Efendimizin âlem-i ukbâ'yı teşriflerinden sonra, cenab-ı Fatıma yemez içmez olmuş, gülmeyi, ferahı unutmuş, kendisi¬ne bir oda inşa ettirip; ismini Beytül-Hazen (Üzüntü evi) koymuş, gece gündüz orada sevgili babası Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve selem- için göz yaşı ile ci erini da lar, âh u enin ile vakit geçirir, hiç bir şey onun bu mahzuniyetini gideremez olmuştu. Yalnız yuvasının işlerini, efendisi Ali ve sevgili kuzuları olan Haseneynül-ahseneyne olan vazifesini yapar, sonra yine a lama a devam eder:
- Ah Sevgili babacı ım! Fatımanı kimlere bırak¬tın? diye göz yaşları dökerdi.
Böylece altı ay geçmiş, cenabı Fatıma zayıflamış, bir deri bir kemik kalmıştı. Bir gece yine a lar iken, dışardan
- Ey Allahın Rasûlünün sevgili kızı! Ya bint-i Rasûl! diye bir seda işitip dışarıya baktı ında; Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve selem-in irtihalinden sonra Me¬dine'den firar eden ve Efendimize ait olan Gadbân isimli devenin kendisine seslendi ini anladı. Bu deve, Efendimizin irtihaline tahammül edememiş, sergerdan olmuş, da lara, çöllere firar etmiş idi. Bazı günler Medine'ye gelir, Mecsid-i Nebevînin kapısından içeri, mihrab-ı Rasûle bakar, Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve selem-i göremeyince bö ürür, yüzünü yerlere sürer, gözlerinden yaşlar dökerek tekrar çöllere firar eder, giderdi.
İşte, şimdi o deve gelmiş, kapıda Hz. Fatıma'ya fasih bir lisan ile :
- Ey Allahın Rasûlünün kızı! Allahın selâmı üzerine olsun. Baban, Resûlüllah dünyadan gideli bana yemek içmek haram oldu. Benim iştiyakım Rasûlullâha ziyadeleşti. Ben yarın Allah Rasûlünün yanına, âhirete gitmeye kararlıyım. Bir emrin var mı? diyordu. Cenab-ı Fatıma, a laya, a laya devenin boynuna sarıldı, gözlerinden öptü ve:
- Yâ Gadbân, Babama selâm söyle, artık gözü nuru Fatıma'sının ayrılı a tahammülü kalmadı. O'na, beni yanına almasını söylemeni istiyorum!» dedi inde Gadbân:
- Ehlen ve sehlen, başım üzre! deyip cenab-ı Fatımanın ayaklarına yüzünü sürüp oradan ayrılarak mescid-i-nebeviyyeye geldi. Mihrabı Nebiye bakıp, bö ürüp başını taşlara vura vura kendini öldürdü.
Ertesi gece, cenab-ı Fatıma âlemi mânâda Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve selem-i görüp :
- Ey gözümün nuru Fatıma! Seni görece im geldi, sana müştakım. Yarın bana geleceksin! tebşiratını alıp, sabahleyin gayet sevinçli olarak huzuru izzete durdu, namazdan sonra; cenab-ı İmam Hasan ve mazlum İmam Hüseyni yıkayıp saçlarını taradı, yeni elbiseler giydirdi. Haney-i Aliyyil-Mürtezayı tathîr etti. Imam-ı Ali radiyallahu anh eve geldi inde, Hz. Fatıma'sının sürurunu görüp taaccub eyledi. Ondaki se¬vincin sebebini sordu unda, Cenabı Fatıma bu soruyu cevap¬landırmıyordu. Ekmek yaptı, beraber yemek yediler. Cenab-ı Mürteza:
- Ya Fatıma! Allah aşkına bana söyle! Rasûlullâhın irtihalinden beri seni böyle sevinçli görmemiştim. Ne var, ne oluyor? dedi inde cenab-ı Fatıma:
- Ey sâki-i kevser ve Ey fatih-i hayber! Ey benim helâlim. Buluşmamız mahşere kaldı. Bize sefer göründü, dün gece sevgili babamı gördüm. Beni yanına ça ırdı, bugün ben sizlere misafirim. Bana hakkını helâl et, Hasanımı, Hüseynimi evvel Allah, sonra sana ısmarladım. Onlara iyi bak! Onlara ikram et! Benim yoklu umu onlara aratma! Ya Ali! Anamı kaybettim, öksüz kaldım. Sevgili ba¬bamı kaybettim, yetim kaldım. Bu dünyada garipler, öksüzler ve yetimleri görünce beni hatırla, benim için dua eyle! dedi. İmam-ı Ali, hazreti Betülden bu sözleri işitince gözyaşlarını tutamadı, a layarak:
- Ey Allahın Rasûlünün sevgilisi! Kerem et, babana benden şikâyet etme! Sana hakkı ile ikram edemedim. Fakir idim, seni mesud edemedim, sen de bana hakkını helâl eyle! deyup cenab-ı Fatıma hayrun-nisâya şef¬kat ve hasretle sarılıp a ladı ve a ladılar. Cenabı Hasan ve Hüseyn de bu ayrılık feryâdına katılmışlardı. Cenabı Fatıma ö le namazından sonra rahatsız oldu. Cenab-ı İmamı Mürtezayı yanına ça ırdı, vasiyetini bildiriyordu:
- Ya Ali! Su sandı ı getir! dedi. Hz. Ali sandı ı getirdi. Hazreti bint-i Rasul sandı ı açıp bir bohça içinden yeşil bir atlas ferman çıkardı; üzerinde nurdan bir yazı var idi.
- Ya Ali! Bu fermanı kefe¬nimin arasına koy. Bu ferman nedir bilir misin? Beni sana nikâh edeceklerinde, dört yüz dirhemlik mihri kabul etmedim. Benim mihrimin, yarın kıyamet gününde bu ümmetin âsilerine şefaat, olmasını dilemiştim. Bunu Allah Teâlâ kabul bu¬yurdu. Bu ümmetin âsilerine benim tarafımdan şefaat etme hakkını verdi ine burhan, bu fermanı ilâhidir. Bunu kefenime koy ki, yarın huzuru izzette bu fermanı ibraz edeyim! dedi. Vasiyetine devam etti : Beni babamın ravzasına götürür:
- Ya Resûlallah gözün nuru sevgili Fatımanı getirdik, dersin. Oradan ne cevap gelirse ona göre amel edersin, dedi. Bir müddet sonra cenab-ı Fatımanın ruhu (îrciî) emrine imtisalen, âlemi illiyyine pervaz etmişti.
- Ah Sevgili babacı ım! Fatımanı kimlere bırak¬tın? diye göz yaşları dökerdi.
Böylece altı ay geçmiş, cenabı Fatıma zayıflamış, bir deri bir kemik kalmıştı. Bir gece yine a lar iken, dışardan
- Ey Allahın Rasûlünün sevgili kızı! Ya bint-i Rasûl! diye bir seda işitip dışarıya baktı ında; Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve selem-in irtihalinden sonra Me¬dine'den firar eden ve Efendimize ait olan Gadbân isimli devenin kendisine seslendi ini anladı. Bu deve, Efendimizin irtihaline tahammül edememiş, sergerdan olmuş, da lara, çöllere firar etmiş idi. Bazı günler Medine'ye gelir, Mecsid-i Nebevînin kapısından içeri, mihrab-ı Rasûle bakar, Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve selem-i göremeyince bö ürür, yüzünü yerlere sürer, gözlerinden yaşlar dökerek tekrar çöllere firar eder, giderdi.
İşte, şimdi o deve gelmiş, kapıda Hz. Fatıma'ya fasih bir lisan ile :
- Ey Allahın Rasûlünün kızı! Allahın selâmı üzerine olsun. Baban, Resûlüllah dünyadan gideli bana yemek içmek haram oldu. Benim iştiyakım Rasûlullâha ziyadeleşti. Ben yarın Allah Rasûlünün yanına, âhirete gitmeye kararlıyım. Bir emrin var mı? diyordu. Cenab-ı Fatıma, a laya, a laya devenin boynuna sarıldı, gözlerinden öptü ve:
- Yâ Gadbân, Babama selâm söyle, artık gözü nuru Fatıma'sının ayrılı a tahammülü kalmadı. O'na, beni yanına almasını söylemeni istiyorum!» dedi inde Gadbân:
- Ehlen ve sehlen, başım üzre! deyip cenab-ı Fatımanın ayaklarına yüzünü sürüp oradan ayrılarak mescid-i-nebeviyyeye geldi. Mihrabı Nebiye bakıp, bö ürüp başını taşlara vura vura kendini öldürdü.
Ertesi gece, cenab-ı Fatıma âlemi mânâda Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve selem-i görüp :
- Ey gözümün nuru Fatıma! Seni görece im geldi, sana müştakım. Yarın bana geleceksin! tebşiratını alıp, sabahleyin gayet sevinçli olarak huzuru izzete durdu, namazdan sonra; cenab-ı İmam Hasan ve mazlum İmam Hüseyni yıkayıp saçlarını taradı, yeni elbiseler giydirdi. Haney-i Aliyyil-Mürtezayı tathîr etti. Imam-ı Ali radiyallahu anh eve geldi inde, Hz. Fatıma'sının sürurunu görüp taaccub eyledi. Ondaki se¬vincin sebebini sordu unda, Cenabı Fatıma bu soruyu cevap¬landırmıyordu. Ekmek yaptı, beraber yemek yediler. Cenab-ı Mürteza:
- Ya Fatıma! Allah aşkına bana söyle! Rasûlullâhın irtihalinden beri seni böyle sevinçli görmemiştim. Ne var, ne oluyor? dedi inde cenab-ı Fatıma:
- Ey sâki-i kevser ve Ey fatih-i hayber! Ey benim helâlim. Buluşmamız mahşere kaldı. Bize sefer göründü, dün gece sevgili babamı gördüm. Beni yanına ça ırdı, bugün ben sizlere misafirim. Bana hakkını helâl et, Hasanımı, Hüseynimi evvel Allah, sonra sana ısmarladım. Onlara iyi bak! Onlara ikram et! Benim yoklu umu onlara aratma! Ya Ali! Anamı kaybettim, öksüz kaldım. Sevgili ba¬bamı kaybettim, yetim kaldım. Bu dünyada garipler, öksüzler ve yetimleri görünce beni hatırla, benim için dua eyle! dedi. İmam-ı Ali, hazreti Betülden bu sözleri işitince gözyaşlarını tutamadı, a layarak:
- Ey Allahın Rasûlünün sevgilisi! Kerem et, babana benden şikâyet etme! Sana hakkı ile ikram edemedim. Fakir idim, seni mesud edemedim, sen de bana hakkını helâl eyle! deyup cenab-ı Fatıma hayrun-nisâya şef¬kat ve hasretle sarılıp a ladı ve a ladılar. Cenabı Hasan ve Hüseyn de bu ayrılık feryâdına katılmışlardı. Cenabı Fatıma ö le namazından sonra rahatsız oldu. Cenab-ı İmamı Mürtezayı yanına ça ırdı, vasiyetini bildiriyordu:
- Ya Ali! Su sandı ı getir! dedi. Hz. Ali sandı ı getirdi. Hazreti bint-i Rasul sandı ı açıp bir bohça içinden yeşil bir atlas ferman çıkardı; üzerinde nurdan bir yazı var idi.
- Ya Ali! Bu fermanı kefe¬nimin arasına koy. Bu ferman nedir bilir misin? Beni sana nikâh edeceklerinde, dört yüz dirhemlik mihri kabul etmedim. Benim mihrimin, yarın kıyamet gününde bu ümmetin âsilerine şefaat, olmasını dilemiştim. Bunu Allah Teâlâ kabul bu¬yurdu. Bu ümmetin âsilerine benim tarafımdan şefaat etme hakkını verdi ine burhan, bu fermanı ilâhidir. Bunu kefenime koy ki, yarın huzuru izzette bu fermanı ibraz edeyim! dedi. Vasiyetine devam etti : Beni babamın ravzasına götürür:
- Ya Resûlallah gözün nuru sevgili Fatımanı getirdik, dersin. Oradan ne cevap gelirse ona göre amel edersin, dedi. Bir müddet sonra cenab-ı Fatımanın ruhu (îrciî) emrine imtisalen, âlemi illiyyine pervaz etmişti.