Yeniden Doğuş

  • 》》 Biraz mavi , biraz telaş , biraz bahar , biraz sessizlik ,biraz deniz kokusu, biraz huzur , bir parça turuncu ♧ Hoşgeldin Yaz ♧

fzehra

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
25 Ağu 2005
Mesajlar
9,365
Aldığı Beğeniler
1,490
Konum
İstanbul
Gözler Nasıl Korunur?


Hayatın en açık gerçeklerinden biri, kuralsız yaşanmadı ıdır. En başta, hayat, bir kuralın meyvesidir. İçinde yaşadı ımız kâinat, her zerresiyle, bir 'kural' la birlikte vardır. En küçük zerreden en büyük galaksilere kadar her bir şey, bir düzene tâbidir. Tüm mevcudlar ve tüm canlılar, varoluşlarıyla, 'kural' denilen evrensel bir gerçe in varlı ını fısıldar.
Öte yandan, insan, sair mahlukların aksine, duygu ve tutkularına sınır konulmamış bir canlıdır. Karnı doymuş bir aslan, yanından geçen en körpe ceylana bile yan gözle bakmaz. Bir a aç ihtiyacı kadar suyu alır, biraz daha almaya kalkmaz. Oysa insan, sınır konulmamış duygularıyla, hep daha fazlasını ister. Dünyayı da yutsa, yine tok olmaz. Karnı doysa, yarın için saklar. Yarın için saklasa, önümüzdeki hafta için biriktirir. İşi aylara, yıllara, çoluk-çocu una ve sonraki tüm nesillere kadar uzatır; durmaksızın yı ar, durmaksızın biriktirir. Duygularına sınır konulmadı ı için, sık sık, di er insanların hakkına da göz diker. Hatta, başka bütün varlıkların hukukuna ilişir.

Dolayısıyla, bir 'kural' ın varlı ı kadar küllî bir gerçek daha vardır: Duygularına fıtraten had konulmayan insan için, onu sınırlayan belli kurallar koyma zarureti.

Bunun alternatifi bazı insanların başka insanların hakkına saldırmasıdır. Hatta, şu asırda yaşanan ekolojik ve nükleer felâketlerin açıkça gösterdi i gibi, bütün canlıların ve bütünüyle kâinatın varoluşunu tehlikeye atmasıdır.

İnsan için bir 'kural' koyma gere i böylece anlaşıldı ında ise, karşımıza şu soru çıkar: Kuralı kim koyacak'

İnsanlık tarihinin belki de en can alıcı sorusudur bu. İnsan, tek bir Yaratıcının varlı ını anlayarak 'Hüküm O' nundur' mu diyecektir' Yoksa, o Yaratıcıya ortaklar koşmasıyla birlikte, kural koymada da ortaklar mı icad edecektir' Meselâ, tüm kâinatta geçerli kuralları 'tabiat,' 'tesadüf,' 'zaman' ve 'kuvvetler' e mi mal edecektir' Keza, beşerî hayatta 'ben,' 'toplum,' 'ça ,' 'ulusal çıkarlar,' 'devletin bekası' gibi kural koyucular mı öngörecektir' Veya, bu unsurlardan sadece birini, meselâ kendisini kural koyucu ilan ederek 'biricik ben' e mi tapacaktır' Yahut, kural koyuculuk payesini faşizm ile devlete, sosyalizm ile işçi sınıfına, kapitalizm ile sermayedar kesime, aristokrasi ile asillere, milliyetçilik ile ırka mı verecektir'

Bir bütün olarak insanlık tarihine şekil veren en can alıcı hususlardan biri, budur. Bütünüyle düşünce tarihi, baştan sona, bu eksende döner durur. Ve dönüp kendi hayatımıza baktı ımızda, o kısacık ömür içinde en temel konularımızdan biri olarak karşımıza yine bu husus çıkar.

Öte yandan, bu sorunun, insan, âlem ve kâinat anlayışımız ile do rudan bir ilgisi vardır.

İnsanı kendili inden var olmuş varsayan birinin, kuralı ben koyarım demesi herhalde beklenen bir durumdur. Onu var eden devlet ise, kural koyma hakkı elbette devletindir. Keza var eden ırk ise, kuralı koyan da ırk olacak; yok e er toplum ise, kuralı toplum koyacaktır.

Bu bakımdan, 'Kuralı ben koyarım' diyen bir kişinin, bunu temellendirmesi, yani kendi kendine varoldu unu isbat etmesi gerekir. Keza, 'Kuralı toplum koyar' diyen birinin varoluşunu topluma borçlu oldu unu göstermesi kaçınılmaz bir zorunluluktur. Var eden başka, kural koyan başka ise, açık bir çelişki sözkonusudur.

En başta insan fıtratı, bu çelişkiyi berrak bir şekilde ortaya çıkarır. Bir anne, kendisi çocu unu dövüyorsa bile, başkasının en ufak bir fiskesine razı olmaz: 'Sen benim çocu umun terbiyesine karışamazsın.' Eşinin kendisine kulak asmayıp başkalarını dinleyerek hareket etmesini normal karşılayan bir koca yoktur. Sahibi oldu u fabrikayı, kendisinin görevlendirmedi i birilerinin kendi akılları uyarınca yönetmesine ses çıkarmayan bir patron; memurlarının emri kendinden de il, başkalarından almasına izin veren bir müdür hayal bile edilemez.

İnsanlık tarihine mührünü vuran ve de gündelik hayatımızda yaşadı ımız böylesi hakimiyet mücadeleleri bir gerçe in altını çizer: 'Malikiyet kiminse, hâkimiyet onundur.' Di er bir deyişle, birşeye ilişkin kuralı, o şeyin sahibi koyar.

İşte bu sırdan olsa gerek, Kur' ân sayfaları arasında, insana sık sık sahibi ve maliki hatırlatılır. Tesadüfen var olmadı ı, onu yapan Birinin oldu u uyarısı yapılır. Meselâ Şems sûresi, güneşe, aya, gündüze, geceye, semaya ve yeryüzüne dikkat çekerek başlar ve birdenbire insanın yaratılışına geçer. Başka birçok sûrede insana 'anılmaya de er birşey de il' iken, 'de ersiz bir su' dan aşama aşama insan sûretini alışı; do umundan sonra acizler acizi bir vaziyette iken en saf gıdayla beslenişi; bizatihî yürümeye ve karnını doyurmaya bile kâdir de ilken hadsiz nimetlere mazhar edilişi sık sık vurgulanır.

Ve bütün bunlar arasında, tekrar tekrar, şu soru sorulur: 'İnsan başıboş bırakılaca ını mı sanır? '

Cevap bellidir. En küçük bir sine i bile birçok hikmetle yaratan, insanı elbette başıboş bırakacak de ildir. Kâinatı şeriksiz ve nazirsiz idare eden, elbette insanı başka ellere teslim etmeyecektir.

Mâlik-i Zülcelâl O' dur. Mülk O' nundur. O halde, hüküm de O' nun olacak; lâf olsun diye yaratmadı ı ve de başıboş bırakmadı ı insan için, varediş amacı uyarınca belli kurallar koyacaktır.

Nitekim, Kur' ân, bir yanda insana kâinatın mâlikini ve kendi sahibini hatırlatırken, öte yandan kurallar koyar. Bu kuralların 'şakacıktan' konulmadı ı konusunda da çok net uyarılarda bulunur. Gelen emri kulak ardı eden kimi geçmiş kavimlerin akıbetine dikkat çeker sözgelimi. Yahut, 'Kuralı ben koyarım' diyen Nemrut, Kârun veya Firavun' un hüsranıyla uyarır.

Gelen her bir emir, açık bir imanî talim de taşır. Kur' ân' la gelen her bir kural, imanî bir hatırlatma da yüklüdür. Meselâ, duygularına had konulmayan insan, midesini doldurma pahasına ona buna saldırabilir. Oysa Kur' ân, o midenin ve ona giren nimetlerin Rabbi namına konuşur: 'Yiyiniz, içiniz, israf etmeyiniz.' İnsan iki aya ını sokaktan bulmuş de ildir. O ayaklar adi birşey olup, başkalarınca verilmiş de de ildir. Kur' ân, aya ı veren Biri namına hitap eder: 'Yeryüzünde böbürlenerek yürüme.' Kadınlara daha latif bir hal verilmiştir. Ama ola ki sahiplenir, ve nefisleri namına kullanırlar. Meselâ, sair insanları kendilerine râm edecek yürüyüşler icad ederler. Kur' ân, o latif biçimi veren Biri namına konuşur: 'Cahiliye kadınları gibi, vücudunun hatlarını belli edecek şekilde yürüme.' Keza, bir kudret harikasıdır göz. Bütün bir kâinatı küçük bir noktaya sı dırır, aklımızın önüne koyar. Ama insan o gözün malikini unutup, nefsine mal edebilir. Kur' ân, o gözün sahipsiz olmadı ını, insanın da malı olmadı ını hatırlatarak, o gözü veren Biri namına konuşur: 'Gözünü kaydırma.' 'Gözünü haramdan koru.'
 

fzehra

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
25 Ağu 2005
Mesajlar
9,365
Aldığı Beğeniler
1,490
Konum
İstanbul
Böylesi tüm emirler, açık bir mesaj taşır: Malikiyet kimin ise, hâkimiyet onundur. Mülk kimin ise, hüküm de onundur.

Açıkçası, böylesi âyetler bizi yaşadı ımız çelişkiyi gidermeye davet eder. Çelişki, mülkü başkasına, kuralı bir başkasına vermemizdir. İnsan, gerçekten gözünün asıl sahibi ise, onu istedi i gibi kullanır' burada bir çelişki yoktur. Ama o göz ona emaneten verilmiş ise, asıl sahibi başkası ise, o gözü ancak o Mâlik-i Hakikî' nin izni ve emri uyarınca kullanabilir. Emaneten verilmiş olan, asıl sahibi olmadı ı gözü kendi keyfince kullanamaz' çelişki buradadır. Bu çelişkiyi aşmanın ise yalnızca bir yolu vardır: Gözü, onu verenin veriş amacına göre kullanma.

İşte Kur' ân, bütün olarak kâinatı yaratanın, kâinat içinde insanı yaratanın ve insana 'görecek gözler' verenin O oldu unu hatırlatmasıyla birlikte emirler verir: 'Gözlerini haramdan korusunlar.'

Bu emirler, bir yönüyle celâl yüklüdür. Çünkü, emre kulak asmayanlar için, çok açık tehditler de içerir. O emri veren emanet sahibinin herşeyden haberdar olan, izzetli, hesabı çabucak gören bir Rab oldu unu da bildirir; emrine uymayanları 'va' dedilen azab' la müjdeler! Ateşin azabını tadaca ı gün konusunda uyarır.

Öte yandan, celâl yüklü bu emirler, bir cemal de içerir. Onlar, meselâ şu azametli gökyüzünü ürpertici ama son derece güzel bir manzara sûretinde gözümüze arzeden; da ların ve da gibi dalgaların azameti içinde eşsiz bir güzellik ve son derece hayatî faydalar derceden bir Rabbin emirleridir. Dolayısıyla, nefse a ır gelen bütün bu emirler, esasen insan içindir. Hatta, nefsin tüm duygular üzerindeki tahakkümünü kırdı ı halde, nefsin de hayrınadır. Şefkat haddi aşmış bir hırsıza seyirci kalmayı mı gerektirir; yoksa 'Vazgeç, haddini bil, cezadan kurtul' diye uyarmayı mı'

Kur' ân' da yer alan bütün emirlerin hem celâl, hem de cemal barındıran bir muhtevası vardır.

Kur' ânî emirlerden özellikle biri ise, açık-saçıklı ın kol gezdi i, çıplak bacaklar karşısında akılların baştan gitti i, hayasızca gözler önüne serilen vücut hatları karşısında kalblerin nefislere esir edildi i bir vasatta, akıl, kalb ve ruhuna ra men gözlerini adi bir röntgenci durumuna düşüren bizler için manidar dersler taşır:

' Mü' min erkeklere söyle: Gözlerini harama kapasınlar, ırzlarını da korusunlar. Çünkü bu, kendileri için daha temiz bir davranıştır. Şüphesiz Allah onların yapmakta olduklarından haberdardır.'

Bu âyetin ardından, hanımlara yönelik bir âyet gelir. Bu âyette de, her iki emir tekrarlanır.

Her iki âyetin başlangıç hitabı manidardır: 'Mü' min erkeklere söyle...' 'Mü' mine kadınlara söyle...'

Açıkçası, iki âyet de 'iman' vurgusu taşır. Devamla gelen emre uymanın 'iman' la ilgisini açıkça gözler önüne seren bir vurgudur bu. Her iki âyet, 'gözünü haramdan koruma' nın ancak mü' min için sözkonusu oldu unu; onun da bunu imanı derecesinde başarabilece ini ihsas eder. Saniini ve Sahibini tanımayan biri, gözün kendisine Rabbi tarafından verilmiş bir emanet oldu unu hiç mi hiç tanımaz. Gözü emanet olarak tanımayan biri, elbette, onu emanet sahibinin emir ve izni dairesinde kullanma yükümlülü ünü de derketmez. Bunu derketmeyen biri, elbette, aksi halde emanete hıyanet edece ini de düşünmez. Sonuç olarak, böyle birinin gözünü haramdan koruması sözkonusu olamaz.

Aynı şekilde, bir Yaratıcıya inandı ı halde, o inancı hayatına taşımayan; yalnızca kendisini darda hissetti i anlarda bir 'emniyet sübabı' veya bir 'yedek lastik' olarak o imana müracaat eden bir gaflet ehli de bu emre kulak asmayacaktır. İstese bile, asamayacaktır. Çünkü, iç dünyasını her daim o Yaratıcının huzurunda olma şuuruyla diri ve uyanık kılmayan biri, vitesi boşalmış bir araba yahut dümensiz bir kayık misalidir. E ime ve akıntıya uyar, nefis ve hevası onu nereye sürüklerse, oraya sapar. Vicdanı onu Yaratıcının emri ve de ahiret konusunda uyarsa bile, bunun bir faydası olmaz. Çünkü, ahiret o gaflet anında çok uzaklarda gözükür. Oysa, önünde nefsinin iştihasını kabartan bir manzara vardır. Ve nefis tam bir miyoptur; yalnız önündekini görür, ileriyi görmez, âhireti düşünmez.
 

fzehra

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
25 Ağu 2005
Mesajlar
9,365
Aldığı Beğeniler
1,490
Konum
İstanbul
Aynı şekilde, bir Yaratıcıya inanan, ama onu esma-i hüsnasıyla tanımayan biri de bu emri uygulamakta zorlukla karşılaşacaktır. Sözgelimi o Yaratıcıyı Hakîm ismiyle tanımayan; her bir mevcuda birçok hikmetler yükledi ini; meselâ bir ele veya bir a aca binlerce vazife gördürdü ünü bilmeyen biri, o emirde de hikmet görmeyecektir. Görmedi i için de, o hikmetli emre uymayacaktır.

Keza, meselâ Rahîm ve Hannân ismini tanımayan biri de bu emre uymakta zorlanacaktır. Kâinat, her bir mevcuduyla, küllî bir rahmet ve şefkat hakikatini fısıldar. Her âciz, acziyetine mukabil, eşsiz bir merhamet ve şefkatle doyurulur' herşeye ihtiyacına en uygun rızkı hazırlayan eşsiz bir Rahman-ı Rahîm' dir O. Hem, acziyetin büyüklü ü ölçüsünde, muhatap olunan merhamet ve şefkat de ziyadeleşir. Bebekler ve yavrular, bunun en açık örne idir. Böylesi bir merhamet sahibi, elbette, eşsiz bir pırlantayı demirciler çarşısında hurda fiyatına satmaya kalkışan insanı rahmeti ve şefkati gere i uyarır. Ona verdi i gözün ne kadar da de erli oldu unu; onu harama kaydırmanın benzersiz bir elması basit bir cam parçası, eşsiz bir mücevheri bir hurda demir yerine koymak anlamına geldi ini bildirir. Oysa, o göz, haramdan uzak kılınsa, Rabbi namına bakaca ı sayısız güzelli in yanında, yine Rabbi namına kendi helâline de bakacaktır. Ama, bu helâl-haram, emir-nehiy dengesi içinde gözün Sanii ve Sahibi her zaman hatırda olacaktır. Çiçe e de baksa, eşine de baksa, bakışını emr-i ilâhî belirledi i sürece, O' nu hatırda tutarak, O' nun namına, O' nun sanatını takdir ve tefekkür hesabına bakmış olacaktır. O göz, bütün kâinatı sayısız hikmet ve güzellikler içinde yaratan bir Rabbe nisbetle eşsiz bir de er kazanacak; otuz senede sönmeye yüz tutan basit bir et parçası hükmünde olmayacaktır. Ki, herşeye gücü yeten bir Kadîr-i Rahîm, verdi i gözü O' nun namına kullanan bir kuluna, bütün o san' atlı yaratışındaki sayısız güzelli i O' nun namına temaşa etmesi için, ebedî cennetlere lâyık gözler de verir! Buna muktedirdir.

Öte yandan, o emrin sahibini Rahman, Rahîm ve Hannân isimleriyle tanımayan biri, bütün bu anlamlardan uzak olacaktır. Emrin içerdi i rahmet ve şefkati göremedi i için de ya emre zoraki uymaya çalışacak; açıkçası, pek de uyamayacaktır.

Bu bakımdan, her iki âyet, daha en başta 'mü' min erkekler' ve 'mü' mine kadınlar' tanımıyla, meselenin kilidini açmış olur. Oysa, ço u kez bu kilit nokta kaçar gözümüzden. O yüzden, kapıyı zorlayarak açmaya çalışırız. Açamadı ımız, gelen emre lâyıkınca uymayı başaramadı ımız için de, içimizi hem suçluluk, hem de ümitsizlik duygusu kaplar. Oysa, daha en baştaki iman anahtarına hakkını versek, gerisi daha kolay gelecektir' tıpkı, bir emir vahyolundu unda, tereddütsüz uyan sahabiler gibi. Sahabilerin emri duymaları ile emre uymaları arasında, bizim yaşadı ımız gibi uzun zaman fasılaları olmadı ı bilinen bir vâkıadır. Çünkü, onlar Kur' ân-ı Hakîm' in verdi i iman dersini, Resul-i Ekrem' in (a.s.m.) sundu u marifetullah ve muhabbetullah talimini hakkıyla özümsemişlerdir. Vahiyle gelen her emri, bütün âlemleri ve insanı yaratan; hikmeti, rahmeti, şefkati ve kudreti sonsuz; bütün güzel isimler O' nun olan bir Rabb-ı Rahîmden bildikleri için, teslimiyette ne bir tereddüt, ne bir gevşeme, ne bir zorluk göstermişlerdir.

Hem, o emri veren, insanı bu fıtratla yaratandır. İnsan için en fıtrî ve en uygun hali, Fâtır-ı Hakîm' den başka kim bilebilir' Kim o fıtratı verenin üstünde söz söyleyebilir'

Fâtır-ı Hakîm, bu emriyle, bizi fıtratımızın gere i olan bir duruma davet eder. Gözünü haramdan sakınmama, her önüne gelene bakma, fıtratla çelişen bir durumdur. Çünkü, insana verilmiş hadsiz duyguları tek bir duygunun emrine verir. İradesini hükümsüz bırakır. Şu ça da örnekleri çok açık biçimde görüldü ü üzere, bütün hayatını, bütün dünyasını ve bütün düşüncesini uçkurunun hizmetine veren insan bozması kişilikler ortaya çıkarır. Nitekim, bugün nice göz harama bakarken, nice el, nice dil, nice akıl, nice ayak, nice hâfıza da ona eşlik etmektedir. Biraraya geldikleri anları gördükleri haram manzaraların sözünü ederek geçiren; yalnız kaldıkları zamanı da yine o haram manzaraların hayaliyle harcayan nice insan mevcuttur. Nice gözler, nice akıllar, nice ömürler bu yolda heder olup gitmektedir. O kadar ki, bu ruh hali içinde, gördü ü her insanı yalnız maddî bir sûrete indirgeyen, hatta o maddî sûretin de yalnızca belli kısımlarına bakan marazî kişilikler ortadadır. Başka bir amaçla söylenen sözlerden dahi cinsel ça rışımlar çıkaran marazî tipler mevcuttur.

Gözlerin harama kaymasının imanî bir zaafın eseri olup bu zaafı giderek beslemesinin yanısıra, insanı insanlıktan sukut ettiren böyle bir boyutu da vardır. Bütün kâinatı kapsayıp kuşatacak duygu ve kabiliyetlerle donanmış insanı uçkuruna hapsettiren; karşı cinsten olan insanları belli organlara indirgeyen; 'insan' tarifini bu denli baya ılaştıran bir boyuttur bu. Bu halin aile ve toplum hayatında getirdi i olumsuzluklar ise, işin ayrı bir yönüdür.

Peki, bu açıdan bakılırsa aslında bütün insanları ilgilendiren bu konuda Kur' ân neden yalnızca 'mü' minler' i muhatap almaktadır'

Çünkü, insan ancak imanının derecesi nisbetinde bu emrin içeri ini anlayabilir. Ancak imanı derecesinde gözünü Rabbinin yarattı ı güzellikleri Rabbi namına ve Rabbinin izni uyarınca kullanma yükümlülü ünü kavrayabilir. Ancak imanı ile, gözünü nefsin elinde adi bir röntgenci kılan her tavrın emanete hıyanet anlamı taşıdı ını bilebilir.

Ve ayrıca, insan ancak imanı derecesinde gözünü haramdan koruma iradesi gösterebilir.

Yoksa, imandan nasiplenmeyen en iradeli, en mert ve makamca en yüksek insanların bile gözünün önüne bir haram ilişti inde nasıl basitleşti ine ve baya ılaştı ına dair bir dizi gözlem hemen her insanın hafıza kaydında vardır.

Her iki âyetle gelen 'gözünü haramdan koruma' emrinin manidar bir veçhesi de, öncelikle içe dönük bir çabayı emrediyor olmasıdır. Gerek mü' min erkeklere, gerek mü' mine kadınlara söylenen ilk söz 'Gözünüz önüne gelen haramları ortadan kaldırın' de ildir: 'Sen gözünü koru.'

Bu, Kur' ân' ın önceli i insana veren, dü ümü fertlerde çözen genel üslubunun manidar bir yansımasıdır. Çünkü, problemin kökü, 'dış dünya' da de ildir; içimizdedir. İç dünyası muhkem, iman kalesi sa lam olan biri, tüm dünya haram tablolarla dolu olsa bile, sarsılıp sapmayacaktır. Dış dünyada nice haram mevcut olsa bile, imanın içerdi i haya, şuur ve uyanıklık hali içinde, Rabbinin huzurunda oldu undan gafletle, kendini pazarlayan süflîlerin peşine düşmeyecektir. Hayası, edebi, sabrı ve sebatı buna izin vermeyecektir.

Nitekim, Yusuf (a.s.) kıssası, bunun bir örne idir. Önünde kendini tüm zinetleriyle sunan bir dünyalar güzeli karşısında, Yusuf' un tavrı, gözünü ve sırtını dönmek olmuştur.Yusuf aleyhisselâm, Kur' ân' da övgüyle aktarılan bu haliyle, tüm insanlı a şu dersivermektedir: İnsan, e er 'gözünün sahibi' ni tanır ve O' nun emrini hakkıylabilirse, en 'baştan çıkartıcı' manzara bile onu baştan çıkartamaz.

Ki, Yusuf kıssasının birörne ini oluşturdu u peygamber kıssaları, gün gelip koca bir toplumu kendi yolunun yolcusu kılan nebilerin, yola tek başına koyulduklarını açık açıkortaya koymaktadır. Nebiler, fıtratların bozuldu u, Allah' ın ve ahiretin unutuldu u, insanların nefislerinin istedi i gibi davrandı ı bir ortamda gelmişlerdir. Ortam onları de iştirmemiş, bozulmuş bir ortamda birer iman abidesi olarak sarsılmadan kalmış; sergiledikleri imanî şuur ve irade ile onlar ortamı de iştirmişlerdir.

Ortada bir 'haram' varsa, bundan uzak durmanın yolu, o haramı kaldırmaktan de il, öncelikle kendini o harama karşı korumaktan geçer. Tepeden inme halledilmiş hiçbir şer hali yoktur.O takdirde belki şer zahiren ortadan kalkmakta, yeraltına çekilmekte, ama içten içe, alttan alta varlı ını sürdürmektedir. Aslolan, sokak manzaralarına el atmak de il, gözlerimizi bu 'haram' lardan korumamızı mümkün kılan bir imanî donanıma ulaşmaktır. Bu yol di erine göre daha zor ve uzun gözükür. Oysa kısa ve kolay olan, işte bu yoldur. Di erinde yalnızca 'görüntü' kurtarılmakta; hastalık satıh altında öylece kalmaktadır. Yusuf misali bir imanî donanıma erişip Rabbin emaneti olan gözleri Rabbin rızasına uygun bir şekilde kullanıp' haram' dan koruma cehdiyle yaşanırsa, haram tüm dünyada kol gezse dahi, gözler ondan sakınacaktır.
 

fzehra

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
25 Ağu 2005
Mesajlar
9,365
Aldığı Beğeniler
1,490
Konum
İstanbul
Kaldı ki, haram manzaralar esasen gözlerin harama bakmaya talip oldu u bir ortamda arz edilir. Züleyha' yı hidayete getiren, Yusuf' un onun sergiledi i harama karşı gözünü sakınması de ilmidir' Meselâ kadın çıplaklı ını ele alalım: Erkekler imanî bir şuura erişip gözünü haramdan korudu unda, hangi kadın açılıp saçılarak soka a çıkar' Onun soka a o vaziyette çıkışının ardındaki dürtü, gözünü haramdan korumayan erkekler tarafından zinetlerine bakılması de il midir' Demek, mü' min erkekler gözlerini haramdan korudu unda, kadınların açılıp saçılmaması yolunda en temelli adım da atılmış olmaktadır.

Bu bakımdan, tesettür emrinin, 'mü' min erkekler' in gözlerini haramdan sakınmasını emreden âyetin ardından gelmesi elbette manidardır.

Nur sûresinin 30. âyeti,mü' min erkeklere, 'gözlerini haramdan sakınma' larını emrettikten sonra, ikincibir emir daha verir: 'ferclerini [ırzlarını] koruma.' Bu da, manidar birhusustur. Zira, ferclerin zinaya düşmesinin ilk basama ı, gözlerin harama bakışıdır. Göz harama kaydı ında, irade hükümsüz kalmış ve akıl nefsin çekimalanına girmiş demektir. Gözü harama kaydıran nefis, bu haram yolculuk nihayete ulaşmadan teskin olmayacaktır. Gözü Rabbinin emaneti bilip öylece kullanmaktan uzaklaşmanın varaca ı yer, fercin de Rabbin emaneti oldu undan gafletle onun bir zina aleti derekesine düşürülmesidir. İsra sûresindeki 'Zinaya yaklaşmayın' emrinin de dikkat çekti i gibi, tüm şehvanî şeylerde en kritik husus,yaklaşmaktır. Nefsin hoşuna giden, şehveti kabartan hususlarda, bir eşik noktası vardır: o geçildi mi, gerisi çorap sökü ü gibi gelir. Meselâ, açık bacaklara bakan bir göz, onunla yetinmez, daha fazlasının izini sürer. Daha fazlasına eriştikçe, teskin olmak bir yana, daha da azgınlaşır. Ardından, hayal ve heves gibi duyguların da tahrikiyle, 'zina' gibi bir son dura a do ru hızla yol alır. Çünkü, 'gözü haramdan korumama' gibi eşiklerde, artık iradeyi devredışı bırakan, insanı kalben ve vicdanen istemese bile günahın son kertesine sürükleyen şeytanî bir çekim vardır. Sonuçta, bugün gözünü haramdan sakınmayan, yarın fercini de koruyamaz. Nitekim, bir bütün olarak şu ça ve şu toplum,bunun aşikâr örnekleriyle doludur. Öte yandan, göz haramdan sakındı ında, fercde harama bulaşmayacaktır.

Rabbimizin, öncelikle 'gözünü haramdan sakınma' yı emredişinde, şu ça da ve şu toplumda bilfiil gözlenen bir boyut daha vardır.

Son bir asır içinde, gazete ve dergi sayfaları, sinema filmleri, TV programları ile insanların giyimleri ve yaşayışları arasında, şöyle bir ba lantı karşımıza çıkar: Bütün sefahet,rezalet ve müstehcenlikler, ilk olarak dar bir kesimde kendini ifade imkânı bulmuştur. Bu kesim ya 'sosyete' dir, ya 'sanatçı' lar zümresidir yahut her ikisidir. Bu dar zümre içinde dahi, herkes aynı açık saçıklı ı aynı anda irtikap etmez. Bir baloya o güne kadar kimsenin giymedi i bir açık kıyafetlegelen bir sosyete kadını, belki ilk anda yadırganır; ama bir eşik aşılmış olur.İçinde böylesi bir meyil olanlar, 'yapılabilir' oldu unu görür ve yapma cesaretini 'daha do rusu cür' etini' bulurlar. Dar kesimde sergilenen bir aşırılık, gazete ve sayfalarıyla umuma arzedilir. Di er yandan, film karelerinede benzer dozajda bir aşırılık taşınır. Bu 'kitle iletişim araçları' yla sözkonusu aşırılı ı seyreden toplum, göre göre, zaman içinde bunu 'kanıksar.' İlk anda ahlâksızlık olarak görüp tepki verdi i şey, göre göre 'normal' leşir. Normalleşince, kendisi de öyle yapar. Bu esnada, sözünü etti imiz dar kesimde daha ileri bir aşırılık sergilenmekte; o, bu kez ona tepki vermektedir. Ama üç-beş yıl sonra, göre göre onu da 'normal' görür hale gelip uygulayacaktır.

Nitekim, 'gözünü haramdan sakınmayan,' kural koyuculuk makamına 'ça ' ı, 'toplum' u ve 'kendi' ni de oturtan insanların üç-beş yıl sonra nasıl giyinip nasıl dolaşaca ını bugünün filmlerinden, sosyete sayfalarından, sanatçı kostümlerinden, TV sunucularının kıyafetinden.. çıkarmak mümkündür. Bakan kanıksar, kanıksayan normal görür,normal gören uygular!

Yüzyıl önce tiyatro İslâm topraklarına girdi inde, artistler yalnızca boynu açıkta bırakan bir türbanla sahneye çıkmışlardır. Göre göre bu tarza alışılmış; boynun açıkta kalması tesettür emrine aykırı oldu u halde, 'gözü haramdan koruma' emri çi nendi i için, bu noktadaki hassasiyet aşınmıştır. Ardından türban da atılarak saçlar tamamen açılmıştır. Aynı şekilde, kolu bile ine kadar örten elbiselerin yerini yarım kollu elbiseler almış; bir adım sonra kolsuz elbiseler gelmiştir. Mini ete e giden yolun başında, topu un yalnızca bir karış üstüne çıkılan modeller vardır. Onu diz boyu modeller, onu da dizin beş parmak üstüne gelen modeller izlemiştir. Kısalma adım adım devam etmektedir.

Kısacası, hususî bir hayasızlı ın umumîleşmesi görme yoluyla gerçekleşir. Göz göre göre,' kural-dışı' olan 'kural' haline gelir; anormal olan 'normal' leşir. Gerek mü' min erkeklere, gerek mü' mine kadınlara yönelik 'gözlerin haramdan korunması' emri, işte bu umumî yozlaşmayı ta başından kesmektedir.

Gözlerin haramdan korunması, Allah böyle emretti i içindir. Böyle emreden Allah ise, Hakîm ve Kerîm bir Rabbdir. Her emri gibi, bu emrinde de bir hikmet, rahmet, kerem ve terbiye vardır.

İçki, Allah haram kıldı ı için haramdır. Bu haram kılmada ise, çok hikmetler ve rahmetler saklı oldu u görülür. İrademizi iptal eden, duygularımızı uyuşturan, düşüncemizi dumura u ratan, aklımızı hükümsüz kılan birşeydir içki. Bizi tüm kâinatta sergilenen İlâhî sanatın nâzenin bir nâzırı olmaktan çıkarıp, aklını ve şuurunu yitirmiş bir bakar kör durumuna getirmektedir. Gözlerin harama bakışında da aynı durum söz konusudur. Nitekim, ciddi bir tefekkür içinde iken gözüne ilişen 'haram' bir manzaraya bakmayı sürdürdü ünde, o tefekkür halini devam ettiren biri varmıdır' Yolda yapıyor oldu umuz bir tesbihat, okudu umuz bir vird, gözümüzü haram manzaralardan alıkoymadı ımız ölçüde, aklımızdan kayıp gitmiyor mu'

Duyguları manen uyuşturma,bizi Allah' ın sanatını ve isimlerini tefekkürden alıkoyma noktasında, harama bakmanın, alkol veya uyuşturucudan bir farkı yoktur. Harama nazar da, onlar gibi, tertemiz duyguları nefsin kirli emellerine alet etmektedir. Rabbine muhatap olmak üzere yaratılmış insana emanet edilmiş göz gibi harika bir organı gayrimeşru tatminler peşinde heder etmektedir.

Âyet, bir sonraki cümlede,' gözün harama kapanması ve fercin korunması' nın, 'ezkâ' yani asıl temiz olan davranış oldu unu belirtir. Ki bu temizlik, 'tezkiye' ça rışımıyla da düşünülürse, esasen manevî bir temizliktir;düşünce ve duygu noktasında bir temizlenme halidir. Bu temiz davranış tercih edilmezse, bütün kâinatı Rabbi adına tefekkür ve tenezzühe vesile olan eşsiz bir cihaz hükmündeki göz, süflî hevesler çukuruna atılarak de ersiz ve kirli kılınmaktadır.

Âyet, bir uyarıyla son bulur: 'Muhakkak ki Allah, onların yaptıklarından çok iyi haberdardır.' Genel olarak, böylesi âyetlerin sonunda 'yaptıkları' anlamını karşılamak üzere 'ya' melûn' veya 'yef' alûn' ifadesi kullanılır. Oysa bu âyette 'yesneûn' denilir. Dikkatli bir Kur' ân talebesi, bu nüanstan şöyle bir anlam çıkarır: 'Yesneûn' ifadesi, gözlerin harama bakması noktasında yapılanların 'sanatla yapılan' lar cinsinden oldu una, keza bunun bir sanayi haline gelece ine işaret eder.

Gerçekten, ilahî emre ve insanın fıtratına aykırı düşen açık saçıklık, her zaman sanat adı altında meşruiyet kazanma çabasında olmuştur. Hatta buna '*******' gibi iç gıdıklayıcı ama dokunulmaz bir kılıf bulunmuştur. Bugün ortalık vücudunu bir metaya dönüştüren, bedeninin açık kalaca ı yerin oranına göre fiyat belirleyen' sanatçı' larla doludur!

Metin Karabaşo lu
 

fzehra

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
25 Ağu 2005
Mesajlar
9,365
Aldığı Beğeniler
1,490
Konum
İstanbul
RABBİM GÖZLERİMİZİ MADDİ KİRLERDEN MUHAFAZA BUYURSUN
 

MeLeK

Benim aşkım askı Verene!
 
Üyelik Tarihi
29 Kas 2005
Mesajlar
5,547
Aldığı Beğeniler
49
Konum
DuA taşan YüreK
ORiJiNAL YAZARI : fzehra
RABBİM GÖZLERİMİZİ MADDİ KİRLERDEN MUHAFAZA BUYURSUN

amın teyzem amınnn


Keza, bir kudret harikasıdır göz. Bütün bir kâinatı küçük bir noktaya sı dırır, aklımızın önüne koyar. Ama insan o gözün malikini unutup, nefsine mal edebilir. Kur' ân, o gözün sahipsiz olmadı ını, insanın da malı olmadı ını hatırlatarak, o gözü veren Biri namına konuşur: 'Gözünü kaydırma.' 'Gözünü haramdan koru.'
 

FurkanCan

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
30 Mar 2006
Mesajlar
1,775
Aldığı Beğeniler
6
Rabbiniz Zinaya yaklaşmayın! Şüphe yok ki o bir hayâsızlıktır. Ve çok kötü bir yoldur."
Zina haram olan çok çirkin bir fiil olup, büyük günahlardandır. Bugüne kadar gelen bütün ümmetlere haram edilmiştir. Çünkü zina; ırz, namus ve neseplere yönelik büyük bir suçtur.
Insanlık için pek büyük bir leke olan ve ziyadesiyle mahcubiyeti gerektiren çirkin bir fiildir. O yola sapanlar ahlâkın bozulmasına, neseplerin karışmasına, bazı kere de birtakım faciaların zuhuruna meydan vermiş olurlar.
Şayet bir kimse Allah'ın haram kıldığı zinadan sakınmayıp, iffetiyle ve namusuyla yaşamaz ve şehvetinin esiri olursa, bu kimse Allahu Teâlâ'nın gazabına duçar olur.
-Huzeyfe Ibnü'lYemân Radıyallahu Anh'dan rivayet edilen bir hadisi şerifte Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm şöyle buyurmuştur:
"Ey Müslümanlar cemaati! Zinadan sakının; çünkü onda altı (kötü) haslet vardır. Üçü dünyada, üçü âhirettedir. Dünyada olanlar: Güzelliğin gitmesi, fakirliğin devamlılığı ve ömrün kısalığıdır. Âhirette olanlar ise: Allahu Teâlâ'nın gazabı, kötü muhasebe ve cehennemde ebedî kalmaktır."
 
Üst Alt