"Allah Ehli, Hak Dostu dediğimiz zâtlar neden
çok Celâlli oluyorlar?..
Onlarla konuşmak, bazısının yanına yanaşmak
bile mesele!
Anında geriliyor ve insanı biçiyorlar!
Oysa Vahdet Ehli hoşgörü sahibi olmalı değil
mi?..
Herkese sevgi dolu ve yumuşak olmaları gerekmez
mi?"
Soru bu…
İlk bakışta sanki Vahdet hâline aykırı bir durum
var gibi.
Hele bir de El Halîm esmâına dayalı hoşgörü
nazarından yaklaşınca, Hak Ehli zâtlarda yanlış
bir duruş olduğu zehabına kapılmak dahi olası.
Olayın hakikati ne peki?
Bir kere, bir zâtı hem Allah Ehli hem de
hoşgörüden uzak görüyor isek, çelişki onda değil
bizdedir!
Allah Ehlinin yaşamıdır zâten hoş görmek.
O hâlde sinir ve asabiyet şeklinde zuhur eden
durumu beşerî yaklaşımların üstünde
değerlendirmek gerek.
Celâl Nurları deyince bu tecellînin daha çok
Mekke'de, Beytullah'ta yoğunlaştığını biliyoruz.
Vahdet yaşamının; mekan üstü mekansızlığın
sembolü Kâbe; Celâli fazlaca yansıttığı için, hac
ve umre yapanların tavaf esnasında gerilip
tartıştığı, yumuşak kişilerin Mescid-i Haram
sınırlarına girince barut fıçısına dönüştüğü bir
vakıa.
O hâlde birinci tespitimiz şu; Vahdetin ilk ve
doğal getirisidir Celâl.
Olaya Kâbe ekseninde bakmaya devam edersek;
ilâhî bir mıknatıs gibi çekim oluşturduğunu
biliyoruz.
Çekim, Kudret gerektirir.
Kudret yoksa hükmü altına alma oluşmaz.
Allah Dostu dediğimiz zâtlar, çok güçlü çekim
alanı oluştururlar.
Onların sohbet halkaları, sevenleri, takipçileri
oldukça fazladır.
Bu kadar güçlü çekime sahip mahallerdeki sert ve
keskin enerjiyi normal karşılamak gerek.
Hayatın içinden misallerle sanıyoruz konu daha
da yerine oturacak.
Billur su kaynakları dağlardan doğar.
Hayatiyet kaynağı oksijenin üretildiği yerler de
ağacı bol dağlar.
Dağ eteklerinde piknik yapmak zevktir.
Cemâl güzellikleri sunar.
Ama zirve öyle mi?
Zirveye çıkıldıkça nefes daralır, duman artar,
fırtına çoğalır, ayakta kalmak zorlaşır.
Zirvenin doğal hâli bu!
Zirveler daima karlı, zirveler buzlarla kaplı.
Yaklaşmak özel gayret, özel bilgi, özel donanım
ister ve herkesin harcı değildir.
Allah Dostları; insanlığın şuûr faylarını birbirine
perçinleyen dağlardır!
Sarsıntılar onların bağlantıları ile önlenir.
Dinî yaşam ve algıdaki parçalanmalar onların
gayretiyle bütünlenir.
"Dağları da birer çivi yaptık" (Nebe' 78/7)
Âyetinin bir işareti de nefs basamaklarını aşıp
zirveye ulaşan Hak Ehlidir.
Zirvede fırtınayı, karı, dumanı ve keskin havayı
yadırgamak; oranın dağ etekleriyle aynı olmasını
beklemek sistemin ruhuna aykırı!
Hakikatin zirvesindeki zâtlarda Celâl bu açıdan
oldukça normal, hatta olması gereken bir hâl!..
Bir de olaya sahilden bakalım.
Deniz; tasavvuf sembolizminde nihai hedef; "Hiç"
likteki "Hep" liği temsil eder.
Uzaktan seyir keyif, kıyısında yüzmek zevktir.
Ancak denize açılan, içine gark olan için durum
bambaşka bir hâl alır.
Açık deniz seyahatine çıkanlar ansızın çıkacak
fırtınayı, gemileri savuran dev dalgaları göze
almışlardır.
Denizle iç içe olmak, keşfetmek, hakikatine ermek
dileyen için gayet doğaldır bunlar.
Bütün bu anlatılanlardan sonra şimdi
söyleyeceğimizi farklı bir boyutta değerlendirmek,
umarım düşünen beyinlere nasip olur.
Rasûlullah (s.a.v) in başında bulut gölge eder,
nereye gitse onunla gezerdi!
Bulut esprisini bir kez daha düşünün!..
Yağmur yönüyle tanıdığımız bulutun, şimşek ve
yıldırım ürettiğini,
yıldırımdan sonra rahmetin sağanak hâlde
boşandığını göz ardı etmeyin.
Bulutun hâliyle, Rasûlullah vârisi Hak Ehli
arasında bağlantı kurarsanız konu aydınlanır
zihninizde!
Daha ötesini söylemeye izin yoktur!..
Evet Dostlarım;
Allah Dostu bir zâta uğramak, dünya hayatında
insana bahşedilen en büyük nimet!
Işık ve ısı yayan kaynağın harareti, dağların sert
ve keskin atmosferi ne kadar doğalsa; Hakkın
İlmi ve Feyzini yansıtanların Celâli de en az o
kadar doğal.
Ateş uzakta durana ışık, yakından değerlendirene
ısı.
Ocağın başına geçen içinse, yalımlardan yanma,
şulelerden terleme kaçınılmaz.
Zirve tehlikeli geçitler barındırsa da tırmanmaya,
ocak hararet yapsa da yaklaşmaya değer!..
Niçin mi?..
Hak Ehli, Esmâ-i İlâhînin özeti mâhiyetindeki
ZÜL CELÂLİ VEL İKRAM kaynağıdır da onun
için.
İkram almak, feyzlenmek, himmete, nimete
ermekse talebiniz; Celâle razı olacaksınız!
Razı olduğunuzda İkram tecellî edecek.
Tıpkı yıldırıma razı çiftçiye yağmurun bereket
bahşedişi gibi.
Selâm olsun Hakk Dostunu fark eden basîret
ehline!
Selâm olsun şimşekle geleni Rahmet bilene!
Mehmet DOĞRAMACI
çok Celâlli oluyorlar?..
Onlarla konuşmak, bazısının yanına yanaşmak
bile mesele!
Anında geriliyor ve insanı biçiyorlar!
Oysa Vahdet Ehli hoşgörü sahibi olmalı değil
mi?..
Herkese sevgi dolu ve yumuşak olmaları gerekmez
mi?"
Soru bu…
İlk bakışta sanki Vahdet hâline aykırı bir durum
var gibi.
Hele bir de El Halîm esmâına dayalı hoşgörü
nazarından yaklaşınca, Hak Ehli zâtlarda yanlış
bir duruş olduğu zehabına kapılmak dahi olası.
Olayın hakikati ne peki?
Bir kere, bir zâtı hem Allah Ehli hem de
hoşgörüden uzak görüyor isek, çelişki onda değil
bizdedir!
Allah Ehlinin yaşamıdır zâten hoş görmek.
O hâlde sinir ve asabiyet şeklinde zuhur eden
durumu beşerî yaklaşımların üstünde
değerlendirmek gerek.
Celâl Nurları deyince bu tecellînin daha çok
Mekke'de, Beytullah'ta yoğunlaştığını biliyoruz.
Vahdet yaşamının; mekan üstü mekansızlığın
sembolü Kâbe; Celâli fazlaca yansıttığı için, hac
ve umre yapanların tavaf esnasında gerilip
tartıştığı, yumuşak kişilerin Mescid-i Haram
sınırlarına girince barut fıçısına dönüştüğü bir
vakıa.
O hâlde birinci tespitimiz şu; Vahdetin ilk ve
doğal getirisidir Celâl.
Olaya Kâbe ekseninde bakmaya devam edersek;
ilâhî bir mıknatıs gibi çekim oluşturduğunu
biliyoruz.
Çekim, Kudret gerektirir.
Kudret yoksa hükmü altına alma oluşmaz.
Allah Dostu dediğimiz zâtlar, çok güçlü çekim
alanı oluştururlar.
Onların sohbet halkaları, sevenleri, takipçileri
oldukça fazladır.
Bu kadar güçlü çekime sahip mahallerdeki sert ve
keskin enerjiyi normal karşılamak gerek.
Hayatın içinden misallerle sanıyoruz konu daha
da yerine oturacak.
Billur su kaynakları dağlardan doğar.
Hayatiyet kaynağı oksijenin üretildiği yerler de
ağacı bol dağlar.
Dağ eteklerinde piknik yapmak zevktir.
Cemâl güzellikleri sunar.
Ama zirve öyle mi?
Zirveye çıkıldıkça nefes daralır, duman artar,
fırtına çoğalır, ayakta kalmak zorlaşır.
Zirvenin doğal hâli bu!
Zirveler daima karlı, zirveler buzlarla kaplı.
Yaklaşmak özel gayret, özel bilgi, özel donanım
ister ve herkesin harcı değildir.
Allah Dostları; insanlığın şuûr faylarını birbirine
perçinleyen dağlardır!
Sarsıntılar onların bağlantıları ile önlenir.
Dinî yaşam ve algıdaki parçalanmalar onların
gayretiyle bütünlenir.
"Dağları da birer çivi yaptık" (Nebe' 78/7)
Âyetinin bir işareti de nefs basamaklarını aşıp
zirveye ulaşan Hak Ehlidir.
Zirvede fırtınayı, karı, dumanı ve keskin havayı
yadırgamak; oranın dağ etekleriyle aynı olmasını
beklemek sistemin ruhuna aykırı!
Hakikatin zirvesindeki zâtlarda Celâl bu açıdan
oldukça normal, hatta olması gereken bir hâl!..
Bir de olaya sahilden bakalım.
Deniz; tasavvuf sembolizminde nihai hedef; "Hiç"
likteki "Hep" liği temsil eder.
Uzaktan seyir keyif, kıyısında yüzmek zevktir.
Ancak denize açılan, içine gark olan için durum
bambaşka bir hâl alır.
Açık deniz seyahatine çıkanlar ansızın çıkacak
fırtınayı, gemileri savuran dev dalgaları göze
almışlardır.
Denizle iç içe olmak, keşfetmek, hakikatine ermek
dileyen için gayet doğaldır bunlar.
Bütün bu anlatılanlardan sonra şimdi
söyleyeceğimizi farklı bir boyutta değerlendirmek,
umarım düşünen beyinlere nasip olur.
Rasûlullah (s.a.v) in başında bulut gölge eder,
nereye gitse onunla gezerdi!
Bulut esprisini bir kez daha düşünün!..
Yağmur yönüyle tanıdığımız bulutun, şimşek ve
yıldırım ürettiğini,
yıldırımdan sonra rahmetin sağanak hâlde
boşandığını göz ardı etmeyin.
Bulutun hâliyle, Rasûlullah vârisi Hak Ehli
arasında bağlantı kurarsanız konu aydınlanır
zihninizde!
Daha ötesini söylemeye izin yoktur!..
Evet Dostlarım;
Allah Dostu bir zâta uğramak, dünya hayatında
insana bahşedilen en büyük nimet!
Işık ve ısı yayan kaynağın harareti, dağların sert
ve keskin atmosferi ne kadar doğalsa; Hakkın
İlmi ve Feyzini yansıtanların Celâli de en az o
kadar doğal.
Ateş uzakta durana ışık, yakından değerlendirene
ısı.
Ocağın başına geçen içinse, yalımlardan yanma,
şulelerden terleme kaçınılmaz.
Zirve tehlikeli geçitler barındırsa da tırmanmaya,
ocak hararet yapsa da yaklaşmaya değer!..
Niçin mi?..
Hak Ehli, Esmâ-i İlâhînin özeti mâhiyetindeki
ZÜL CELÂLİ VEL İKRAM kaynağıdır da onun
için.
İkram almak, feyzlenmek, himmete, nimete
ermekse talebiniz; Celâle razı olacaksınız!
Razı olduğunuzda İkram tecellî edecek.
Tıpkı yıldırıma razı çiftçiye yağmurun bereket
bahşedişi gibi.
Selâm olsun Hakk Dostunu fark eden basîret
ehline!
Selâm olsun şimşekle geleni Rahmet bilene!
Mehmet DOĞRAMACI