- Üyelik Tarihi
- 23 Haz 2010
- Mesajlar
- 5,705
- Aldığı Beğeniler
- 14,607
- Takım
- Galatasaray
Keçecizade Fuat Paşa eski İstanbul’da ahşap evlerin kapıları üzerine yazılı ‘maşallah’ levhalarının, Osmanlı Sigorta Şirketinin amblemi olduğunu söylemiş ya yanındaki ecnebi devlet adamına; el hak doğru idi. Eski İstanbul’un bir kibritle küle dönebilecek ahşap evlerinin iki sigortası vardı. Biri duvara asılı ‘maşallah’ levhası, ikincisi evin bir köşesini yuva edinip benimsemiş kimsesiz yaşlılar.
Huzurevinin, bakımevinin olmadığı eski İstanbul’da her konakta, her hallice evde bir ya da birkaç kimsesiz yaşlı barındırılır, bu yaşlıların yüzü suyu hürmetine yangından, depremden emin olunacağı düşünülürdü.
Bu evleri benimseyip kalan yaşlı kadınlar çoğunlukla konak hizmetinde bulunmuş kalfa takımı, dul kalmış çocuksuz hanımlar, bir şekilde tanışılmış kimsesiz kadınlar ile taşradan çıkıp İstanbul’a gelmiş köylü kadınlardı. Kimsesiz erkekler de konaklarda misafir edilmekle birlikte onların, ayakları üzerinde durdukları sürece misafir oldukları evin hizmetine katılmaları beklenirdi. Kadınlar ise öyle değil… Kimi zaman yıllarca sürse de onlar evlerin aziz misafirleriydi.
Delil mi istersiniz, bütün bir Türk edebiyatı… Reşat Nuri’sinden Mithat Cemal’ine, Hüseyin Rahmi’den Ahmet Mithad’a kadar Osmanlı’nın son dönemini yazmış bütün edebiyatçılar İstanbul hayatını, özellikle de konak hayatını anlatırken bu evlerin bir köşesini mesken edinmiş ev halkıyla akrabalığı olmayan, çalışan sıfatı bulunmayan kimsesiz yaşlı kadınlardan bahseder.
Evet eski İstanbul evleri geniş aileleri barındırırken bir çok kimsesiz yaşlıya da yuva olurdu. O yaşlılar barındıkları evde misafir muamelesi görür, karşılık olarak da sadece dua ederlerdi. Ev halkı misafir ettikleri ve vakti zamanı geldiğinde toprağa tevdi edecekleri bu yaşlıların varlığını evlerinin sigortası olarak görür, yangından, depremden, su baskınından korkmazlardı.
. . .
Son yirmi yılda değişen sosyolojik yapının en görünür taraflarından birisi yaşlılar. Modernizm, Kapitalizm, ahir zaman… adına ne derseniz deyin, içinde bulunduğumuz zamanın şartları sadece genç, sağlıklı ve tüketebilen insan tipine göre şekillendirilmiş. Yaşlının ve hastanın yerinin olmadığı bir hayat bu. Dolayısıyla çocukluğumuzun tonton dedesi, şeker ninesi yok ortalıkta. Saygı görmüyorlar, önemsenmiyorlar, sevilmiyorlar.
Mutsuz, huzursuz, öfkeli, toplumla kavgalı, tanrıyla kavgalı, aklını siyasetle bozmuş bir yaşlı tipi dolaşıyor ortalıkta. Ceplerinde çocuklara verilmek üzere akide şekeri taşımıyorlar, hiç kimse onların tecrübelerini ve hayat hikayelerini merak etmediği için yalnızlar. Çoğu evlatları ve akrabalarıyla kavgalı. Giyim kuşamlarıyla gençlere öykünüyorlar ama aralarına girdikleri gençler tarafından saygısızca dışlanıyorlar. Karmakarışık değer yargıları var, bir kısmı alaca cahil, eğitimli olan da zamanın gerisinde… Vaktiyle roman, öykü okumamış, sinema merakı olmamış, tiyatro görmemiş, dünyayı gezmemiş, dolaşmamış bütün insanlar gibi insan denen malzeme karşısında Robenson’un Cuma’sı kadar cahiller. Doğal olarak yeni zamanları anlayamıyorlar. Teknolojiye yetişemiyorlar.
Mutsuzlar, öfkeliler… Evlatları ve torunlarıyla birlikte yaşamıyorlar. Saygı görmüyorlar. Uğraşacakları bir işleri de yok. Çoğu doğup büyüdüğü toprakların dışında bir apartman dairesinde hapis hayatı yaşıyor. Köyünde olsa çocukluk arkadaşı ile pişpirik oynayacak, geçmişi yad edecek, küsecek barışacak, bahçe ile bağ ile uğraşacak, namaza, mevlide, cenazeye gidip gelecek… Yaşadığı güneş görmeyen sokaklarda bu şansı da yok.
Dışarı çıktıklarında kendilerine saygısızca ‘dayı!’ diyen, alay eden, hayasızca cinsel espriler yapan, teknoloji karşısındaki cahillikleriyle alay eden yeni neslin tasallutuyla karşı karşıya kaldıklarında huysuzluğa, aksiliğe sığınıyorlar. Biri ‘155’i ararun’ diye bağırıyor, diğeri ‘sen önce dişlerini fırçala’ diyor. Öfkeleniyorlar, öfkeleniyorlar, öfkeleniyorlar.
. . .
Bizi kapıdan burnumuzu uzatamaz hale getiren Corona işte bu insancıkları tehdit ediyor. Zaten hayatın dışına ittiğimiz bu insancıkları seçip aramızdan alacak. Onlar çekip gittikten sonra artık kimsesiz yaşlıları misafir etmeyen ahşap Osmanlı konakları gibi sigortasız kalacağız. Bir kibritin tutuşması yetecek toplumu kül etmeye… Sonrasında kim bilir ne depremlerle sarsılacağız, kim bilir daha nelerimizi yiteceğiz…
Yaşlılar kültürü taşıyan, toplumun hafızasını canlı tutan nesildir. Onların bu vasfını yıllar önce ellerinden aldık. İşlevsiz kaldılar. Varlıkları zaten topluma yük haline gelmişti. Yoklukları bu yaşlı dünyayı biraz daha şeytana ait kılacaktır.
Acı olan şu ki eskiden yaşlılığı yaşayıp ölmekti doğal olan, belki bundan sonra gençlik biter bitmez ölümü isteyecek insanlar.
Hulusi ÜSTÜN
Huzurevinin, bakımevinin olmadığı eski İstanbul’da her konakta, her hallice evde bir ya da birkaç kimsesiz yaşlı barındırılır, bu yaşlıların yüzü suyu hürmetine yangından, depremden emin olunacağı düşünülürdü.
Bu evleri benimseyip kalan yaşlı kadınlar çoğunlukla konak hizmetinde bulunmuş kalfa takımı, dul kalmış çocuksuz hanımlar, bir şekilde tanışılmış kimsesiz kadınlar ile taşradan çıkıp İstanbul’a gelmiş köylü kadınlardı. Kimsesiz erkekler de konaklarda misafir edilmekle birlikte onların, ayakları üzerinde durdukları sürece misafir oldukları evin hizmetine katılmaları beklenirdi. Kadınlar ise öyle değil… Kimi zaman yıllarca sürse de onlar evlerin aziz misafirleriydi.
Delil mi istersiniz, bütün bir Türk edebiyatı… Reşat Nuri’sinden Mithat Cemal’ine, Hüseyin Rahmi’den Ahmet Mithad’a kadar Osmanlı’nın son dönemini yazmış bütün edebiyatçılar İstanbul hayatını, özellikle de konak hayatını anlatırken bu evlerin bir köşesini mesken edinmiş ev halkıyla akrabalığı olmayan, çalışan sıfatı bulunmayan kimsesiz yaşlı kadınlardan bahseder.
Evet eski İstanbul evleri geniş aileleri barındırırken bir çok kimsesiz yaşlıya da yuva olurdu. O yaşlılar barındıkları evde misafir muamelesi görür, karşılık olarak da sadece dua ederlerdi. Ev halkı misafir ettikleri ve vakti zamanı geldiğinde toprağa tevdi edecekleri bu yaşlıların varlığını evlerinin sigortası olarak görür, yangından, depremden, su baskınından korkmazlardı.
. . .
Son yirmi yılda değişen sosyolojik yapının en görünür taraflarından birisi yaşlılar. Modernizm, Kapitalizm, ahir zaman… adına ne derseniz deyin, içinde bulunduğumuz zamanın şartları sadece genç, sağlıklı ve tüketebilen insan tipine göre şekillendirilmiş. Yaşlının ve hastanın yerinin olmadığı bir hayat bu. Dolayısıyla çocukluğumuzun tonton dedesi, şeker ninesi yok ortalıkta. Saygı görmüyorlar, önemsenmiyorlar, sevilmiyorlar.
Mutsuz, huzursuz, öfkeli, toplumla kavgalı, tanrıyla kavgalı, aklını siyasetle bozmuş bir yaşlı tipi dolaşıyor ortalıkta. Ceplerinde çocuklara verilmek üzere akide şekeri taşımıyorlar, hiç kimse onların tecrübelerini ve hayat hikayelerini merak etmediği için yalnızlar. Çoğu evlatları ve akrabalarıyla kavgalı. Giyim kuşamlarıyla gençlere öykünüyorlar ama aralarına girdikleri gençler tarafından saygısızca dışlanıyorlar. Karmakarışık değer yargıları var, bir kısmı alaca cahil, eğitimli olan da zamanın gerisinde… Vaktiyle roman, öykü okumamış, sinema merakı olmamış, tiyatro görmemiş, dünyayı gezmemiş, dolaşmamış bütün insanlar gibi insan denen malzeme karşısında Robenson’un Cuma’sı kadar cahiller. Doğal olarak yeni zamanları anlayamıyorlar. Teknolojiye yetişemiyorlar.
Mutsuzlar, öfkeliler… Evlatları ve torunlarıyla birlikte yaşamıyorlar. Saygı görmüyorlar. Uğraşacakları bir işleri de yok. Çoğu doğup büyüdüğü toprakların dışında bir apartman dairesinde hapis hayatı yaşıyor. Köyünde olsa çocukluk arkadaşı ile pişpirik oynayacak, geçmişi yad edecek, küsecek barışacak, bahçe ile bağ ile uğraşacak, namaza, mevlide, cenazeye gidip gelecek… Yaşadığı güneş görmeyen sokaklarda bu şansı da yok.
Dışarı çıktıklarında kendilerine saygısızca ‘dayı!’ diyen, alay eden, hayasızca cinsel espriler yapan, teknoloji karşısındaki cahillikleriyle alay eden yeni neslin tasallutuyla karşı karşıya kaldıklarında huysuzluğa, aksiliğe sığınıyorlar. Biri ‘155’i ararun’ diye bağırıyor, diğeri ‘sen önce dişlerini fırçala’ diyor. Öfkeleniyorlar, öfkeleniyorlar, öfkeleniyorlar.
. . .
Bizi kapıdan burnumuzu uzatamaz hale getiren Corona işte bu insancıkları tehdit ediyor. Zaten hayatın dışına ittiğimiz bu insancıkları seçip aramızdan alacak. Onlar çekip gittikten sonra artık kimsesiz yaşlıları misafir etmeyen ahşap Osmanlı konakları gibi sigortasız kalacağız. Bir kibritin tutuşması yetecek toplumu kül etmeye… Sonrasında kim bilir ne depremlerle sarsılacağız, kim bilir daha nelerimizi yiteceğiz…
Yaşlılar kültürü taşıyan, toplumun hafızasını canlı tutan nesildir. Onların bu vasfını yıllar önce ellerinden aldık. İşlevsiz kaldılar. Varlıkları zaten topluma yük haline gelmişti. Yoklukları bu yaşlı dünyayı biraz daha şeytana ait kılacaktır.
Acı olan şu ki eskiden yaşlılığı yaşayıp ölmekti doğal olan, belki bundan sonra gençlik biter bitmez ölümü isteyecek insanlar.
Hulusi ÜSTÜN