- Üyelik Tarihi
- 2 Eyl 2005
- Mesajlar
- 2,975
- Aldığı Beğeniler
- 2
Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya dalmak
Soru: Tevehhüm-ü ebediyet nasıl aşılır?
Tevehhüm-ü ebediyet, insanın kendisini ebedî ve lâyemût (ölmeyecek) zannetmesi, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya ba lanması, yaşamak için yaşaması, peşin zevk-safa ve ücretlerle avunarak sadece hâl-i hazırı yaşaması, geçmiş ve gelece i umursamaması demektir.
Tevehhüm-ü ebediyet hissi insanda bazen o derece gelişir ki ferdin hayatını bütün bütün tesiri altına alır. Hatta insan, kendi hayatını bırakır, içinde yaşadı ı dünyanın hayatı ile alakadar olmaya durur ve sadece kıyametin kopmasını düşünür; evet sanki onun için endişe verici başka bir şey yokmuş gibi sadece ondan endişelenir, onunla meşgul olur. İki veya üç bin sene sonra da olsa, münhasıran kıyametin kopaca ından endişe duyar. İşte bütün bunlar, tevehhüm-ü ebediyetten kaynaklanmaktadır. Çünkü insan kendi ölümünü düşünmemekte, içinde yaşadı ı dünyanın ölümüyle ilgilenmektedir.
Herkes için diyemem, ama günümüzde çevremize dönüp baktı ımız zaman gençli ini câmi, tekke ve zaviyede geçirmiş dahi olsa çok kimsenin kendisini lâyemût (ölümsüz) zannetti ini görürüz. Öyle ki insanın da ı tutsam koparırım, şunu tutsam yerle bir ederim dedi i veya ileride diyece i ve demesi muhtemel olan devreleri vardır. İnsan o devrelerde hep tevehhüm-ü ebediyet ile yaşar. Özellikle de insan, sıhhati yerindeyken ve gençlik devirlerinde büyük ölçüde tevehhüm-ü ebediyet ile yaşar ve asla ihtiyarlayaca ını, ölece ini düşünmez. Bir gün buradan göçüp gidece ini hiç hatırına getirmez. Servet u sâmânın elinden kayıp gidece ini hiç hesaba katmaz. Bu duygunun üzerine dökülecek kezzab ve insandaki gafleti yok edecek şey, fikir ameliyesidir. Yani âfâkî ve enfüsî tefekkürle gözden perdeyi sıyırmak ve hakikati görmeye çalışmaktır. Zira Allah bizim gözümüzden perdeyi açıp da çok acı bir şekilde hakikati bize gösterece i gün gelmeden gözden perdeyi kaldırıp hakikati görmek çok önemlidir. Kuran-ı Kerimde Cenab-ı Hak: Fekeşefnâ anke ıtâeke febesarukel yevme hadîd - İşte gözünün önünden perdeyi kaldırdık, şimdi artık gözün pek keskindir! (Kâf, 50/22) buyurmaktadır. Yani senin gözünden perdeyi açtık, gözün de artık pek keskin. O gün varaca ın yeri, seni endişelendiren hesap mahallini göreceksin, Rakîb ve Müheymin olan Hz. Allahın senin hakkındaki hükmüne şahit olacaksın.
Evet, nasıl olsa o gün gelecek. O gün gelmeden dikkat ve tefekkürle gözden perdeyi sıyırma ve daha şimdiden Cehennemi ve Cenneti görme, duyma ufkuna ulaşma çok önemlidir. Ama insan nisyandan mürekkep oldu undan, biraz tefekkürden uzaklaşınca hemen kendini ebedi yaşayacakmış gibi bir kuruntu içinde hissetmektedir.
İsterseniz küçük bir örnekle konuyu az daha açalım: Mesela, herhangi birimiz bir saraya girdik; orada nefsimizin bütün arzu ve iştihalarına göre hazırlanmış her şey var. Her şey derken, yemek sofralarından alın da insanın bedenî hislerini tatmin eden şeylere kadar hepsini kastediyorum. Ancak bazı emarelerle anlıyoruz ki, bunların hepsi bize haram edilmiş ve hepsi de yasak. Binaenaleyh o sofraların hiçbirine el uzatamayacak, o nâmahremlerin harîmine sokulamayacak ve o memnû (yasak) meyvelerden de yiyemeyece iz demektir. Zira arz edildi i gibi onların üzerlerinde yasak ifade veya işareti var. Bazen bu durumdaki bir insan, nefsine ma lup olabilir.. yemekler onun midesini sulandırır ve o cazip şeyler onun dikkatini çeker, kendisine baktırır, şehevî hisleri onu harekete geçirerek fena şeylere do ru zorlar. O da tam bu sırada onlara elini uzatabilir. İşte bu zat tam temayüllerinin güdümünde iken birdenbire bir perde açılıverse ve Cehennem bütün dehşetiyle, Cennet de bütün debdebe ve ihtişamıyla onun gözünün önünde tülleniverse, artık böyle biri her şeyin iştihasını kabartmasına ra men ne o haram yemeklere elini uzatır, ne de haramlara do ru bir adım atar.
Bu itibarla diyebiliriz ki, insana fenalıkları yaptıran daha ziyade onun gafleti, tûl-i emeli (hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya dalması) ve hakikati göremeyişidir. Zannediyorum Ashab-ı kiramın günahlardan uzak durmasında da işte bu husus müessir olmuş. Bizler de e er ameliyat-ı fikriye ile (fikrî operasyonla) iki kere iki dört eder katiyetinde Cennetin ve Cehennemin mevcudiyetini hep mülahazaya alabilsek nefsimizi frenleyecek, fenalıklara girmeyecek, daima ahireti nazara alacak ve hayatımızı her zaman ölçülü yaşayaca ız. Böyle bir ameliyeden mahrum kaldı ımız zaman ise, Cennet ve Cehennem nisyan perdesi altına gömülecek, biz de Allaha inansak dahi, çok defa hislerimize ma lup olacak, tûl-i emel ve tevehhüm-ü ebediyet düşüncesiyle fenalıklara girecek ve kendimizi dünyadan kâm almaya salaca ız.
Tevehhüm-ü ebediyeti aşmanın bir yolu da râbıta-ı mevttir. Zira ölümü düşünerek dünyanın fani oldu u mülahazasını taşımak, tevehhüm-ü ebediyeti delik deşik eden önemli bir yöntemdir. Ancak şu an etrafımıza bakınca görüyoruz ki, ateş sadece düştü ü yeri yakıyor. Kimin evinde birisi ölürse ancak onlar ölümü hatırlıyor ve bu önemli konu başkalarının umurunda bile de il. Oysa Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ölümü hatırlamak gerekti ini ve bunun için de mezarları ziyaret etmenin faydalı olaca ını hatırlatıyor. Mezarları ziyaret etmek, bidayet-i İslamda yasak olmasına ra men daha sonraları Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bunun üzerinde ısrarla durmuştur. Çünkü mezarlıklar ve mezar taşları, bazı insanların hayatına intikal ederek çeşitli tedaîlerle az uyanık gönüller için Ahireti hatırlatmaktadır. Fakat bana öyle geliyor ki gafletten dolayı gönüllerimiz ölmüş gibi. Şimdilerde zannediyorum kimin bir yakını ölmüşse sadece o kimse ölümü kısmen hatırlayarak tevehhüm-ü ebediyetten uzaklaşıp biraz olsun kendisine geliyor. Ben arkadaşlara ölümü hatırda tutmak için hastaneleri ziyaret etmelerini tavsiye ediyorum. Gitsinler, çeşitli klinikleri gezsinler, sıhhati bozulan ve ölümünü bekleyen insanların haline baksınlar. İhtimal böyle bir mülahaza onların da birer yolcu oldu unu hatırlatacak ve onlarda yol azı ı duygusunu tetikleyecektir.
Netice itibariyle tevehhüm-ü ebediyet, bazen bir gafletten kaynaklanmakta, gaflet ise tefekkürsüz yaşamaktan do maktadır. Bunu delecek önemli bir husus râbıta-i mevt, di eri de ölüm ötesini rasat etme ufku sayılan hastaneler ve hastaların halleridir. Evet ne zaman insan, bir kısım hastalıklara, arızalara veya mal, can, evlat konularında bir imtihana maruz kalsa işte o zaman ondaki bu düşünce delik deşik olur.
Hâsılı, tevehhüm-ü ebediyet düşüncesini ne ile deleceksek ve bu atmosferi ne ile parçalayacaksak parçalamamız gerekmektedir. Yoksa bu duygu bizi bo ar da, gerçek insanlık atmosferine bir türlü yükselemeyiz; yükselip Rabbimizin rahmetiyle münasebete geçece imiz atmosferi bulamayız. Biz iki hususu hep canlı tutmalıyız: Tefekkür ameliyesi ve râbıta-i mevt (ölümü düşünme). Bunlar aynı zamanda ehl-i tarikat, ehl-i tasavvuf ve erbab-ı hakikatin hayatlarında uyguladıkları hususlardır.
( © Zaman - Akademi )
Tevehhüm-ü ebediyet, insanın kendisini ebedî ve lâyemût (ölmeyecek) zannetmesi, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya ba lanması, yaşamak için yaşaması, peşin zevk-safa ve ücretlerle avunarak sadece hâl-i hazırı yaşaması, geçmiş ve gelece i umursamaması demektir.
Tevehhüm-ü ebediyet hissi insanda bazen o derece gelişir ki ferdin hayatını bütün bütün tesiri altına alır. Hatta insan, kendi hayatını bırakır, içinde yaşadı ı dünyanın hayatı ile alakadar olmaya durur ve sadece kıyametin kopmasını düşünür; evet sanki onun için endişe verici başka bir şey yokmuş gibi sadece ondan endişelenir, onunla meşgul olur. İki veya üç bin sene sonra da olsa, münhasıran kıyametin kopaca ından endişe duyar. İşte bütün bunlar, tevehhüm-ü ebediyetten kaynaklanmaktadır. Çünkü insan kendi ölümünü düşünmemekte, içinde yaşadı ı dünyanın ölümüyle ilgilenmektedir.
Herkes için diyemem, ama günümüzde çevremize dönüp baktı ımız zaman gençli ini câmi, tekke ve zaviyede geçirmiş dahi olsa çok kimsenin kendisini lâyemût (ölümsüz) zannetti ini görürüz. Öyle ki insanın da ı tutsam koparırım, şunu tutsam yerle bir ederim dedi i veya ileride diyece i ve demesi muhtemel olan devreleri vardır. İnsan o devrelerde hep tevehhüm-ü ebediyet ile yaşar. Özellikle de insan, sıhhati yerindeyken ve gençlik devirlerinde büyük ölçüde tevehhüm-ü ebediyet ile yaşar ve asla ihtiyarlayaca ını, ölece ini düşünmez. Bir gün buradan göçüp gidece ini hiç hatırına getirmez. Servet u sâmânın elinden kayıp gidece ini hiç hesaba katmaz. Bu duygunun üzerine dökülecek kezzab ve insandaki gafleti yok edecek şey, fikir ameliyesidir. Yani âfâkî ve enfüsî tefekkürle gözden perdeyi sıyırmak ve hakikati görmeye çalışmaktır. Zira Allah bizim gözümüzden perdeyi açıp da çok acı bir şekilde hakikati bize gösterece i gün gelmeden gözden perdeyi kaldırıp hakikati görmek çok önemlidir. Kuran-ı Kerimde Cenab-ı Hak: Fekeşefnâ anke ıtâeke febesarukel yevme hadîd - İşte gözünün önünden perdeyi kaldırdık, şimdi artık gözün pek keskindir! (Kâf, 50/22) buyurmaktadır. Yani senin gözünden perdeyi açtık, gözün de artık pek keskin. O gün varaca ın yeri, seni endişelendiren hesap mahallini göreceksin, Rakîb ve Müheymin olan Hz. Allahın senin hakkındaki hükmüne şahit olacaksın.
Evet, nasıl olsa o gün gelecek. O gün gelmeden dikkat ve tefekkürle gözden perdeyi sıyırma ve daha şimdiden Cehennemi ve Cenneti görme, duyma ufkuna ulaşma çok önemlidir. Ama insan nisyandan mürekkep oldu undan, biraz tefekkürden uzaklaşınca hemen kendini ebedi yaşayacakmış gibi bir kuruntu içinde hissetmektedir.
İsterseniz küçük bir örnekle konuyu az daha açalım: Mesela, herhangi birimiz bir saraya girdik; orada nefsimizin bütün arzu ve iştihalarına göre hazırlanmış her şey var. Her şey derken, yemek sofralarından alın da insanın bedenî hislerini tatmin eden şeylere kadar hepsini kastediyorum. Ancak bazı emarelerle anlıyoruz ki, bunların hepsi bize haram edilmiş ve hepsi de yasak. Binaenaleyh o sofraların hiçbirine el uzatamayacak, o nâmahremlerin harîmine sokulamayacak ve o memnû (yasak) meyvelerden de yiyemeyece iz demektir. Zira arz edildi i gibi onların üzerlerinde yasak ifade veya işareti var. Bazen bu durumdaki bir insan, nefsine ma lup olabilir.. yemekler onun midesini sulandırır ve o cazip şeyler onun dikkatini çeker, kendisine baktırır, şehevî hisleri onu harekete geçirerek fena şeylere do ru zorlar. O da tam bu sırada onlara elini uzatabilir. İşte bu zat tam temayüllerinin güdümünde iken birdenbire bir perde açılıverse ve Cehennem bütün dehşetiyle, Cennet de bütün debdebe ve ihtişamıyla onun gözünün önünde tülleniverse, artık böyle biri her şeyin iştihasını kabartmasına ra men ne o haram yemeklere elini uzatır, ne de haramlara do ru bir adım atar.
Bu itibarla diyebiliriz ki, insana fenalıkları yaptıran daha ziyade onun gafleti, tûl-i emeli (hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya dalması) ve hakikati göremeyişidir. Zannediyorum Ashab-ı kiramın günahlardan uzak durmasında da işte bu husus müessir olmuş. Bizler de e er ameliyat-ı fikriye ile (fikrî operasyonla) iki kere iki dört eder katiyetinde Cennetin ve Cehennemin mevcudiyetini hep mülahazaya alabilsek nefsimizi frenleyecek, fenalıklara girmeyecek, daima ahireti nazara alacak ve hayatımızı her zaman ölçülü yaşayaca ız. Böyle bir ameliyeden mahrum kaldı ımız zaman ise, Cennet ve Cehennem nisyan perdesi altına gömülecek, biz de Allaha inansak dahi, çok defa hislerimize ma lup olacak, tûl-i emel ve tevehhüm-ü ebediyet düşüncesiyle fenalıklara girecek ve kendimizi dünyadan kâm almaya salaca ız.
Tevehhüm-ü ebediyeti aşmanın bir yolu da râbıta-ı mevttir. Zira ölümü düşünerek dünyanın fani oldu u mülahazasını taşımak, tevehhüm-ü ebediyeti delik deşik eden önemli bir yöntemdir. Ancak şu an etrafımıza bakınca görüyoruz ki, ateş sadece düştü ü yeri yakıyor. Kimin evinde birisi ölürse ancak onlar ölümü hatırlıyor ve bu önemli konu başkalarının umurunda bile de il. Oysa Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ölümü hatırlamak gerekti ini ve bunun için de mezarları ziyaret etmenin faydalı olaca ını hatırlatıyor. Mezarları ziyaret etmek, bidayet-i İslamda yasak olmasına ra men daha sonraları Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bunun üzerinde ısrarla durmuştur. Çünkü mezarlıklar ve mezar taşları, bazı insanların hayatına intikal ederek çeşitli tedaîlerle az uyanık gönüller için Ahireti hatırlatmaktadır. Fakat bana öyle geliyor ki gafletten dolayı gönüllerimiz ölmüş gibi. Şimdilerde zannediyorum kimin bir yakını ölmüşse sadece o kimse ölümü kısmen hatırlayarak tevehhüm-ü ebediyetten uzaklaşıp biraz olsun kendisine geliyor. Ben arkadaşlara ölümü hatırda tutmak için hastaneleri ziyaret etmelerini tavsiye ediyorum. Gitsinler, çeşitli klinikleri gezsinler, sıhhati bozulan ve ölümünü bekleyen insanların haline baksınlar. İhtimal böyle bir mülahaza onların da birer yolcu oldu unu hatırlatacak ve onlarda yol azı ı duygusunu tetikleyecektir.
Netice itibariyle tevehhüm-ü ebediyet, bazen bir gafletten kaynaklanmakta, gaflet ise tefekkürsüz yaşamaktan do maktadır. Bunu delecek önemli bir husus râbıta-i mevt, di eri de ölüm ötesini rasat etme ufku sayılan hastaneler ve hastaların halleridir. Evet ne zaman insan, bir kısım hastalıklara, arızalara veya mal, can, evlat konularında bir imtihana maruz kalsa işte o zaman ondaki bu düşünce delik deşik olur.
Hâsılı, tevehhüm-ü ebediyet düşüncesini ne ile deleceksek ve bu atmosferi ne ile parçalayacaksak parçalamamız gerekmektedir. Yoksa bu duygu bizi bo ar da, gerçek insanlık atmosferine bir türlü yükselemeyiz; yükselip Rabbimizin rahmetiyle münasebete geçece imiz atmosferi bulamayız. Biz iki hususu hep canlı tutmalıyız: Tefekkür ameliyesi ve râbıta-i mevt (ölümü düşünme). Bunlar aynı zamanda ehl-i tarikat, ehl-i tasavvuf ve erbab-ı hakikatin hayatlarında uyguladıkları hususlardır.
( © Zaman - Akademi )
bu dünya fani nasılda harajet ediyoruz hiç ölmeyecek gibi. ama bitecek bir gün. zaman yakın. vakit yakın. ama bizler gafil.