Dünya hayatımız, ALLAH azze ve celle nin takdir ettiği sınırlı bir sürede kulluk sorumluluğumuzun gereklerini yapmaktan ibaret bir nöbettir.
Müminin bütün çabası bu nöbeti layıkıyla ifa etmek içindir. Neyi, nasıl yapacağı kitaplar ve peygamberler vasıtasıyla bildirilmiştir, nöbet talimatı bellidir ama insan, kendisine verilen cüzî irade ile bu talimata uyma hususunda serbest bırakılmıştır. Sadakati ölçmenin, imtihanın icabıdır bu.
Dünya nöbeti bir imtihandır, bir mihnettir, çünkü bir gece nöbetidir. Dünya, vahdetin kesretle perdelendiği bir yer olduğu, ilk bakışta hakikati görmemizi engellediği için gece gibidir. İnsandan istenen, gaflete düşmeden, uyumadan bu geceyi ihya etmesi, ilâhi ölçüler içinde nöbetini tamamlamasıdır.
Gecenin yani dünyanın cezbediciliği sebebiyle, ömür dediğimiz nöbette, her an kendimizden geçme, kendimizi uykunun kollarına bırakma, gaflete düşme tehlikesi vardır. Bunu önlemenin tek yolu zikirdir.
Gece bekçilerinin ALLAH c.c yek! gülbangıyla kendilerini uyanık tutması gibi, mümin de sürekli zikirle dünya hayatında kendini uyanık tutmalıdır.
Zikir, Cenâb-ı Hakkın isim ve sıfatlarını sadece lafzen söylemekten ibaret değildir. Hususen belirlenmiş ibareler kadar mesela namaz, oruç, zekât, hac da birer zikirdir. Zira zikir bir şuur halidir; her an Allah azze ve celle Tealâyı hatırlama, Onun rızasını gözetme, Onun belirlediği yolda yürüme çabasının tezahürüdür. Bu sebepledir ki asıl imtihanımız dünya nöbetinin kendisi değil, bu esnada ALLAH azze ve celle den gafil olmama çabasıdır.
Zaten bir nöbeti hakkıyla tutmak, size o nöbeti tevdi edeni hiç unutmamakla mümkündür. Unutmamanın, hatırlamanın, hakiki zikrin mahalli lisan değil gönüldür. Lisandaki zikir gönüldekini yansıtıyorsa değerli ve anlamlıdır. Bunun için beyitte dil ü can, yani gönül ile can, ALLAH c.c yek! gülbangını çeken bekçiler olarak düşünülmüştür.
Bu, ALLAH azze ve cellenin müminin gönlünde olması gerektiğini ifade ettiği kadar, zikrin can ü gönülden, yani içtenlikle, samimiyetle yapılması gerektiğini de ifade eder.
Bekçi gülbangları, görev başında olmayı, uyanıklığı, teyakkuz halini yansıtmak yanında muhtemel tehlikeleri savuşturup uzaklaştırmaya da sebeptir demiştik. ALLAH cc yek! zikriyle varlığın birliği hakikatini, tevhit inancını, ALLAH azze ve celleden başka bütün mevcudatın fani olduğunu fark eden gönüller, bu sayede dünyalarının ve ömürlerinin yağmalanmasına da fırsat vermezler. Şu halde can ü gönülden yapılan zikir, kulluğun icabı olduğu kadar, emaneti hakkıyla muhafazanın da imkanıdır.
Subh (sabah) dünya hayatımızın sonu, mutlak hakikatin aydınlığına ulaşmamızın başlangıcıdır. Cenab-ı Haktan niyazımız, o aydınlıktan mahrum kalmamak için bizi de tâ subha dek ALLAH c.c yek! diye çağıran kulları zümresine dahil etmesidir
Müminin bütün çabası bu nöbeti layıkıyla ifa etmek içindir. Neyi, nasıl yapacağı kitaplar ve peygamberler vasıtasıyla bildirilmiştir, nöbet talimatı bellidir ama insan, kendisine verilen cüzî irade ile bu talimata uyma hususunda serbest bırakılmıştır. Sadakati ölçmenin, imtihanın icabıdır bu.
Dünya nöbeti bir imtihandır, bir mihnettir, çünkü bir gece nöbetidir. Dünya, vahdetin kesretle perdelendiği bir yer olduğu, ilk bakışta hakikati görmemizi engellediği için gece gibidir. İnsandan istenen, gaflete düşmeden, uyumadan bu geceyi ihya etmesi, ilâhi ölçüler içinde nöbetini tamamlamasıdır.
Gecenin yani dünyanın cezbediciliği sebebiyle, ömür dediğimiz nöbette, her an kendimizden geçme, kendimizi uykunun kollarına bırakma, gaflete düşme tehlikesi vardır. Bunu önlemenin tek yolu zikirdir.
Gece bekçilerinin ALLAH c.c yek! gülbangıyla kendilerini uyanık tutması gibi, mümin de sürekli zikirle dünya hayatında kendini uyanık tutmalıdır.
Zikir, Cenâb-ı Hakkın isim ve sıfatlarını sadece lafzen söylemekten ibaret değildir. Hususen belirlenmiş ibareler kadar mesela namaz, oruç, zekât, hac da birer zikirdir. Zira zikir bir şuur halidir; her an Allah azze ve celle Tealâyı hatırlama, Onun rızasını gözetme, Onun belirlediği yolda yürüme çabasının tezahürüdür. Bu sebepledir ki asıl imtihanımız dünya nöbetinin kendisi değil, bu esnada ALLAH azze ve celle den gafil olmama çabasıdır.
Zaten bir nöbeti hakkıyla tutmak, size o nöbeti tevdi edeni hiç unutmamakla mümkündür. Unutmamanın, hatırlamanın, hakiki zikrin mahalli lisan değil gönüldür. Lisandaki zikir gönüldekini yansıtıyorsa değerli ve anlamlıdır. Bunun için beyitte dil ü can, yani gönül ile can, ALLAH c.c yek! gülbangını çeken bekçiler olarak düşünülmüştür.
Bu, ALLAH azze ve cellenin müminin gönlünde olması gerektiğini ifade ettiği kadar, zikrin can ü gönülden, yani içtenlikle, samimiyetle yapılması gerektiğini de ifade eder.
Bekçi gülbangları, görev başında olmayı, uyanıklığı, teyakkuz halini yansıtmak yanında muhtemel tehlikeleri savuşturup uzaklaştırmaya da sebeptir demiştik. ALLAH cc yek! zikriyle varlığın birliği hakikatini, tevhit inancını, ALLAH azze ve celleden başka bütün mevcudatın fani olduğunu fark eden gönüller, bu sayede dünyalarının ve ömürlerinin yağmalanmasına da fırsat vermezler. Şu halde can ü gönülden yapılan zikir, kulluğun icabı olduğu kadar, emaneti hakkıyla muhafazanın da imkanıdır.
Subh (sabah) dünya hayatımızın sonu, mutlak hakikatin aydınlığına ulaşmamızın başlangıcıdır. Cenab-ı Haktan niyazımız, o aydınlıktan mahrum kalmamak için bizi de tâ subha dek ALLAH c.c yek! diye çağıran kulları zümresine dahil etmesidir