- Üyelik Tarihi
- 20 Ağu 2006
- Mesajlar
- 3,305
- Aldığı Beğeniler
- 26
- Takım
- Diğer
Hace Hazretlerinin müritlerinden biri anlatır:
- Şah-ı Nakşibend Hazretleri Gadyutta bulunuyordu. Beni çağırdı, odunluk ağaç köklerini Kasr-ı Ârifana götürmem gerektiğini söyledi. Ardından sefere çıktı. Daha sonra ben onun emirlerine uygun olarak, ağaç kökleri toplamaya başladım. Bir yandan ağaç köklerini güçlükle toplamaya çalışırken, diğer yandan çalı çırpıları biriktirmeyi düşündüm. Nihayet topladıklarımı yüklenip, Hace Hazretlerinin Kasr-ı Ârifandaki evine götürdüm. Ertesi gün, Hace Hazretleri beni çağırdı:
- Sen aslında hep ağaç köklerini toplamışsın. Ama bunlara, çalı çırpı katmış olduğunu düşünüyorsun! dedi.
Şah-ı Nakşibend Hazretlerinin Karaşide oturan bir müridi vardı. O anlattı:
- Hace Hazretleri Karaşide bulunduğu bir gün, Bizim Buharanın Gadyut bölgesinde bulunan Şadi adında bir müridimiz var. Üç gün sonra Buharadan Karaşiye gelecek. Vaktiyle o, Kasr-ı Ârifandaki evimize odun taşımıştı ama o gün bir hatası oldu. dedi.
Hace Hazretlerinin bu sözlerini işittiğim andan itibaren, onun geleceği günleri saymaya başladım. Üçüncü gün oldu. Şeyh Şadi, Buharadan Karaşiye geldi. Hace Hazretlerinin huzuruna gitti. Ancak Hace Hazretleri, onu üç gün boyunca sohbetine kabul etmedi. Ben o vakit, bu yola yeni girmiştim. Nerede nasıl davranacağımı, doğrusu tam bilemiyordum. Bununla birlikte, Hace Hazretlerinden Şeyh Şadinin bu kusurunun bağışlanmasını istirham ettim.
Şah-ı Nakşibend Hazretleri bana şefkâtle davrandı. Onun hatasını affetti. Bir ara yalnız kalmıştı, Şeyh Şadi. Yaklaştım, Buraya gelme sebebin ne? dedim. Şunları anlattı:
- Ben Kasr-ı Ârifandaydım. Şah-ı Nakşibend Hazretleri beni, odun taşımakla görevlendirmişti. Ancak o gün bir hata yapmıştım. O günden bu yana, bu hata hep içimi kemirip durmuştur. Artık gönlüm iyice daralmıştı. Hace Hazretlerini görmeden yapamayacaktım. İçimden, Madem Şah-ı Nakşibend Hazretleri, Karaşide& dedim. Hiç beklemeden, Hace Hazretlerine bir an önce kavuşmak istedim. Gördüğün gibi, işte şu an buradayım!
Hace Alaüddin anlatmıştı:
- Bir keresinde Şah-ı Nakşibend Hazretleri yine Karaşideydi. Bu sırada Kasr-ı Ârifandaki evine, bir müridini görevli bırakmıştı. Bu mürit, evin hizmetini görecekti. O gün mürit, tarladan getirmiş olduğu odunları Hace Hazretlerinin evine bıraktı. Bir yandan kendi kendine söyleniyordu:
- Şimdi, Hace Hazretleri burada olsaydı ne güzel olurdu. En azından nasıl hizmet ettiğimi görürdü. Hizmetim de yerine ulaşırdı!..
Karaşide bulunan Şah-ı Nakşibend Hazretleri ise dervişlere sohbet ediyordu. Mâna âleminin perdesi aralanmış, bu hâdise Hace Hazretlerine malûm olmuştu. Sohbet sırasında Şah-ı Nakşibend Hazretleri müritlere şöyle diyordu:
- Bu müridin, istemeye istemeye evimize getirdiği odunları ev halkımız kabul etmedi. Getirdiklerinin, kabul edilmesi için rica ettiyse de olmadı. Bu yüzden zihni karıştı. Belki bir müddet sonra o, yanımıza gelir!
Karaşideki dervişler, o günden sonra bu müridin geleceğini beklemeye başlamışlardı. Gerçekten aradan üç gün geçti, o derviş Karaşiye geldi. Şah-ı Nakşibend Hazretlerinin anlattıklarını bilen dervişler; bu müride, Kasr-ı Ârifandan geliş sebebini ve orada olup-bitenleri sordular. O Şah-ı Nakşibend Hazretlerinin anlattıklarını aynen anlattı.
Hace Alaüddin Hazretleri anlatır:
- Şah-ı Nakşibend Hazretleri beraberinde bir grup müridiyle, bir dervişinin evindeydi. Orada bulunanlar sofra hazırlamak ve bu konudaki hizmetlerini yerine getirmek için dışarı çıktılar. Çıkarken iki gruba ayrıldılar. Bir grup, sarraflar çarşısının bulunduğu yöne gitti. Ama orada, Hace Hazretlerini görünce şaşırmışlardı. Demek biz aramızda konuşurken, Hace Hazretleri bizden önce evden çıkıp gelmiş!.. diye düşünüyorlardı.
Tam o sırada diğer grupta bulunanlar, dört yolun kesiştiği yere kadar gelmişlerdi. Bir de ne görsünler! Şah-ı Nakşibend Hazretleri karşılarında...Onlar da aralarında aynı şeyleri düşünmeye başlamış olacaklar, birbirlerine bakakalmışlardı. Derken, her iki grup da işlerini tamamlayınca geri döndü. Dervişlerden Muhammed Erhenî ile karşılaştılar. Aralarında kendisine anlatılanları dinledikten sonra şunu söyledi:
- Sizin sözünü ettiğiniz zamanda Hace Hazretlerini, ben filanca yerde gördüm. Şu tarafa doğru gidiyordu.
Bütün bunlara şahid olan dervişler, Hace Hazretlerini nerede bulabilecekleri konusunda tereddüde düşmüşlerdi. Onlar aralarında konuşurlarken, yanlarına bir derviş geldi. Hace Hazretlerinin, dışarı çıkan sufilerin neden gecikmiş olduklarını sorduğunu söyledi. Müritler, o gelen sufiye de durumu anlattılar. Bunun üzerine sufi, dervişlere:
- Siz dışarı çıktığınızdan beri biz, Şah-ı Nakşibend Hazretlerinin yanındaydık. Kendisi hiç dışarı çıkmadı, siz geç kalınca beni, sizleri bulmak için gönderdi!..dedi.
Gerçeği öğrenen dervişler hayrete düşmüşlerdi. Yaşadıklarını üzerlerinden atamadan dergâha geri döndüler. Dervişler, Nerede kaldınız? diye sorduklarında, başlarından geçenleri anlattılar. Onlar aralarında konuşurlarken Hace Hazretleri, kendilerine tebessüm ediyordu. Tüm bu güzelliklere, kendi evinde ve gönül dünyasında şahit olan ev sahibi sufinin, muhabbeti görülmeye değerdi. Başladı, ağlamaya&O esnada, Hace Hazretleri de sohbete başlamıştı:
- Ramazan ayı idi. Sufiler, Azizân Hazretlerini iftara davet etmişlerdi. Azizân Hazretleri, on üç farklı yere davet edilmiş, tüm bu davetlere gitmişti. Hatta bu hâdiseyi, bana anlatan derviş, Ben de o sofralardan birinde, Azizân Hazretleriyle birlikte bulundum. demişti.
Şah-ı Nakşibend
Şeyh Ahmed es-Sıddıkî
- Şah-ı Nakşibend Hazretleri Gadyutta bulunuyordu. Beni çağırdı, odunluk ağaç köklerini Kasr-ı Ârifana götürmem gerektiğini söyledi. Ardından sefere çıktı. Daha sonra ben onun emirlerine uygun olarak, ağaç kökleri toplamaya başladım. Bir yandan ağaç köklerini güçlükle toplamaya çalışırken, diğer yandan çalı çırpıları biriktirmeyi düşündüm. Nihayet topladıklarımı yüklenip, Hace Hazretlerinin Kasr-ı Ârifandaki evine götürdüm. Ertesi gün, Hace Hazretleri beni çağırdı:
- Sen aslında hep ağaç köklerini toplamışsın. Ama bunlara, çalı çırpı katmış olduğunu düşünüyorsun! dedi.
Şah-ı Nakşibend Hazretlerinin Karaşide oturan bir müridi vardı. O anlattı:
- Hace Hazretleri Karaşide bulunduğu bir gün, Bizim Buharanın Gadyut bölgesinde bulunan Şadi adında bir müridimiz var. Üç gün sonra Buharadan Karaşiye gelecek. Vaktiyle o, Kasr-ı Ârifandaki evimize odun taşımıştı ama o gün bir hatası oldu. dedi.
Hace Hazretlerinin bu sözlerini işittiğim andan itibaren, onun geleceği günleri saymaya başladım. Üçüncü gün oldu. Şeyh Şadi, Buharadan Karaşiye geldi. Hace Hazretlerinin huzuruna gitti. Ancak Hace Hazretleri, onu üç gün boyunca sohbetine kabul etmedi. Ben o vakit, bu yola yeni girmiştim. Nerede nasıl davranacağımı, doğrusu tam bilemiyordum. Bununla birlikte, Hace Hazretlerinden Şeyh Şadinin bu kusurunun bağışlanmasını istirham ettim.
Şah-ı Nakşibend Hazretleri bana şefkâtle davrandı. Onun hatasını affetti. Bir ara yalnız kalmıştı, Şeyh Şadi. Yaklaştım, Buraya gelme sebebin ne? dedim. Şunları anlattı:
- Ben Kasr-ı Ârifandaydım. Şah-ı Nakşibend Hazretleri beni, odun taşımakla görevlendirmişti. Ancak o gün bir hata yapmıştım. O günden bu yana, bu hata hep içimi kemirip durmuştur. Artık gönlüm iyice daralmıştı. Hace Hazretlerini görmeden yapamayacaktım. İçimden, Madem Şah-ı Nakşibend Hazretleri, Karaşide& dedim. Hiç beklemeden, Hace Hazretlerine bir an önce kavuşmak istedim. Gördüğün gibi, işte şu an buradayım!
Hace Alaüddin anlatmıştı:
- Bir keresinde Şah-ı Nakşibend Hazretleri yine Karaşideydi. Bu sırada Kasr-ı Ârifandaki evine, bir müridini görevli bırakmıştı. Bu mürit, evin hizmetini görecekti. O gün mürit, tarladan getirmiş olduğu odunları Hace Hazretlerinin evine bıraktı. Bir yandan kendi kendine söyleniyordu:
- Şimdi, Hace Hazretleri burada olsaydı ne güzel olurdu. En azından nasıl hizmet ettiğimi görürdü. Hizmetim de yerine ulaşırdı!..
Karaşide bulunan Şah-ı Nakşibend Hazretleri ise dervişlere sohbet ediyordu. Mâna âleminin perdesi aralanmış, bu hâdise Hace Hazretlerine malûm olmuştu. Sohbet sırasında Şah-ı Nakşibend Hazretleri müritlere şöyle diyordu:
- Bu müridin, istemeye istemeye evimize getirdiği odunları ev halkımız kabul etmedi. Getirdiklerinin, kabul edilmesi için rica ettiyse de olmadı. Bu yüzden zihni karıştı. Belki bir müddet sonra o, yanımıza gelir!
Karaşideki dervişler, o günden sonra bu müridin geleceğini beklemeye başlamışlardı. Gerçekten aradan üç gün geçti, o derviş Karaşiye geldi. Şah-ı Nakşibend Hazretlerinin anlattıklarını bilen dervişler; bu müride, Kasr-ı Ârifandan geliş sebebini ve orada olup-bitenleri sordular. O Şah-ı Nakşibend Hazretlerinin anlattıklarını aynen anlattı.
Hace Alaüddin Hazretleri anlatır:
- Şah-ı Nakşibend Hazretleri beraberinde bir grup müridiyle, bir dervişinin evindeydi. Orada bulunanlar sofra hazırlamak ve bu konudaki hizmetlerini yerine getirmek için dışarı çıktılar. Çıkarken iki gruba ayrıldılar. Bir grup, sarraflar çarşısının bulunduğu yöne gitti. Ama orada, Hace Hazretlerini görünce şaşırmışlardı. Demek biz aramızda konuşurken, Hace Hazretleri bizden önce evden çıkıp gelmiş!.. diye düşünüyorlardı.
Tam o sırada diğer grupta bulunanlar, dört yolun kesiştiği yere kadar gelmişlerdi. Bir de ne görsünler! Şah-ı Nakşibend Hazretleri karşılarında...Onlar da aralarında aynı şeyleri düşünmeye başlamış olacaklar, birbirlerine bakakalmışlardı. Derken, her iki grup da işlerini tamamlayınca geri döndü. Dervişlerden Muhammed Erhenî ile karşılaştılar. Aralarında kendisine anlatılanları dinledikten sonra şunu söyledi:
- Sizin sözünü ettiğiniz zamanda Hace Hazretlerini, ben filanca yerde gördüm. Şu tarafa doğru gidiyordu.
Bütün bunlara şahid olan dervişler, Hace Hazretlerini nerede bulabilecekleri konusunda tereddüde düşmüşlerdi. Onlar aralarında konuşurlarken, yanlarına bir derviş geldi. Hace Hazretlerinin, dışarı çıkan sufilerin neden gecikmiş olduklarını sorduğunu söyledi. Müritler, o gelen sufiye de durumu anlattılar. Bunun üzerine sufi, dervişlere:
- Siz dışarı çıktığınızdan beri biz, Şah-ı Nakşibend Hazretlerinin yanındaydık. Kendisi hiç dışarı çıkmadı, siz geç kalınca beni, sizleri bulmak için gönderdi!..dedi.
Gerçeği öğrenen dervişler hayrete düşmüşlerdi. Yaşadıklarını üzerlerinden atamadan dergâha geri döndüler. Dervişler, Nerede kaldınız? diye sorduklarında, başlarından geçenleri anlattılar. Onlar aralarında konuşurlarken Hace Hazretleri, kendilerine tebessüm ediyordu. Tüm bu güzelliklere, kendi evinde ve gönül dünyasında şahit olan ev sahibi sufinin, muhabbeti görülmeye değerdi. Başladı, ağlamaya&O esnada, Hace Hazretleri de sohbete başlamıştı:
- Ramazan ayı idi. Sufiler, Azizân Hazretlerini iftara davet etmişlerdi. Azizân Hazretleri, on üç farklı yere davet edilmiş, tüm bu davetlere gitmişti. Hatta bu hâdiseyi, bana anlatan derviş, Ben de o sofralardan birinde, Azizân Hazretleriyle birlikte bulundum. demişti.
Şah-ı Nakşibend
Şeyh Ahmed es-Sıddıkî