Halkın mı, yoksa Hakkın mı takdiri mühimdir?
Bir kişi sıkça kendinden söz ederse, dinleyenlerde sıkılma hali başlar. Böylece kendini beğendirmek isteyen adam, kendinden yüz çevrilmesine sebep olur, maksadının aksine maruz kalır. Bundan dolayı bir maneviyat büyüğü insanlara kendini beğendirmek için çırpınanlara şöyle hitap eder. Der ki:
- Ey insan, şayet sende bir özellik ve güzellik varsa, onu senin gibi aciz kullara değil, Allaha arz et. Allahın takdirine takdim et. Bırak kullara kendini beğendirme gayretini. Kulların ne Cenneti var ne de Cehennemi!.. Asıl mesele, Cennet ve Cehennem tasarrufunda olan Zatın takdiri ve rızasıdır. Sen onu kazanmaya kilitlen!.. Evet, insan kendini sevdirip beğendirecekse kendi gibi aciz halka değil, Cennet ve Cehennem elinde olan kudret sahibi Hakka sevdirip beğendirmeyi hedef almalıdır. İrşat eserlerinde bu konu şöyle bir olayla ibretimize sunulmaktadır. Alimin biri hükümdarı ziyarete gitmiş. Hükümdar da alime sitemde bulunarak demiş ki:
- Bizi seyrek ziyaret ediyorsunuz. Biz sizin gibi alimleri sıkça yanımızda görmekten mutluluk duyarız. Hem de ne ihtiyacınız olursa onu da hemen karşılarız! Bir eksiğiniz de kalmaz bizi ziyaretten sonra... Alim: - Sultanım, demiş, her ziyaretimde benim en acil ihtiyacım aklıma geliyor; ama karşılayamazsınız diye susuyor, arz edemiyorum! Sertleşen hükümdar: Hocam, der bizim saltanatımızı hafife mi alıyorsunuz? Bugüne bugün ben ülkenin hükümdarıyım. Temin edemeyeceğim ihtiyaç olmaz benim. Sen yeter ki söyle. Sultan onu sağlamaktan aciz değildir. Alim zat ihtiyacını şöyle anlatmış:
- Sultanım, demiş, benim en mühim ihtiyacım Cehennemden kurtulmak, Cennete kavuşmaktır. Şayet beni Cehennemden kurtarır, Cennete de kavuşturursan arada sırada ziyaret değil, ömür boyu huzurunda el pençe divan durmaya hazırım. Sultan: - Hocam, der, öyle bir şey istiyorsunuz ki, onu ne ben verebilirim ne de başka bir sultan... Alimin karşılığı bu defa şöyle olur: - Ne kıymeti kaldı saltanatının öyle ise. Beni Cehennemden kurtaramıyor, Cennete kavuşturamıyor. Demek sen de benim gibi aciz bir kulsun. En mühim ihtiyacımı karşılamıyorsun... Evet, insanın önünde Cennet ve Cehennem gibi iki mükafat ve mücazat yeri beklemektedir. İnsan eninde sonunda oraya ulaşacaktır. Öyle ise en mühim olay, bu ihtiyaçları elinde bulunduran Zatın sevip takdir etmesidir. Kendimizi Ona beğendirmemizdir. Bütün insanlar seni sevse ne çıkar, sevmese ne çıkar? Seven Cennete koyamaz, sevmeyen de Cehenneme atamaz. Ancak, sevenlerin çokluğu dualarının alınması açısından arzu edilir. Bundan dolayı Aişe validemize sormuşlar:
- Büyük adam kime derler, demişler. Şöyle cevap vermiş:
- Büyük adam sevenlerin çokluğundan sevinmeyen, yerenlerin çokluğundan da üzülmeyen kimsedir! Çünkü, demiş, ne sevenler onu Cennete koyabilirler ne de sevmeyenler onu Cehenneme atabilirler. Mühim olan bunlar tasarrufunda olan Zatın sevmesi, takdir etmesidir.
Öyle ise insan hep Hakkın takdirine ve rızasına kilitlenmeli, kendisini insanlara uzun uzadıya anlatarak teveccüh-ü nası ister hale getirmemelidir. Kaldı ki, teveccüh-ü nası isteme konusunda son noktayı koyan Müceddid Bediüzzaman da şu ikazı yapmaktadır: - Teveccüh-ü nas istenilmez, belki verilir; verilirse onunla hoşlanılmaz. Hoşlansa ihlası kaybeder, riyaya girer! Demek ki mühim olan, Hakkın takdiridir. Hakkın rızasına kilitlenmektir. İnsanların ihlası kıracak teveccühüne değil.
AHMED ŞAHİN
25.05.2005
Bir kişi sıkça kendinden söz ederse, dinleyenlerde sıkılma hali başlar. Böylece kendini beğendirmek isteyen adam, kendinden yüz çevrilmesine sebep olur, maksadının aksine maruz kalır. Bundan dolayı bir maneviyat büyüğü insanlara kendini beğendirmek için çırpınanlara şöyle hitap eder. Der ki:
- Ey insan, şayet sende bir özellik ve güzellik varsa, onu senin gibi aciz kullara değil, Allaha arz et. Allahın takdirine takdim et. Bırak kullara kendini beğendirme gayretini. Kulların ne Cenneti var ne de Cehennemi!.. Asıl mesele, Cennet ve Cehennem tasarrufunda olan Zatın takdiri ve rızasıdır. Sen onu kazanmaya kilitlen!.. Evet, insan kendini sevdirip beğendirecekse kendi gibi aciz halka değil, Cennet ve Cehennem elinde olan kudret sahibi Hakka sevdirip beğendirmeyi hedef almalıdır. İrşat eserlerinde bu konu şöyle bir olayla ibretimize sunulmaktadır. Alimin biri hükümdarı ziyarete gitmiş. Hükümdar da alime sitemde bulunarak demiş ki:
- Bizi seyrek ziyaret ediyorsunuz. Biz sizin gibi alimleri sıkça yanımızda görmekten mutluluk duyarız. Hem de ne ihtiyacınız olursa onu da hemen karşılarız! Bir eksiğiniz de kalmaz bizi ziyaretten sonra... Alim: - Sultanım, demiş, her ziyaretimde benim en acil ihtiyacım aklıma geliyor; ama karşılayamazsınız diye susuyor, arz edemiyorum! Sertleşen hükümdar: Hocam, der bizim saltanatımızı hafife mi alıyorsunuz? Bugüne bugün ben ülkenin hükümdarıyım. Temin edemeyeceğim ihtiyaç olmaz benim. Sen yeter ki söyle. Sultan onu sağlamaktan aciz değildir. Alim zat ihtiyacını şöyle anlatmış:
- Sultanım, demiş, benim en mühim ihtiyacım Cehennemden kurtulmak, Cennete kavuşmaktır. Şayet beni Cehennemden kurtarır, Cennete de kavuşturursan arada sırada ziyaret değil, ömür boyu huzurunda el pençe divan durmaya hazırım. Sultan: - Hocam, der, öyle bir şey istiyorsunuz ki, onu ne ben verebilirim ne de başka bir sultan... Alimin karşılığı bu defa şöyle olur: - Ne kıymeti kaldı saltanatının öyle ise. Beni Cehennemden kurtaramıyor, Cennete kavuşturamıyor. Demek sen de benim gibi aciz bir kulsun. En mühim ihtiyacımı karşılamıyorsun... Evet, insanın önünde Cennet ve Cehennem gibi iki mükafat ve mücazat yeri beklemektedir. İnsan eninde sonunda oraya ulaşacaktır. Öyle ise en mühim olay, bu ihtiyaçları elinde bulunduran Zatın sevip takdir etmesidir. Kendimizi Ona beğendirmemizdir. Bütün insanlar seni sevse ne çıkar, sevmese ne çıkar? Seven Cennete koyamaz, sevmeyen de Cehenneme atamaz. Ancak, sevenlerin çokluğu dualarının alınması açısından arzu edilir. Bundan dolayı Aişe validemize sormuşlar:
- Büyük adam kime derler, demişler. Şöyle cevap vermiş:
- Büyük adam sevenlerin çokluğundan sevinmeyen, yerenlerin çokluğundan da üzülmeyen kimsedir! Çünkü, demiş, ne sevenler onu Cennete koyabilirler ne de sevmeyenler onu Cehenneme atabilirler. Mühim olan bunlar tasarrufunda olan Zatın sevmesi, takdir etmesidir.
Öyle ise insan hep Hakkın takdirine ve rızasına kilitlenmeli, kendisini insanlara uzun uzadıya anlatarak teveccüh-ü nası ister hale getirmemelidir. Kaldı ki, teveccüh-ü nası isteme konusunda son noktayı koyan Müceddid Bediüzzaman da şu ikazı yapmaktadır: - Teveccüh-ü nas istenilmez, belki verilir; verilirse onunla hoşlanılmaz. Hoşlansa ihlası kaybeder, riyaya girer! Demek ki mühim olan, Hakkın takdiridir. Hakkın rızasına kilitlenmektir. İnsanların ihlası kıracak teveccühüne değil.
AHMED ŞAHİN
25.05.2005