Yeniden Doğuş

  • 》》 Biraz mavi , biraz telaş , biraz bahar , biraz sessizlik ,biraz deniz kokusu, biraz huzur , bir parça turuncu ♧ Hoşgeldin Yaz ♧

MuhacirEnsar

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
31 Eki 2005
Mesajlar
6,511
Aldığı Beğeniler
40
Konum
MEDİNE
Takım
Fenerbahçe
ORiJiNAL YAZARI : fzehra
Cinsel obje olmak istemeyen [/size]

Cinsel bir obje değil de, insan olarak muamele görmek isteyen, ona uygun bir giyim ve tavır sergilemelidir. Müslüman kadının giyim ölçülerine, Nur Suresi 30-31. ayetlerde değinilmiştir. Ayette başörtülerinin omuzlar üzerinden salınmasının istenmesi, kadının güzelliklerinin en önemlilerinden olan saçtan sonra, göğüs kısmının da dikkatlerden uzak tutulmasına dönük bir emir olduğu unutulmamalıdır. Alt beden kıvrımlarının ön plana çıkarılması ise en inanılmaz hayâsızlık göstergelerinden sayılan bir davranıştır. Asıl olan kadın ve erkeğin cinsel bir obje değil, insani bir değer olarak görüntü verebilmesidir.

İman, kişinin her şeyine hükmetmesi gereken bir değerdir. Giyim-kuşam, tutum-davranış, hal-hareket, konuşma, gidilip gelinen yerler vs. noktasında, dinimin bu noktadaki görüş ve yaklaşımı nedir, sorusunun cevabı olumlu ise o iş veya yere devam edilebilir. Aksi halde, imanın müsaade etmeyeceği bir tutumdan uzaklaşmak gerekir. Veya kişi din karşısındaki durumunu yeniden gözden geçirmelidir. Tabi kaide-i külliyeye göre, tamamına ulaşılamayan şeyin, bir kısmı da terk edilmez. Ama inandığını söyleyen kişi, en azından bu noktada, eksik ve kusurlu olduğunu fark etmelidir.

Hayadan taviz verilemez [/size]

Kolaylaştırmak, zorlaştırmamak, müjdelemek nefret ettirmemek, müslümanın ana prensiplerindendir. Ama bu, yozlaşmayı ve özden uzaklaşmayı hoş görmek noktasına getirilmemelidir. Ölçüler ve hudutlar açık ve nettir. Eksik ve kusurlu olan haddini bilmeli, kendi durumunu kurtarmak için, dinin ölçüleriyle oynamaya kalkmamalıdır. Bu noktadaki cahilce cesaret, imanî açıdan da tehlikeye düşmeye sebebiyet verir. Yani kimse ölçüleri kendine uydurmaya kalkmamalı, kendisi ölçülere uymaya çalışmalıdır. Eksikleri ve hatayı kabullenmek de irfandandır.

Ateş ile barutu bir araya koyanların, neticedeki patlamadan şikâyet etmeye hakkı yoktur. Bu noktada kız-erkek münasebetlerinde, dini hassasiyeti olanların, helvet-i sahiha denilen, üçüncü kişilerin müdahil olamayacakları ortamlardan uzak durmaları gerekir. Sosyal kontrolün azaldığı toplumlarda, bazen değil üçüncü kişiler, toplum bile etkili olamamaktadır. Böyle durumlar, hayâ ve iffetten tamamen uzaklaşıldığının acı göstergelerindendir.

Herkes el değmemiş hayat arkadaşı arıyor. Ama flört dönemindeki bazı aşırılıkları da meşru görüyor. Bu, bir çelişkidir. El değmemiş isteyen el değdirmemeli, göz değmemiş isteyen; yangözle veya şehvet gözüyle bakmamalıdır. Cinsel obje olmayı kendine yediremeyen de, cinselliği ön plana çıkaran hayâ ve iffetten uzak kıyafetler ile sokakta ve insanlar arasında dolaşmamalıdır.

İstiklal Marşı şairimizin nice yıllar önce dile getirdiği dizelerde anlatılanları, gönümüzde yaşananlar çok daha aştı. Bunu hepimiz, internet, televizyon, dergi, gazete ve sokaklarda istemesek de müşahede eder hale geldik.


Öyle murdarını görmekte ki insan fuhşun;
Bırakın söylenemez: Mevki'imiz câmi'dir;
Başka yer olsa da tafsile hayâ mâni'dir.[/SIZE]

Hayasızlık imanı götürüyor! [/size]

Yani bazı şeyleri yazıyla bile tahlil etmeye hayâ duygusu mani oluyor. Yaşayışında ve giyim tarzında hayâ sınırlarını zorlayanın, iman dairesinde olması tehlikeye girmiştir. Bu noktada herkes kendi durumunu yeniden gözden geçirmek durumundadır. Rabbim insanlığı ve hususiyle Müslüman olduğunu düşünenleri hayâdan mahrum etmesin. (Amin)

Eski savunma sistemlerinde, iç kale, dış kale, coğrafi sınır gibi geçiş noktaları vardı. Bunun gibi imanı koruyan sınırlar da vardır. Farz, vacip, sünnet ve adaptan mahrum bir imanı muhafaza etmek mümkün olmaz. Haram, mekruh ve günaha dalan kimseye, inandığını söylemesinin faydası olmaz. Dini hayat, bütünlük ifade eder. Kim ne kadarına erişmiş ise dini ve imanî güzelliklerden o kadar istifade eder. Dinimizi bir değer olarak görüyor isek, onun güzelliklerini hayatımıza taşımaya gayret etmeli, iman ve hayâdan mahrum olanların dümen suyunda basit bir taklit objesi olmamalıyız. Herkes durumunu gözden geçirmeli, nerde olmak istediğine karar vermelidir.

Kötülüklerin böylesine yaygınlaşabilmesi, Müslümanların ciddi bir farz olan iyiliği tavsiye ve kötülükten uzaklaştırma vazifesini terk etmelerinden dolayıdır. Bunun yerine ikame edilmeye çalışılan bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın sözünün neticesini anlayabilmek için kendi evlat ve torunlarımızın durumuna bakmamız yeterlidir sanırım.

O yılan semirdi, bizi de yutacak hale geldi. Hayâ ve iffet, ikinci plana itildi. Ya Rab bizi affet, rahmetinle muamele et. Bize, şuur ve izân ihsan et, bizi kendine lâyık kul et.[/size] (Amin)

DR. HÜSEYİN EMİN SERT
gulistan dergisi

ellerine sağlık allah razi olsun annem
 

fzehra

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
25 Ağu 2005
Mesajlar
9,365
Aldığı Beğeniler
1,490
Konum
İstanbul
GÖNÜL ÖRTÜSÜ HAYÂ

Haya Gönlün titremesidir hayâ. Gönül ki kurtulmuştur da ağırlıklarından, bir yaprak kadar incelmiştir.

İşte o nazenin yapraktır müminin gönlü. Titrer bir günah, bir yanlış, bir aykırı hal gördüğünde. Gün gelir, daha bir incelir de, görmek bir yana, işlemek bir yana, bir günahı düşünmek titretir, O'nu hakkıyla bilmemek titretir o nazenin gönlü.

Rabbi'ni düşünür de titrer. Taşta-toprakta, insanda, kendinde Rabbi'ni görür de, taştan-topraktan, insandan, kendinden hayâ eder.

Rabbim rahmetiyle esirgesin, akrabalardan bir Zehra teyzemiz vardı. Televizyonlu odada oturması gerektiğinde, her ne vakit televizyonda bir erkek çıksa başörtüsünü düzeltir, yüzünü örterdi. Gülerdik, O seni görmüyor ki diye. Ben onu görüyorum ya derdi.

Çocukluk yıllarımızdı. O seni görmüyor ki dediğimizde kalmışız. Duymamışız, anlamamışız onun ne dediğini

Ben seni görüyorum ya...

Yıllar sonra okudum:

Hz. Aişe r.a. gözleri görmeyen İshak r.a. yanına her geldiğinde kendini sakınır, örtüsüne çeki-düzen verirmiş. Onun bu durumunu hisseden İshak r.a. bir gün sorar:

- Ey Müminlerin Annesi! Ben âmâ olduğum halde benden de sakınıyorsun. Halbuki ben sizi görmüyorum!

Hz. Aişe r.a. cevap verir:

- Evet, sen beni görmüyorsun fakat ben seni görüyorum.
. . .

Mü'minlerin emiri Hz. Ömer r.a.'ın canına kastedilmişti. Ağır yaralıydı. Anladı, hissetti ki bu yara onu götürecek, son anlarını yaşıyor. Bir dileği vardı, son bir dilek. Kızı Hafsa r.a.'ı Aişe r.a.'a gönderdi. Efendimiz s.a.v.'in ayak ucuna defnedilebilmek için Hz. Aişe'den izin istedi. Zira orası müminlerin annesine aitti ve Hz. Aişe r.a.' ın babası Hz. Ebu Bekir r.a. da oradaydı. Hz. Aişe bu isteği şöyle karşıladı:

- Aslında o yeri kendim için düşünmüştüm. Fakat Ömer'i kendime tercih edeceğim.

Ve Hz. Ömer r.a. vefat edince Efendimiz s.a.v.'in ayak ucuna defnedildi.

Müminlerin annesi Hz. Aişe r.a ., Allah Rasulü s.a.v.'in ve babasının kabirlerini serbestçe ziyaret ederdi. Ancak Hz. Ömer de oraya defnedildikten sonra kabirleri daha bir dikkatli ve daha bir örtünerek ziyaret eder oldu.. . .

Zehra teyzemiz, Hz. Aişe r.a.'ın hayâsındaki bu rikkati, inceliği bilir miydi?

Belki bilirdi, belki

Her insan muhakkak hayâlı doğuyor.

Örtünmek hayâdan.

Rabbimiz setreden, örten.

Tüm sırlar bir bir açığa vurulduğunda mahcup olmayalım diye, Rabbim setretsin ayıplarımızı diye her mümin biraz mahcuptur bugün.

Ve örtülüdür.

Allah'tan hayâ edin

Allah Rasulü sav Miraç Gecesi dünya göğüne çıktığı zaman Hz. Osman r.a.'ın suretini gördü, ona sordu:

- Ey Osman! Bu mertebeye ne ile eriştin?
Hz. Osman r.a .:

- Gece namazı kılmakla, dedi.

Efendimiz s.a.v. ikinci göğe vardı. Yine Hz. Osman r.a.' ın suretini gördü, sordu:

- Bu mertebeye ne ile eriştin?
Hz. Osman r.a .:

- Kur'an-ı Kerim okumakla, dedi.

Ve Efendimiz s.a.v. yükseldiği diğer göklerde de hep onun suretini gördü ve farklı güzel amellerle o derecelere eriştiğini öğrendi. Nihayet Efendimiz s.a.v. altıncı gök katına ulaştığında yine onu gördü ve sordu:

- Bu mertebeye nasıl, neyle ulaştın?

Hz. Osman r.a. şu cevabı verdi:

- Allah Tealâ'dan hayâ etmekle.

. . .

Allah Rasulü s.a.v. bir gün sahabilerine sordular:

- Hepiniz cennete girmek istersiniz değil mi?

Sahabiler :

- Evet Ey Allah'ın Rasulü ! Elbette isteriz, dediler.

Bu cevap üzerine Allah Rasulü s.a.v. buyurdular:

- O zaman uzun yaşama ümidinizi biraz kısaltın. Ecellerinizi gözlerinizin önünde tutun ve Allah'tan hakkıyla hayâ edin.

Onlar:

- Biz hepimiz Allah'tan hayâ ediyoruz, dediler.

Efendimiz s.a.v. buyurdular:

- Öyle değil! Allah'tan hayâ etmek kabirleri ve kabirlerde sizi bekleyen imtihanları unutmamanızdır. Başınızı ve başınızda taşıdığınız dü ş ünceleri , midenizi ve midenize gireni, size nimet olarak verilen azalarınızı muhafaza etmenizdir. Kim ahireti dilerse dünya hayatının aldatıcı süsünü terk etmeli, ahiret hayatını dünya hayatına tercih etmelidir. İşte Allah'tan hakkıyla hayâ etmek böyle olur. İşte Allah'ın dostluk ve himayesine böyle ulaşılmış olur.
 

bypolat

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
27 Kas 2005
Mesajlar
475
Aldığı Beğeniler
4
Takım
Fenerbahçe
ALLAH RAZI OLSUN ABLAM.ELLERİNE,EMEĞİNE SAĞLIK.
YAŞAM KALİTESİNİ ARTIRMAK İÇİN ELİMİZDEN GELENİ YAPMALIYIZ,HAYATA ANLAM KATABİLMEK ADINA ALLAH TAN ÇOK KORKMALIYIZ VE EMİRLERİNE RİAYET KULLARINDAN EYLESİN BİZLERİ RABBİM İNŞALLAH...

SELAM VE DUA İLE...
 

fzehra

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
25 Ağu 2005
Mesajlar
9,365
Aldığı Beğeniler
1,490
Konum
İstanbul
Dört büyük melekten biri olan İsrafil a.s. her gün günde yetmiş kere yüzünü kendi kanadıyla örter, Ya İlahel Alemin ! Ne yapayım, sana layık bir secde ve rükû yapamadım. der.

. . .

Melekler ve peygamberler: Ya Rabbi! Seni tesbih , tenzih ederiz. Sana hakkıyla ibadet edemedik. derler. Layıkıyla kulluk yapamadıkları için Allah'tan hayâ ederler, utanırlardı.. . .

Hz. Musa a.s .:

- Ya Rabbi! Bana cennet lazım. Senden cennet isterim. Seni görmek de bana gerekli, onu da isterim. Fakat bana ekmek, tuz, koyunların yiyeceği gibi düşük şeyler gerekince bunları senden nasıl isterim, dedi. Rabbi'nden günlük maişetine dair bir şeyler istemekten hayâ etti. Hak Tealâ buyurdu:

- Ya Musa! Maksat budur, bunları isteyeceksin. Böylece her vakit bir ihtiyaç ile huzura gelinir, yalvarılır. Bu bahane ile kulluk vazifeleri yapılır, bana kavuşma yoluna girilmiş olur.

Rabbimiz de kullarından hayâ ediyor

Efendimiz s.a.v. buyurdu:

Allah rahimdir, kerimdir. Hayâyı çok sever. Kulu tarafından kendisine kaldırılan elleri, içine bir şey koymadan geri çevirmekten hayâ eder.
Biz, Dua ediyorum, olmuyor, vermiyor... demekten hayâ etmez miyiz?

Bilmiyoruz, görmüyoruz belki, ellerimize neler neler koyuyor, neler veriyor.

Rızasızlıktan hayâ etmez miyiz?

. . .

Allah Rasulü s.a.v. kudsî hadisleriyle bizlere nakletti:

Allah Tealâ buyuruyor ki: Ey Ademoğlu ! Başınıza düşen aklık benim nurumdan bir nurdur. Ben nurumu nârımla azaplandırmaktan hayâ ederim. Öyleyse sen de benden hayâ et! Mahlukatımın bana olan ihtiyacı ve yüceliğim hakkı için müslüman olarak yaşlanmış kullarıma azap etmekten hayâ ederim.

Sonra Efendimiz s.a.v. ağladı, ağladı. Gözyaşları dinince sahabiler (Allah onlardan razı olsun) sordular:

- Ey Allah'ın Rasulü! Seni ağlatan nedir?

Efendimiz s.a.v. buyurdu:

- O kişinin haline ağlıyorum ki, ondan Allah hayâ eder de, o Allah'tan hayâ etmeyip günah işler.


. . .

Kullardan utanırız. Ama gerektiği yerde, gerektiği şekilde değil. Haklarını hoyratça gasp ederiz, kendilerine verdiğimiz sözleri tutmayız. Olmadıkları yerde haklarını savunmaz, gıybetleri mi yapılıyor, bir cümle de biz ekleriz!

Sonra yüzlerine gülmekten hayâ etmeyiz de

Evimize misafir geldiklerinde, Allah Tealâ'nın nimet olarak bahşettiklerini onlara ikram ederken utanır, sıkılırız:

Kusura bakmayın, size layık değil ama ev de biraz dağınık! deyiveririz.

Bir güler yüz, bir güzel söz, bir bardak su ne güzel ikramdır oysa.

Rabbimiz bizden hayâ eder. Biz sıkılmayız.

Gönüllerimiz bu dağınıklılığıyla onu kabul etmeye hazır mıdır?

O'na layık mıdır, secdelerimiz, rükûlarımız?

O'nu hakkıyla tesbih ve tenzih edebildik mi?

Allah ve Rasulü'nden utandıkları gibi

Muhakkak ki sahabilerin hepsi birer hayâ timsali idi
.

Nitekim Allah Rasulü s.a.v .; Hayâsı olmayanın dini de yoktur. buyurmuşlardır.

Bir gün Efendimiz s.a.v. bir arkadaşına rastladı ki, o Ensar'dan bir sahabiye şöyle diyordu:

- Sen çok hayâ ettin. Sana hayâ zarar verdi!

Bu sözleri duyan Efendimiz s.a.v .:

- Onu bırak, zira hayâ imandandır ve hayâ ancak hayır getirir, buyurdu.

Hz. Osman r.a. ise hayâ ile vasıflanmış, hayâ cihetiyle diğer sahabilerden daha fazla öne çıkmıştı.

Bir gün Rasulullah s.a.v.'in huzurunda bir melek duruyordu.O sırada oradan Hz. Osman r.a. geçti. Melek:

- Bu geçen kimdir, diye sordu. Rasulullah s.a.v .:

- Affan oğlu Osman'dır. buyurdular . Melek Hz. Osman'ın ismini işitince ayağa kalktı ve şöyle dedi:- Ya Rasulallah ! Bu zattan bütün melekler utanır, ona muhabbet ve hürmet ederler. Onun Hak Tealâ katında mertebesi çok yüksektir.

. . .

Hz. Osman r.a. güzelliği ile Yusuf a.s.'a benzerdi. Anlatıldığına göre Allah Rasulü s.a.v. onun yüzünün tamamını pek çok kez görmek istemiş, fakat görmesi mümkün olmamıştı. Bu halini bir gün Cebrail a.s.'a anlattı. Cebrail a.s. şöyle dedi:

- Ben de onun yüzünü iyice göremedim. Osman'ın hürmeti, büyüklüğü, haşmeti biz meleklerin kalbinde o kadar yer etmiştir ki, cemalini seyretmekten bizi alıkoymuştur. Her gece yarısı evinden mescide gelirken onun haşmet ve hayâsı yerdeki ve göklerdeki melekleri utandırır, mahcup eyler.

. . .

Bir gün Peygamberimiz s.a.v. Hz. Aişe r.a. ile oturuyordu. Hz. Ebu Bekir r.a. izin isteyerek yanlarına geldi. Daha sonra müsaade isteyerek Saad bin Malik r.a. içeriye girdi. Her ikisi de geldiğinde Rasulullah s.a.v.' ın mübarek dizleri açıktı, onlarla o şekilde konuşuyordu. Sohbetleri devam ederken Hz. Osman r.a. geldi ve girmek için izin istedi. Allah Rasulü s.a.v. elbisesini dizlerinin üzerine çekti, Hz. Aişe Validemiz'e Sen geri çekil buyurdu. Bir süre sohbet ettiler ve izin isteyerek kalktılar.

Hz. Aişe r.a. Efendimiz'in tavrına bir mana verememişti, sordu:

- Ey Allah'ın Rasulü , babam ve arkadaşı içeri girdiğinde elbiseni dizlerine çekmedin, beni de yanından uzaklaştırmadın. Osman içeriye girdiğinde ise farklı bir tavrın oldu. Rasul -i Ekrem s.a.v. buyurdu ki:

- Ey Aişe , meleklerin utandığı bir adamdan ben utanmayayım mı? Varlığımı kudret elinde bulunduran Allah'a yemin ederim ki, melekler Allah ve Rasulü'nden utandıkları gibi Osman'dan da utanıyorlar. Sen benim yanımda iken Osman içeri girseydi, yanımızda kaldığı müddetçe ne konuşur, ne de başını kaldırırdı.


Gönül incelir de kanatlanır

Hz. Osman r.a. hanımı Hz. Rukiye r.a. ile oturuyordu. Hanım yardımcılarından biri yemek getirdi. Hz. Osman r.a. yemek getiren hanıma baktı. Hanımı bu bakışı fark etti, üzüldü. Hz. Osman r.a. hanımının üzüldüğünü anladı. Durumu izah etti:

- Ey Rukiye! Onun yüzüne bir maksatla bakmadım. Hiçbir kastım olmadığını Allah Tealâ biliyor, dedi ve yemin de etti.

Hz. Rukiye r.a.' ın içi rahatladı, teselli buldu. O bakış muhakkak ki gayri iradî, manasız bir bakıştı. Hz. Osman r.a. durumu anlatmış, eşinin gönlünü de almıştı. Fakat buna rağmen Allah Rasulü'nün kızı mahzun olmuştur diye kefaret vermek istedi ve yüz köle azat etti.

Allah Rasulü s.a.v.'i çok severdi ve O'nun kızı sevgili eşini bir an için istemeyerek de olsa incitmekten haya ederek bu kefareti ödemişti.

Elbet, bu kadar incelmiş bir gönle açılırdı semanın kapıları.

. . .

Enes bin Malik r.a. bir gün yolda bir kadın gördü. Göz ucu ile baktı, güzelliğine hayran oldu. Sonra Hz. Osman r.a.' ın huzuruna girdi. Hz. Osman ona:

- Gözünde zina izi olduğu halde yanıma giriyorsun. Bilmiyor musun, gözün zinası bakmaktır. Ya tevbe edersin ya da seni kınar, azarlarım, buyurdu.

Bunun üzerine Enes r.a .:

- Rasul -i Ekrem'den sonra sana vahiy mi geldi
, diye sordu. Hz. Osman r.a. şu cevabı verdi:

- Hayır , vahiy değil. Basiret, delil ve sadık feraset sayesinde bildim.

. . .

Hayâ, ama nasıl?

Bir gün Nebi s.a.v. eşine sordu:

Ey Aişe , hiç hayâsız söz söylediğimi gördün mü?

Ve bir gün buyurdular:

Ensar kadınları ne iyi kadınlardır! Hayâları onları dinlerini öğrenmekten alıkoymadı.

Böylelikle Allah Rasulü s.a.v. hayâ ile ilgili düsturları vermişlerdir.

Kişinin ahlâkı dilindedir. Sözü hayâsız kişi, kat kat örtüler altında olsa nafile!

Ve hayâ, ne sorular sorup dinimizi öğrenmekten alıkoyar bizi, ne -incitecek olsa da muhatabımızı- hakkı ve doğruyu söylemekten!

Zor zamanlar

Her ibadet mutlaka zikirdir, zikirledir.

Namaz kılacak kişi daha abdeste yönelirken zikir halindedir.

Oruç tutacak kişi sahur hazırlığı yaparken zikir halindedir.

Hayâ ise zor zamanda zikirdir. Karşımıza çıkıveren bir günah karşısında Allah'ı hatırlayarak utanmak, günahtan el çekmektir.

Günahın cazibesine, albenisine rağmen durmaktır.

Hayâ, mütevazi bir iklimdir.

Ezelde ruhumuza nakşolunan aslî halimizdir.

Layık bir kul olamadık Rabbim, utanırız.

Taştan-topraktan, kullarından, kendimizden hayâ ederiz.

Kullarını utandırmaktan hayâ ederiz ki, bizi utandırma!

Müjde, bir kudsî hadisle gelir, yetişir: Ey Kulum! Sen her ne kadar günahkâr isen de, bu günahlarından korkup hayâ ediyorsun. İzzetim ve celalim hakkı için senin günahlarını insanoğlunun gözünden, gönlünden gizlerim. Gözünün hıyanetlerini, gizli kabahatlerini meleklerin anlayışından saklarım. Hatalarını ve günahlarını Levh-i Mahfuz'da Kiramen Kâtibin'den gizlerim. Kıyamet günü muhasebe makamına geldiğinde hesabını kolay görürüm.

Medeniyetimiz hayâ üzre kurulmuştur.

Bu topraklar nakış nakış hayâ ve edeple işlenmiştir.

Kur'an olan odada uyumaz, sabaha kadar uykusuz beklerdi,

Arapça yazılı bir kağıt parçasını Kur'an yazısıdır diye yerde bırakmazdı bu toprağın insanları.

Burnunun ucunu göstermekten ar ederdi sütninem

Ve, sevgilinin yüzünde yabancı bir bakış okunurdu:

A benim bahtı yarim

Başımın tahtı yarim

Yüzünde göz izi var

Sana kim baktı yarim.

iktibas..
 
Üst Alt