazı kılıyor ve oruç tutuyorsa, yapılan din karşıtı, "aydınlanmacı"(?) propagandalar boşa çıkıyorsa, YÖK ve ideolojik üniversite sistemi bir işe yaramıyor demektir! Eğer dindarlık menfi bir şeyse; kabahatse veya suçsa, YÖK, bu kötülüğü önleyememekte, bu kabahatin veya suçun işlenmesine mâni olamamaktadır. Önce bunun üzerinde enine boyuna düşünmek lâzımdır!
70 yıl önce: 'Türkler Amerikalılar kadar dindar!'
Konu bu boyutlarıyla düşünülmeyecekse veya bu boyutlarıyla düşünmeyecek kesimlere ve kişilere yönelik olarak ifade edilecekse, ona bir diyeceğimiz olamaz. Fakat, yazar samimi olarak gençliğin, halkın dinî eğilimler içinde olmasından rahatsızsa, onun için yürek ferahlatacak bir örnek verebiliriz. Yazar, üç-beş sene öncesine kadar, Türkiye'de bu oranda cuma namazı kılan yükseköğretim gençliği olmadığını iddia ediyor. Bütün dindarlaşma eğilimlerini mevcut iktidara fatura ediyor. Fakat, dini yönelişin Türkiye'nin değişmeyen bir eğilimi olabileceğini, hiç aklının köşesinden geçirmiyor. Biz üç-beş değil, yetmiş yıl öncesine, Atatürk dönemine giderek onu rahatlatacak bir örnek vermek istiyoruz. Geçenlerde 1932-1933 yıllarında Ankara'da görev yapan ABD Büyükelçisi Charles H. Sherrill'in hazırladığı bir rapor Toplumsal Tarih dergisinde yer alan bir yazı dolayısıyla gazetelere de yansıdı. Elçinin raporu 17 Mart 1933'te yazılmış. Yani Cumhuriyet'in 10. yılında! Bizi şu anda, bu raporda yer alan Atatürk'ün dinle ilgili görüşleri ilgilendirmiyor. Bizi, elçinin gözlemlerine göre, Türk halkının dini nasıl yaşadığı ilgilendiriyor.
O yıllarda, elbette bugünkü iktidar partisi gibi bir parti yoktu; çünkü tek parti vardı hatta Türkiye'de dinî eğitim tamamen ortadan kalkmıştı. Hatta ders kitaplarında, dinin gereksizliği, toplumu geri bıraktığı, İslâm'ın Araplara mahsus bir çöl dini olduğu gibi görüşlere yer veriliyordu. Büyükelçi, iki Türk arkadaşının dâveti üzerine 23 Ocak'ta, Kadir Gecesi'nde Ayasofya Camii'ne gider. Camide on binin üzerinde vatandaş vardır. Bu kalabalık cemaatin yüzde 20'si askerî üniformalıdır! Cami çok kalabalıktır, müminler tam bir saat Allah'a doğrudan dualar yönelterek yoğun bir şekilde ibadet etmişlerdir. Protestan olan ABD elçisinin değerlendirmesi ilginçtir: "Hıristiyan inançları açısından değerlendirirsek, İslâm dini Türkiye'de engelsiz veya ruhanî müdahale olmaksızın -saf protestancılık- en yüksek noktasında bulunuyor. Şahsî inanç burada en yüksek gücüne yükselmekte. Bu satırların yazarı gördüğü Hıristiyan toplulukların hiçbirinden 23 Ocak 1933 akşamı Ayasofya'da izlediği ibadet kadar etkilenmediğine ve şahit olduğu ibadetin samimiyetine ikna olduğuna şahitlik yapabilir. Bu kalabalığı cezbedecek ne mûsikî, ne de kesif belagat sahibi bir hatip vardı. Her çeşit Türk oradaydı. Galerilerin altındaki geniş avluları kadınlar dolduruyordu, büyük merkezî alanda sıra sıra (yaklaşık yüz sıra) erkekler vardı. Her sırada omuz omuza yaklaşık seksen erkek... Burası Türk halkının ruhunu hissetmesi için uygun yer ve andı. Kişi Türk ırkının ne olduğunu gerçekten anlamak, Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran ve ilk Cumhurreisi olan Mustafa Kemal gibi bir önderin doğduğu ulusu anlamak için basit, dindar Türk'ü bu fırsatlarda görmesi lâzım. Evet Türk halkı biz Amerikalılar kadar dindar, belki de daha fazla dindar."
Büyükelçinin, gözlemleri fevkalade önemlidir. Bu halkı dindar olmaya resmî olarak yönlendiren bir merkez olmadığı gibi, ruhanî bir müdahale de yoktur; hatta camide çok cezbedici bir konuşmacı da mevcut değildir. Cemaati çekecek, mûsikî gibi unsurlar da yoktur. İşte bu kendiliğinden, tabii bir dindarlıktır. Türkiye'de dine yönelişin esası budur. İslâm fıtrî bir dindir, yani yaradılışa uygun bir dindir. Müslümanlar, bu fıtrilikten ötürü dine yönelirler. Çocuklar Hıristiyanlıktaki gibi bir vaftiz ameliyesinden geçirilerek dine dahil edilmezler.
Kendiliğinden bir dindarlık
Türk alışkanlığı, dinle devletin bir arada olmasıdır, bu yüzyıllarca böyle olmuştur. "Din ü devlet mülk ü millet" şiarı, dillerden düşmemiştir. Cumhuriyet'ten sonra devlet dinin sahibi olmaktan çıkmıştır. Din tamamen kişilere bırakılmıştır. Cumhuriyet'in ilk döneminde tedricen dinî öğretim kaldırılmıştır. Buna rağmen, Türk halkının dinî eğilimlerinde, küçük bir azınlık hariç, bir değişiklik olmamıştır. Hatta, geniş kitleler, millet aidiyetinin en önemli unsuru olan dine, eskiden olduğu gibi koruyucusu, hamisi olmadığını hissederek, daha fazla sahip çıkmaya başlamışlardır. Türkiye'de cami yapmak yasak olmaktan çıktıktan sonra, on binlerce cami, tamamen halkın katkılarıyla inşa edilmiştir. Eskiden camileri, padişahlar başta olma üzere yüksek yöneticiler, ayan ve eşraf inşa ettirirdi. Halbuki Cumhuriyet'ten sonra camiler "cumhur" tarafından inşa edilmiştir. Halkın bir başka eğilimi de, dinî öğretime izin verildikten sonra açılan imam hatip okullarının binalarını yapmasıdır. Dinî bilgiler de verilen liselerden başka şey olmayan imam hatip okullarının binaları halk tarafından yapılmıştır. Devlet, on yıllardır eğitime halkın desteğini sağlamak için çaba sarf etmektedir. Bugüne kadar, imam hatip okullarına yapılan gönüllü halk desteğiyle kıyaslanabilecek bir sonuç elde edilememiştir. Burada, gözden kaçırılan bir husus da şudur, Türkiye'de İslâm'ın dini aşan fonksiyonları vardır, bunlardan birisi, kimlik yapıcılıktır. Halk kimliğimizin yapıcısı olarak İslâm'la bağını, toplumsal tarafları ağır basan cuma ve bayram namazları ile oruç ibadetine geniş ilgi göstermektedir. Bu katılımın, şahsi ibadetten öte, sosyal yönünü, aidiyet belirtme tarafını dikkatten uzak tutmamak lâzımdır.
Buraya kadar, İslâm'ın Türkiye'de tabiî ilgi konusu olduğunu, vatandaşın yönelişinin siyasi bir çerçevede değerlendirilmesinin gerçeklerle bağdaşmadığını ifade etmeye çalıştık. Burada yazarın yaklaşımında her şeye rağmen doğruluk payı olma ihtimalini gözeterek, camilerin dindarlarla dolup taşması Türkiye'nin geleceğini karartıyorsa, onun açısından bugünlerde durumun 1930'lara nazaran daha iyi olduğunu söyleyebiliriz. Türkiye'nin durumu 1930'larda şimdikinden daha kötüdür; çünkü camilerde cemaatin yüzde yirmisi asker üniformalıdır!
D. MEHMET DOĞAN
[GLOW=blue]ZAMAN[/GLOW]
28 Ekim 2006 tarihli çok tirajlı bir günlük gazetede yer alan bir köşe yazısı, dini eğilimlerle ilgili olarak bazı kesimlerdeki yerleşik fikirleri en ajitatif (tahrikkâr) biçimde ortaya koyarak böyle bir hedefe yönelmektedir. Geçtiğimiz günlerde kaleme alınan ve "Yalçın Doğan" imzalı bu yazıda, bir ankette ortaya çıkan sonuçlar bu sebeple vahim bazı durumların "en vahim"i olarak nitelenmektedir.
"En vahim" durum, üniversite gençliğinin yüzde 63'ünün cuma namazına gitmesi imiş! Yazara göre, bu sonuç "Türkiye'deki sosyolojik ve siyasal değişimin inanılmaz bir göstergesi"dir! Bu sonuç, 5 yıllık iktidar döneminde atılan tohumların nasıl tuttuğunu göstermektedir! Yazar, üniversiteli bir gencin normal olarak yapacaklarını şöyle sıralamaktadır: "Üniversitede bir genç normal olarak ne yapar? Ders çalışır, müzikle ilgilenir, sporla uğraşır, zamanını kız ya da erkek arkadaşlarıyla paylaşır, sinemaya, tiyatroya gider, ders kitapları dışında kitaplarla haşır neşir olur, ülke ve dünya siyasetini her yönden kendi arasında tartışır." Yıllar yılı bu hep böyle olmuştur... "Cuma namazı belki de hiç akla bile gelmeyen alışkanlıklardan biri"dir. "Bundan üç, beş yıl öncesine kadar, bırakın böyle bir sonucu, anketlerde böyle bir konunun geçmesi bile söz konusu değil"dir. Eğer anketlerde görülen yüzde 63 oranı doğru ise, Türkiye'nin geleceği karanlıktır...
Elbette bu yazı ajitatif maksatlarla yazılmıştır. Yayınlanış tarihi de ilginçtir: 28 Ekim. Ertesi gün Cumhuriyet Bayramı kutlanacaktır, bazı hassasiyetlerin yüksek olduğu bir gündür, 29 Ekim. Bütün tahrik maksatlı yazılar gibi, uzun boylu düşünmeye, akıl süzgecinden geçirmeye elverişli bir metin değildir bu köşe yazısı da. Yükseköğretim gençliğinin dinî eğilimini anormal bulmak, normal bir akıl ve mantıkla izah edilemez. Yükseköğretim talebesine, "oku, ye iç, eğlen, hatta her türlü ahlâkdışılık normaldir" denilirken, "haftada bir gün, beş on dakikanı toplumsal bir ibadete ayırma" denilmektedir!
Üniversiteler "dinciler"in kontrolünde mi?
Burada yine akla takılması gereken soru şudur: Üniversitelerde mevcut iktidarın ideolojik, dinî, idarî vs. bir etkisi söz konusu mudur? Böyle bir etki, YÖK başkanının tayininden en küçük memurun yerleştirilmesine kadar sıfır derecesindedir. Dolayısıyla, Türkiye'de yükseköğretim, ideolojik olarak bu tahrikkâr yazıyı yazan kişinin yandaşı olan şahısların kesin kontrolündedir. Türkiye'de yükseköğretim, dünyanın neredeyse Kuzey Kore hariç, hiçbir ülkesinde görülmeyecek şekilde ideolojik bir katılık içindedir ve bu, öğretim yapısına da yansımaktadır. Bu öğretim yapısı içinde gençlerin dindar olması, cuma namazına gitmesi, oruç tutması kesinlikle telkin edilmemektedir. Buna rağmen, yüksek tahsilli gençler dine yöneliyorsa, cuma namazı kılıyor ve oruç tutuyorsa, yapılan din karşıtı, "aydınlanmacı"(?) propagandalar boşa çıkıyorsa, YÖK ve ideolojik üniversite sistemi bir işe yaramıyor demektir! Eğer dindarlık menfi bir şeyse; kabahatse veya suçsa, YÖK, bu kötülüğü önleyememekte, bu kabahatin veya suçun işlenmesine mâni olamamaktadır. Önce bunun üzerinde enine boyuna düşünmek lâzımdır!
70 yıl önce: 'Türkler Amerikalılar kadar dindar!'
Konu bu boyutlarıyla düşünülmeyecekse veya bu boyutlarıyla düşünmeyecek kesimlere ve kişilere yönelik olarak ifade edilecekse, ona bir diyeceğimiz olamaz. Fakat, yazar samimi olarak gençliğin, halkın dinî eğilimler içinde olmasından rahatsızsa, onun için yürek ferahlatacak bir örnek verebiliriz. Yazar, üç-beş sene öncesine kadar, Türkiye'de bu oranda cuma namazı kılan yükseköğretim gençliği olmadığını iddia ediyor. Bütün dindarlaşma eğilimlerini mevcut iktidara fatura ediyor. Fakat, dini yönelişin Türkiye'nin değişmeyen bir eğilimi olabileceğini, hiç aklının köşesinden geçirmiyor. Biz üç-beş değil, yetmiş yıl öncesine, Atatürk dönemine giderek onu rahatlatacak bir örnek vermek istiyoruz. Geçenlerde 1932-1933 yıllarında Ankara'da görev yapan ABD Büyükelçisi Charles H. Sherrill'in hazırladığı bir rapor Toplumsal Tarih dergisinde yer alan bir yazı dolayısıyla gazetelere de yansıdı. Elçinin raporu 17 Mart 1933'te yazılmış. Yani Cumhuriyet'in 10. yılında! Bizi şu anda, bu raporda yer alan Atatürk'ün dinle ilgili görüşleri ilgilendirmiyor. Bizi, elçinin gözlemlerine göre, Türk halkının dini nasıl yaşadığı ilgilendiriyor.
O yıllarda, elbette bugünkü iktidar partisi gibi bir parti yoktu; çünkü tek parti vardı hatta Türkiye'de dinî eğitim tamamen ortadan kalkmıştı. Hatta ders kitaplarında, dinin gereksizliği, toplumu geri bıraktığı, İslâm'ın Araplara mahsus bir çöl dini olduğu gibi görüşlere yer veriliyordu. Büyükelçi, iki Türk arkadaşının dâveti üzerine 23 Ocak'ta, Kadir Gecesi'nde Ayasofya Camii'ne gider. Camide on binin üzerinde vatandaş vardır. Bu kalabalık cemaatin yüzde 20'si askerî üniformalıdır! Cami çok kalabalıktır, müminler tam bir saat Allah'a doğrudan dualar yönelterek yoğun bir şekilde ibadet etmişlerdir. Protestan olan ABD elçisinin değerlendirmesi ilginçtir: "Hıristiyan inançları açısından değerlendirirsek, İslâm dini Türkiye'de engelsiz veya ruhanî müdahale olmaksızın -saf protestancılık- en yüksek noktasında bulunuyor. Şahsî inanç burada en yüksek gücüne yükselmekte. Bu satırların yazarı gördüğü Hıristiyan toplulukların hiçbirinden 23 Ocak 1933 akşamı Ayasofya'da izlediği ibadet kadar etkilenmediğine ve şahit olduğu ibadetin samimiyetine ikna olduğuna şahitlik yapabilir. Bu kalabalığı cezbedecek ne mûsikî, ne de kesif belagat sahibi bir hatip vardı. Her çeşit Türk oradaydı. Galerilerin altındaki geniş avluları kadınlar dolduruyordu, büyük merkezî alanda sıra sıra (yaklaşık yüz sıra) erkekler vardı. Her sırada omuz omuza yaklaşık seksen erkek... Burası Türk halkının ruhunu hissetmesi için uygun yer ve andı. Kişi Türk ırkının ne olduğunu gerçekten anlamak, Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran ve ilk Cumhurreisi olan Mustafa Kemal gibi bir önderin doğduğu ulusu anlamak için basit, dindar Türk'ü bu fırsatlarda görmesi lâzım. Evet Türk halkı biz Amerikalılar kadar dindar, belki de daha fazla dindar."
Büyükelçinin, gözlemleri fevkalade önemlidir. Bu halkı dindar olmaya resmî olarak yönlendiren bir merkez olmadığı gibi, ruhanî bir müdahale de yoktur; hatta camide çok cezbedici bir konuşmacı da mevcut değildir. Cemaati çekecek, mûsikî gibi unsurlar da yoktur. İşte bu kendiliğinden, tabii bir dindarlıktır. Türkiye'de dine yönelişin esası budur. İslâm fıtrî bir dindir, yani yaradılışa uygun bir dindir. Müslümanlar, bu fıtrilikten ötürü dine yönelirler. Çocuklar Hıristiyanlıktaki gibi bir vaftiz ameliyesinden geçirilerek dine dahil edilmezler.
Kendiliğinden bir dindarlık
Türk alışkanlığı, dinle devletin bir arada olmasıdır, bu yüzyıllarca böyle olmuştur. "Din ü devlet mülk ü millet" şiarı, dillerden düşmemiştir. Cumhuriyet'ten sonra devlet dinin sahibi olmaktan çıkmıştır. Din tamamen kişilere bırakılmıştır. Cumhuriyet'in ilk döneminde tedricen dinî öğretim kaldırılmıştır. Buna rağmen, Türk halkının dinî eğilimlerinde, küçük bir azınlık hariç, bir değişiklik olmamıştır. Hatta, geniş kitleler, millet aidiyetinin en önemli unsuru olan dine, eskiden olduğu gibi koruyucusu, hamisi olmadığını hissederek, daha fazla sahip çıkmaya başlamışlardır. Türkiye'de cami yapmak yasak olmaktan çıktıktan sonra, on binlerce cami, tamamen halkın katkılarıyla inşa edilmiştir. Eskiden camileri, padişahlar başta olma üzere yüksek yöneticiler, ayan ve eşraf inşa ettirirdi. Halbuki Cumhuriyet'ten sonra camiler "cumhur" tarafından inşa edilmiştir. Halkın bir başka eğilimi de, dinî öğretime izin verildikten sonra açılan imam hatip okullarının binalarını yapmasıdır. Dinî bilgiler de verilen liselerden başka şey olmayan imam hatip okullarının binaları halk tarafından yapılmıştır. Devlet, on yıllardır eğitime halkın desteğini sağlamak için çaba sarf etmektedir. Bugüne kadar, imam hatip okullarına yapılan gönüllü halk desteğiyle kıyaslanabilecek bir sonuç elde edilememiştir. Burada, gözden kaçırılan bir husus da şudur, Türkiye'de İslâm'ın dini aşan fonksiyonları vardır, bunlardan birisi, kimlik yapıcılıktır. Halk kimliğimizin yapıcısı olarak İslâm'la bağını, toplumsal tarafları ağır basan cuma ve bayram namazları ile oruç ibadetine geniş ilgi göstermektedir. Bu katılımın, şahsi ibadetten öte, sosyal yönünü, aidiyet belirtme tarafını dikkatten uzak tutmamak lâzımdır.
Buraya kadar, İslâm'ın Türkiye'de tabiî ilgi konusu olduğunu, vatandaşın yönelişinin siyasi bir çerçevede değerlendirilmesinin gerçeklerle bağdaşmadığını ifade etmeye çalıştık. Burada yazarın yaklaşımında her şeye rağmen doğruluk payı olma ihtimalini gözeterek, camilerin dindarlarla dolup taşması Türkiye'nin geleceğini karartıyorsa, onun açısından bugünlerde durumun 1930'lara nazaran daha iyi olduğunu söyleyebiliriz. Türkiye'nin durumu 1930'larda şimdikinden daha kötüdür; çünkü camilerde cemaatin yüzde yirmisi asker üniformalıdır!
D. MEHMET DOĞAN
[GLOW=blue]ZAMAN[/GLOW]