GÜL ÜSTÜNE GÜL DÜĞÜMÜ
Yaratmadı bir daha Rabbim Sen'in dengini,
Gül cemâlin gülünce gül kaybeder rengini.
Gülümse ey güzeller güzeli! Lâyık olmasak
da merhamet ve şefâat nazarlarından
mahrum eyleme bizi. Seni seviyoruz ve sana
hasretiz...
Asırlardır gülmedi, derya coşar, göl ağlar.
Yüzümüz güle hasret, mecnûn ağlar, çöl
ağlar.
Giden dostlar gelmedi, mızrap vurur tel
ağlar.
Gözümüz güle hasret, sazımız güle hasret.
'O gül'e hasret duymayan, ne Yaratan'ı, ne
de yaratılış gayesini anlamıştır.
"Kurtulamam üç nesnenin elinden:
Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm"
diyor âşık... Her üç nesneyi de bir arada
saydığına göre, demek ki birinden kurtulsa
diğeri sarılıyor yakasına. Hangisinin daha
zor olduğunu elbette çeken bilir.
Aşk ve iman şâiri aziz dostum ve üstadım
Abdürrahim Karakoç ise;
"Ayrılıktan zor belleme ölümü,
Görmeyince sezilmiyor Mihriban."
derken, kağıda yazamadığı aşkı uğuruna
ölüm sınırında nöbet tutuyor da, ayrılığın,
hasretin ne olduğunu anlatmaya çalışıyor
sevgiliye.
Hasret nedir sahi?..
Hasret ayrılık mıdır, özlem midir?..
Hasret dert midir, derman mıdır?.. Yoksa
Yaratan'ın ehl-i derde yazdığı ferman
mıdır?..
Cânı cânâna pazarlıksız hasretmek diyebilir
miyiz?.. Umudun ufkunda hasret gidermek
için beklediğimiz nöbet saatleri değil midir
hasret?..
Hasret kala kala, hasret gitmek acıların ve
ızdırapların en acısı, en hüzünlü olanıdır
bence.
Her cânın bir cânânı, cânânın cânı vardır.
Müşerref olduğumuz bir eşref ânı vardır.
Dostlar gücenir diye cân atar gül atamam,
Her gülün yaprağında bin bülbül kanı
vardır.
Ya hasretiyle yanmak! Nasıl bir duygu,
nasıl bir sevda?.. Yananlara sorsak
söylerler mi?..
Veya hicran ateşiyle yananların hâlinden
anlayanlar, can evini yangına verenler
midir?..
Bülbüllerin feryâdı, âşıkların iniltisi,
sümbülün, sarı çiçeğin boyun büküşü,
suların dertli akışı, ceylanların mahzun
bakışı...
Şu gök kubbe altındaki âhlar, enînler,
feryâd u figânlar firak ateşiyle yananların
kendi dillerince cânâna yazdıkları birer
hasretnâmedir...
Düşüncelerini, duygularını; acılarını,
sevinçlerini bazen söz, bazen de yazıyla
anlatmaya çalışan insanoğlu:
"Güle hasretim güle,
Bülbüller misâli hasret
Ele denmeyecek hâller var bende,
Artık sen kıyas et."
der de sözü sükûta bırakır. Zîrâ hâlini ifade
edecek kelimeleri bulamaz lügâtlerde.
Şâirin dediği gibi:
"Ağlarım, ağlatamam; hissederim,
söyleyemem,
Zîra kalbimin dili yok 'ah ey yâr ondan ne
kadar bî-zârım."
Ama şu varlık âleminde her şeyin bir dili
var: Uçan kuşların bir dili var. Bakan
gözlerin bir dili var. Esen rüzgarın, coşan
ırmakların, renklerin kemerini kuşanan
çiçeklerin bir dili var.
Gülden karanfile, sümbülden lâleye,
nergisten menekşeye, gelincikten kardelene
kadar bildiğiniz bütün kır çiçeklerini, yâr
çiçeklerini gözlerinizin önüne getiriniz.
Farkında olmadan ya;
"Ben gülü deste bağladım
Desteye beste bağladım."
diye bir şarkı dökülür dudaklarınızdan yada
"Ben yârime gül demem
Gülün ömrü az olur."
diye bir türkü.
Daha sonra güle dâir ne söylenmişse, birer
birer sıralamak geçer içinizden. Gül derken
gülümsersiniz. Gülüm derken ağzınız
tatlanır. Ten kafesindeki gönül kuşunuz,
uçup da yeşil kubbeye konmak için hasretle
kanat çırpmaya başlar.
Hiç şüphesiz, çiçeklere en erişilmez
mevkileri bağışlayan, bizim hissiyât ve
düşünce dünyamızdır.
Takdir edersiniz ki, doyumsuz bir rengi, iç
açıcı bir güzelliği, rahatlık ve huzur veren
görünümü ve sevda dolu kokusuyla çiçekler
arasında en güzeli ve en çok sevileni
güldür.
Bütün bu özelliklerini nübüvvet gülzârının
tek gülü olan Hz. Muhammed (s.av.)
efendimizden aldığı için de âşıkların ve
şâirlerin ilham kaynağı ve baş tacı
olmuştur.
Bir gül medeniyeti kurmuşuz. Bizim
medeniyetimiz, sevgi, şefkat, merhamet ve
hoşgörü temeline oturmuş, "Gül
Medeniyeti" adını almış bir yücelişin
ifadesidir.
Tarihimizi, coğrafyamızi, kültür ve
medeniyetimizi tayin ve tespit eden hemen
her unsura, yine güller renk vermişlerdir.
Peygamber'in kutlu müjdesine mazhar olan
Fatih Sultan Mehmed'in Nakkaş Sinan
tarafından gül koklarken çizilen
minyatürünü görüyoruz. Fatih'in güllerle
ilgisinin bundan ibaret olduğunu
zannedersek yanılırız.
Babası İkinci Murad'ın bir sabah namazı
sonrası Kur'an okurken bir oğlu olduğu
haberini alınca Allah'a hamd ve şükür
içerisinde gözleri yaşararak, "Murad
bahçesinde bir gülî Muhammedî açtı"
sözleri ne kadar anlam dolu.
Ve gün gelecektir, o koca Fatih büyük
babası Ertuğrul'un "İstanbul'u aç, gül-zâr
yap." vasiyetini yerine getirmekle mesrûr
olacaktır. Üstelik fethettiği dünyanın bu en
eski şehrinde, yine dünyanın en güzel
güllerinin yetiştirildiği gül bahçeleri
yaptıracaktır. Bir destan şâirimizin
ifadesiyle:
"Bursa tomurcuktu, Edirne gonca,
İstanbul gülümüz açmadan önce."
On dört yaşındayken on dördüncü Osmanlı
padişahı olan ve on dört sene padişahlık
yapan Sultan Ahmed'in, bu geceyi armağan
ettiğimiz, âlemlerin efendisine aşk
derecesinde öyle bir bağlılığı ve muhabbeti
vardır ki...
Bulunduğu meclislerde Rasûlullâh'ın ism-i
şerîfinin her anılışında, ona olan
hürmetinden dolayı ayağa kalkardı.
Efendimiz aleyhi's-salâtü ve's-selâmın
mübârek ayak izlerinin resmi içine:
"N'ola tâcım gibi başımda götürsem dâim,
Kadem-i resmini ol Hazret-i Şâh-ı Rasûlün.
Gül-i gülzâr-ı nübüvvet o kadem sahibidir,
Ahmed â durma yüzün sür kademine ol
gülün."
şiirini yazdığını ve bunu ölünceye kadar
kavuğunun içinde taşıdığını o ecdâdın nesli
olarak bugün kaçımız biliyoruz.
Gül, kokudur...
Gül, tazeliktir...
Gül, canlılıktır...
Gül, güzelliktir...
Gül, hasrettir...
Gül, zarâfettir ve gül, letâfettir. Her halde
bunun için olmalı ki eskiler "Gülü tarife ne
hâcet, ne çiçektir biliriz." demişler.
Manevî atmosferimiz de baştan başa
güllerle doludur. Bir yanda güle "seyyidü'l-
ezhâru'l-cenneh" unvanı bahşedilir, öte
yanda gül kokusu; misk ve amberle birlikte
Kur'ân-ı Kerim'de zikredilen üç hoş
kokudan biri olma imtiyazına erişmiştir. O
inanç, öyle muhteşemdi ki kokusunu
Peygamber'imizin teri diye kutsadığı gül
yapraklarının yere dökülmesini dahi
günaha yakın sayıp özel bir itinaya
muhatap etmiştir.
Aslında sevilen her ne varsa dünyada, onda
gülden bir emâre, bir iz bulunur. Aşıkların
vuslata ermeyen hasretleri açan kan kırmızı
ve kar beyazı güllerle ifade edilir;
üzerlerinde uçan sevda kuşları hep bu
hicranı söyleşip dururlar. İnanç dünyamızın
doruklarında gezinen Fuzûlî;
"Suya versün bağban gülzârı zahmet
çekmesün,
Bir gül açılmaz yüzün tek verse bin gülzâre
su." derken;
"Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbûb-ı
Hüdâdır bu,
Nazargâh-ı İlâhîdir, makam-ı Mustafâdır
bu." diye bir edep yoksulunu ikaz eden
Nabî'nin bülbüle değil de canânının sesine
ihtiyacı vardır. Bunun için gülü bülbülden
ayırmaya hazırdır. Lâkin gülden asla
vazgeçemez.
"Gonca gülsün, gül açılsın, cûy feryâd
eylesin,
Sen sus ey bülbül, biraz gülşende yârim
söylesin." diyor.
Nedim de o devre mana veren sevgiliyi
şöyle anlatmakta:
"Gülüm şöyle, gülüm böyle demektir yâre
mu'tadım,
Seni ey gül sever cânım ki cânâna
hitâbımsın."
Yunus'un sarı çiçeğe "Gül sizin nenüz olur"
suâline aldığı bir cevap vardır ki, insanın
gül olup yerlere serilesi gelir:
"Çiçek eydür ey derviş!
Gül Muhammed teridir."
Buna nazire olarak Pir Sultan Abdal;
"Yoksa sevdiğimin ilinden misin?
Yoksa has bahçenin gülünden misin?
Güzel Muhammed'in terinden misin?
Cennet-i âlâda gül safâ geldin."
derken insanı ötelerde, gül bulutlarının
üzerine çıkarmaktadır.
Gül, bir manada zamanın elinden tutmaktır.
Belki de Akif, "Gül devrini görseydim onun
bülbülü olurdum." diye bunun için iç
geçiriyor.
Sevginin olduğu yerde sitem olmaz mı? Kişi
en çok sevdiğine sitemkârdır. En çok ona
darılır. En çabuk ona küser.
Gül bülbülün nazlı yari, bülbül güle
kavuşamamaktan bî-tâb. Tükenmek
bilmeyen ezelî sitemler içinde yine de onları
ayrı düşünmek mümkün değildir.
"Gel gül dedi bülbül güle, gül gülmedi gitti,
Bülbül güle gül bülbüle yâr olmadı gitti."
Gevherî, bülbülün güle yakarışını;
"Bülbülün feryâdı gonca gülünden,
Gülşen ağlar, bülbül ağlar, gül ağlar."
diye dile getirirken, Emrah daha
mütevekkil;
"Ezelden mâiliz gonca güllere,
Bülbül-i şeydâyı zâr eğlendirir." diyor.
Dâimî'nin şu mısraları türkü olarak
hepimizin ezberinde değil midir?
"Bir gülün çevresi dikendir, hârdır,
Bülbül gül elinden âh ile zârdır,
Ne de olsa kışın sonu bahardır,
Bu da gelir bu da geçer ağlama."
Dâimî geleceğe umutla bakarken Hasretî:
"Baharı bekleyen yaralı bülbül,
Gül üstüne rahmet yağar sabreyle."
diye teselli bulmaktadır.
Her ikisinin dileklerine biz de gönülden
katılarak yağacak rahmeti bekliyoruz.
"Size gönül bahçemden
deste deste gül derdim,
Güller gibi gülüşün, ağlayana gül derdim
Derdi gül, dermânı gül, bir mü'min
kardeşimin.
Derdiyle dertleneli, diken oldu gül derdim."
Güle hasret duyan gönül dostlarını saygıyla
selamlıyorum.
ABDULLAH GÜLCEMAL