Özellikle son aylarda, bazı medya organlarında dergimizin çokça zikredilmesinin de tesiriyle, hemen her kesimden insanın Kırık Testi'den ve Bamteli'nden haberdar olmasının akabinde, Muhterem Hocamıza ulaştırılmak üzere "helallik alma" kasdıyla yazılmış mesajlarda büyük bir artış meydana geldi.
Geçen haftaki bu türden e-maillerin birinde, ismini vermek istemediğim bir okuyucumuz, şöyle diyordu:
"Saygıdeğer M. Fethullah Gülen Hocaefendi'ye,
Vaktiyle, gaflete dalıp zatınıza ağır bir kelime kullanmış ve gıybetinizi etmiştim. Maalesef, ruh hastası olduğunuzu söyleyen bir adama katılmış ve onun iftiralarını tasdik mahiyetinde aynı çirkin sözleri tekrarlamıştım. Bu hadisenin üzerinden dört ay geçmişti ki, kendim ruh hastası oldum. Halen psikolojik tedavim sürüyor. Ancak, bir süredir Risaleleri okuyorum ve artık Cenâb-ı Hakk'ın affetmediği kul hakkına dair hiçbir şeyin üzerimde kalmasını istemiyorum. Hem Allah Teâlâ'dan bağışlanma talep ediyor hem de sizden hakkınızı helal etmenizi diliyorum."
Evet, yüzlerce mesajı Aziz Hocamıza ulaştırmamız mümkün değil; fakat, bu samimi istek bir sohbet esnasında aklımıza gelince ve bir münasebet zuhur edince Hak Sahibi'ne meseleyi arz ettik. Şefkat İnsanı şu sözlerle mukabelede bulundu:
"Şayet bundan sonra namazlarını kılarsa, bütün hakkım helal olsun. Hem belki onun şifası namazdadır. Dilerim, adanmış ruhların şahs-ı manevîsine zulüm ve haksızlık yapmamıştır. Söz konusu olan sadece bir ferdin hakkıysa, o insan hakkından vaz geçer, "helal ettim" der ve olur biter. Madem ki, bir insan hatasını anlamış ve helallik alma civanmertliğini göstermiş, onun muhatabına düşen de artık hak arayışında olmamak, onu büyük bir vebal altında bırakmamak ve affetme âlicenaplığını ortaya koymaktır."
Evet, bir mü'min için tevbe kapısı her an açıktır; ne var ki, insan, altından kalkılmaz hesaplarla ötelere gitmemek için hep temkinli davranmalı, sürekli nezih yaşamalı, ezkaza kirlenmişse hemen temizlenmeye çalışmalı; elinde fırsat varken günah ve kul hakkı gibi ağırlıklardan kurtulmanın yollarını araştırmalıdır. Gıybetini yaptığı, hakkını yediği, kötülük ettiği herkese ulaşmanın ve onlardan helallik almanın bir yolunu mutlaka bulmalıdır. Aksi takdirde, insan, hem dünyada gayretullaha dokunmuş olma hem de görülmemiş hesaplarla ahirete yuvarlanma tehlikesiyle burun buruna sayılır.
Gayretullaha Dokundu!..
Kıymetli Arkadaşlar,
Helallik dileyen o samimi insan, hastalığının sebebinin Hocaefendi hakkındaki kötü sözleri olduğunu, çirkin isnatlara iştirak ettiğinden dolayı gayretullaha dokunduğunu; dile doladığı aynı maraza -bir şefkat tokadı olarak- kendisinin tutulduğunu ve devayı da ancak çamur attığı masumun bağışlaması sayesinde bulacağını ima ediyordu. Bu mülahazalara cevap sadedinde, Aziz Hocamız şunları söyledi:
"Hastalığın sebebi budur!" diyerek kestirip atmak doğru değil; işin hakikatini Allah bilir. Şahsen, bana karşı yapılan bir haksızlıktan dolayı gayretullaha dokunulmuş olacağını hiç düşünmem; şahsımın maruz kaldığı haksızlıkların azab-ı ilahiyi celbedeceğine ihtimal vermem. Fakat, zulüm gören kim olursa olsun, mazlumiyetin kerametine her zaman inanmışımdır. Bir de, hayatım boyunca hiç kimseye bilerek kötülük yapmadım. Bu itibarla da, eğer bazı kimseler dinime bağlılığım, Rasûl-ü Ekrem'e intisabım ve Kur'an-ı Kerim'e hizmet cehdimden dolayı fakire karşı düşmanca duygular besliyor ve hasımca davranıyorlarsa, Cenâb-ı Hak bu yüzden onları cezalandırabilir. Bazen zâhiren küçük görülen bir şer, bardağı taşıran son damla olabilir.
Şu menkıbeyi bilirsiniz: Bir deve kervanı yola koyulmuş giderken fakir bir derviş önlerine çıkar ve kervancıbaşına kendisini de aralarına almaları ricasında bulunur. Kervancıbaşı adamcağızın isteğini kabul eder ve beraberce yola revan olurlar. Bir zaman sonra haramiler kervana saldırır ve gariplerin bütün eşyalarını alırlar. Bir aralık, eşkıyânın reisi, dervişe de malı olup olmadığını sorar. Hak dostu, "Benim hiç param yok, ama kervancıbaşının bürümcek bir gömleği vardı, onu almayı unutmuşsunuz." der. Haramîler hemen koşar, kervancıbaşının heybesini yeniden arar ve pek değerli gömleğine de el koyarlar. Uzun süre hiçbir şey söylemese de dervişe karşı kervancıbaşının gönlü çok kırılır. Öyle ya; onca iyiliğine mukabil maruz kaldığı tavır kolay kolay kabul edilebilecek cinsten değildir. Bütün sermayelerini kaybeden mazlumlar, çaresiz bir halde bekleşirlerken devletin askerleri çıkagelir ve haramilerin hepsi derdest edilir. Nihayet, gasbedilen mallar sahiplerine geri verilir. İşte o zaman kervancıbaşı dervişe yaklaşır ve der ki, "Baba aşkolsun! Ben sana o kadar iyilik yaptım, sen de tuttun, benim biricik gömleğimi de şakîlere haber verdin." Hak dostunun cevabı düşündürücüdür: "Oğul, niyetim sana kötülük yapmak değildi; bu haramiler halka o kadar gadretmişlerdi ki, baktım zulümlerinin gayretullaha dokunmasına dört parmak kalmış.. senin gömleğinin işte o dört parmak yerine geçmesiydi muradım."
Evet, bu bir menkıbedir; fakat, çok önemli bir hakikati nazara vermektedir: Her kötülüğün gayretullaha dokunma kertesi vardır. Bir zâlim belki başlangıçtaki onca cevrine rağmen tecziye edilmeyebilir; ama bir, iki, üç... derken, öyle bir sınıra varır ki, o noktada zulüm arz u semanın tahammül edemeyeceği bir keyfiyete ulaşır ve ilahi gazaba davetiye çıkarır.
Merhum Yaşar Hoca'dan dinlemiştim; kendi başından mı geçmiş, yoksa bir arkadaşından naklen mi anlattı bilemeyeceğim. Bir çeşmenin başında kovasını doldururken, bağışlayın, orada beygirini sulayan birisi haksız yere buna bir tokat aşketmiş. Hoca, belki gözyaşları içinde kovasını doldurmuş ve hüzünle Pirinin yanına gelmiş. Onun halini görüp hadiseyi öğrenen Hazret, heyecanla "Aman" demiş, "Derhal oraya git ve o zata hakkını helal ettiğini söyle!" Hoca, koştura koştura çeşmenin başına varmış. Fakat, bir de ne görsün; beygir bir tekmeyle sahibini yere sermiş, adam kıvranıp duruyor.
Mazlumiyetin Kerameti
Muhterem Hocamız, aynı sohbetin devamında kendi başından geçen şu vakıayı da anlattı:
Askerliğim sırasında, Salih Özcan Abi hacca gidecekti. Bir pazar günü çarşı iznine çıkıp onu ziyaret etmeyi, mukaddes topraklara uğurlamayı ve duasını almayı çok arzu etmiştim. Gidip başımızdaki nöbetçi âmirden izin istedim. Daha ne dediğimi bile anlama zahmetine katlanmadan adam bana öyle bir tokat attı ki, şayet zayıf ve güçsüz birisine o şekilde vursaydı, hastanelik ederdi. O tarihte yirmi iki yaşındaydım; güç ve takatim yerindeydi; ama daha o zamandan tabiatım itibarıyla kaba kuvvetten hoşlanmazdım. Çok üzüldüm, biraz sarsıldım; fakat, "Lâ havle velâ kuvvete illa billah" deyip, o gaddar adamı Allah'a havale ettim. O gün dışarı çıkamadım, Salih Abi'ye de gidemedim; "Ne yapsam ki?" diye düşünürken, her zamanki inşirah mekanım olan mescide gitmeye karar verdim. Bir müddet Kur'an okudum, namaz kıldım; sonra da oradaki iki arkadaşa bazı hakikatleri anlatmaya çalıştım.
Meğer, biz mescidde sohbet ederken bazıları da bir yerde toplanmışlar; masa kurmuş, içki içmiş, sarhoş olmuş, bağırıp çağırmış ve sonra da kavgaya tutuşmuşlar. Bana vuran o adam öfkesine hakim olamayıp birini bıçaklamış ve cürm-ü meşhud halinde (suçüstü) yakalanmamak için kaçıp bir yere saklanmış.
Beni çağırıp demezler mi; "Falan, şöyle bir cürüm işledi; sizi onu bulmak üzere vazifelendiriyoruz!" Tabii, bir ekip kurup mücrimi yakalamam için beni tavzif edenler, sabahki hadiseyi bilmiyorlardı. Silahlarımızı aldık, adamı aramaya başladık. Ben bir aralık yine bir vesileyle mescide uğradım. Bu defa da imam efendi, "Aradığınız adam bizim koğuşta saklanıyor." demez mi?!. Bir an, maruz kaldığım zulmün hesabını sormak geçti aklımdan; "Değil mi ki, zaten onu yakalamakla vazifeliyim; gidip başucuna dikileyim, önce tüfeğin dipçiğiyle bir dürteyim ve akabinde sabahki tokadın cezasını bir güzel ödeteyim!" dedim kendi kendime. Fakat, hemen toparlandım; içimden "Cenâb-ı Hakk'a havale et, Allah'tan bulsun!" diyerek vazifemin icabını eda etmekle yetindim. Ben karakterimin gereğini yerine getirdim; o ise, haksız yere attığı bir tokadın bedelini belki yüz katıyla ödedi.
Daha evvel de ifade ettiğim gibi, bu benim değil, mazlumiyet ve mağduriyetin kerametidir. Belki herkes kendi hayatını gözden geçirse, benzer hadiselere şahitlik etmiş olduğunu görecektir. Zira, Cenab-ı Hak bazen mehil verse de, zalimleri asla ihmal ve iflah etmez. Şu kadar var ki, çoğu zaman mazlum için Allah'ın gayretine dokunduracak liyakati kesbetmesi şartı aranır. Eğer o, bu seviyenin eri değilse ve yöneleceği kapıya tam yönelememişse ceza geciktirilebilir. Bugün müslümanlara revâ görülen zulmü ve bu zulmün gayretullahı galeyana getirip getirmeyeceğini de bu zaviyeden değerlendirmek gerekir. Evet, Mevlâ-yı Müteâl, âdil-i mutlaktır. Bir hikmete binaen bazı zalimlerin cezalarını bir süre geciktirse bile, mazlumların öcünü bir gün mutlaka alır. Bir kısım haksızlıkların hesabını burada bitirir; küfür gibi daha büyük zulümleri ise Mahkeme-i kübraya bırakır.
http://www.nurforum.org/forum/hayat...fendiye-atilan-iftiralar-ve-hakkin-tecellisi/
Geçen haftaki bu türden e-maillerin birinde, ismini vermek istemediğim bir okuyucumuz, şöyle diyordu:
"Saygıdeğer M. Fethullah Gülen Hocaefendi'ye,
Vaktiyle, gaflete dalıp zatınıza ağır bir kelime kullanmış ve gıybetinizi etmiştim. Maalesef, ruh hastası olduğunuzu söyleyen bir adama katılmış ve onun iftiralarını tasdik mahiyetinde aynı çirkin sözleri tekrarlamıştım. Bu hadisenin üzerinden dört ay geçmişti ki, kendim ruh hastası oldum. Halen psikolojik tedavim sürüyor. Ancak, bir süredir Risaleleri okuyorum ve artık Cenâb-ı Hakk'ın affetmediği kul hakkına dair hiçbir şeyin üzerimde kalmasını istemiyorum. Hem Allah Teâlâ'dan bağışlanma talep ediyor hem de sizden hakkınızı helal etmenizi diliyorum."
Evet, yüzlerce mesajı Aziz Hocamıza ulaştırmamız mümkün değil; fakat, bu samimi istek bir sohbet esnasında aklımıza gelince ve bir münasebet zuhur edince Hak Sahibi'ne meseleyi arz ettik. Şefkat İnsanı şu sözlerle mukabelede bulundu:
"Şayet bundan sonra namazlarını kılarsa, bütün hakkım helal olsun. Hem belki onun şifası namazdadır. Dilerim, adanmış ruhların şahs-ı manevîsine zulüm ve haksızlık yapmamıştır. Söz konusu olan sadece bir ferdin hakkıysa, o insan hakkından vaz geçer, "helal ettim" der ve olur biter. Madem ki, bir insan hatasını anlamış ve helallik alma civanmertliğini göstermiş, onun muhatabına düşen de artık hak arayışında olmamak, onu büyük bir vebal altında bırakmamak ve affetme âlicenaplığını ortaya koymaktır."
Evet, bir mü'min için tevbe kapısı her an açıktır; ne var ki, insan, altından kalkılmaz hesaplarla ötelere gitmemek için hep temkinli davranmalı, sürekli nezih yaşamalı, ezkaza kirlenmişse hemen temizlenmeye çalışmalı; elinde fırsat varken günah ve kul hakkı gibi ağırlıklardan kurtulmanın yollarını araştırmalıdır. Gıybetini yaptığı, hakkını yediği, kötülük ettiği herkese ulaşmanın ve onlardan helallik almanın bir yolunu mutlaka bulmalıdır. Aksi takdirde, insan, hem dünyada gayretullaha dokunmuş olma hem de görülmemiş hesaplarla ahirete yuvarlanma tehlikesiyle burun buruna sayılır.
Gayretullaha Dokundu!..
Kıymetli Arkadaşlar,
Helallik dileyen o samimi insan, hastalığının sebebinin Hocaefendi hakkındaki kötü sözleri olduğunu, çirkin isnatlara iştirak ettiğinden dolayı gayretullaha dokunduğunu; dile doladığı aynı maraza -bir şefkat tokadı olarak- kendisinin tutulduğunu ve devayı da ancak çamur attığı masumun bağışlaması sayesinde bulacağını ima ediyordu. Bu mülahazalara cevap sadedinde, Aziz Hocamız şunları söyledi:
"Hastalığın sebebi budur!" diyerek kestirip atmak doğru değil; işin hakikatini Allah bilir. Şahsen, bana karşı yapılan bir haksızlıktan dolayı gayretullaha dokunulmuş olacağını hiç düşünmem; şahsımın maruz kaldığı haksızlıkların azab-ı ilahiyi celbedeceğine ihtimal vermem. Fakat, zulüm gören kim olursa olsun, mazlumiyetin kerametine her zaman inanmışımdır. Bir de, hayatım boyunca hiç kimseye bilerek kötülük yapmadım. Bu itibarla da, eğer bazı kimseler dinime bağlılığım, Rasûl-ü Ekrem'e intisabım ve Kur'an-ı Kerim'e hizmet cehdimden dolayı fakire karşı düşmanca duygular besliyor ve hasımca davranıyorlarsa, Cenâb-ı Hak bu yüzden onları cezalandırabilir. Bazen zâhiren küçük görülen bir şer, bardağı taşıran son damla olabilir.
Şu menkıbeyi bilirsiniz: Bir deve kervanı yola koyulmuş giderken fakir bir derviş önlerine çıkar ve kervancıbaşına kendisini de aralarına almaları ricasında bulunur. Kervancıbaşı adamcağızın isteğini kabul eder ve beraberce yola revan olurlar. Bir zaman sonra haramiler kervana saldırır ve gariplerin bütün eşyalarını alırlar. Bir aralık, eşkıyânın reisi, dervişe de malı olup olmadığını sorar. Hak dostu, "Benim hiç param yok, ama kervancıbaşının bürümcek bir gömleği vardı, onu almayı unutmuşsunuz." der. Haramîler hemen koşar, kervancıbaşının heybesini yeniden arar ve pek değerli gömleğine de el koyarlar. Uzun süre hiçbir şey söylemese de dervişe karşı kervancıbaşının gönlü çok kırılır. Öyle ya; onca iyiliğine mukabil maruz kaldığı tavır kolay kolay kabul edilebilecek cinsten değildir. Bütün sermayelerini kaybeden mazlumlar, çaresiz bir halde bekleşirlerken devletin askerleri çıkagelir ve haramilerin hepsi derdest edilir. Nihayet, gasbedilen mallar sahiplerine geri verilir. İşte o zaman kervancıbaşı dervişe yaklaşır ve der ki, "Baba aşkolsun! Ben sana o kadar iyilik yaptım, sen de tuttun, benim biricik gömleğimi de şakîlere haber verdin." Hak dostunun cevabı düşündürücüdür: "Oğul, niyetim sana kötülük yapmak değildi; bu haramiler halka o kadar gadretmişlerdi ki, baktım zulümlerinin gayretullaha dokunmasına dört parmak kalmış.. senin gömleğinin işte o dört parmak yerine geçmesiydi muradım."
Evet, bu bir menkıbedir; fakat, çok önemli bir hakikati nazara vermektedir: Her kötülüğün gayretullaha dokunma kertesi vardır. Bir zâlim belki başlangıçtaki onca cevrine rağmen tecziye edilmeyebilir; ama bir, iki, üç... derken, öyle bir sınıra varır ki, o noktada zulüm arz u semanın tahammül edemeyeceği bir keyfiyete ulaşır ve ilahi gazaba davetiye çıkarır.
Merhum Yaşar Hoca'dan dinlemiştim; kendi başından mı geçmiş, yoksa bir arkadaşından naklen mi anlattı bilemeyeceğim. Bir çeşmenin başında kovasını doldururken, bağışlayın, orada beygirini sulayan birisi haksız yere buna bir tokat aşketmiş. Hoca, belki gözyaşları içinde kovasını doldurmuş ve hüzünle Pirinin yanına gelmiş. Onun halini görüp hadiseyi öğrenen Hazret, heyecanla "Aman" demiş, "Derhal oraya git ve o zata hakkını helal ettiğini söyle!" Hoca, koştura koştura çeşmenin başına varmış. Fakat, bir de ne görsün; beygir bir tekmeyle sahibini yere sermiş, adam kıvranıp duruyor.
Mazlumiyetin Kerameti
Muhterem Hocamız, aynı sohbetin devamında kendi başından geçen şu vakıayı da anlattı:
Askerliğim sırasında, Salih Özcan Abi hacca gidecekti. Bir pazar günü çarşı iznine çıkıp onu ziyaret etmeyi, mukaddes topraklara uğurlamayı ve duasını almayı çok arzu etmiştim. Gidip başımızdaki nöbetçi âmirden izin istedim. Daha ne dediğimi bile anlama zahmetine katlanmadan adam bana öyle bir tokat attı ki, şayet zayıf ve güçsüz birisine o şekilde vursaydı, hastanelik ederdi. O tarihte yirmi iki yaşındaydım; güç ve takatim yerindeydi; ama daha o zamandan tabiatım itibarıyla kaba kuvvetten hoşlanmazdım. Çok üzüldüm, biraz sarsıldım; fakat, "Lâ havle velâ kuvvete illa billah" deyip, o gaddar adamı Allah'a havale ettim. O gün dışarı çıkamadım, Salih Abi'ye de gidemedim; "Ne yapsam ki?" diye düşünürken, her zamanki inşirah mekanım olan mescide gitmeye karar verdim. Bir müddet Kur'an okudum, namaz kıldım; sonra da oradaki iki arkadaşa bazı hakikatleri anlatmaya çalıştım.
Meğer, biz mescidde sohbet ederken bazıları da bir yerde toplanmışlar; masa kurmuş, içki içmiş, sarhoş olmuş, bağırıp çağırmış ve sonra da kavgaya tutuşmuşlar. Bana vuran o adam öfkesine hakim olamayıp birini bıçaklamış ve cürm-ü meşhud halinde (suçüstü) yakalanmamak için kaçıp bir yere saklanmış.
Beni çağırıp demezler mi; "Falan, şöyle bir cürüm işledi; sizi onu bulmak üzere vazifelendiriyoruz!" Tabii, bir ekip kurup mücrimi yakalamam için beni tavzif edenler, sabahki hadiseyi bilmiyorlardı. Silahlarımızı aldık, adamı aramaya başladık. Ben bir aralık yine bir vesileyle mescide uğradım. Bu defa da imam efendi, "Aradığınız adam bizim koğuşta saklanıyor." demez mi?!. Bir an, maruz kaldığım zulmün hesabını sormak geçti aklımdan; "Değil mi ki, zaten onu yakalamakla vazifeliyim; gidip başucuna dikileyim, önce tüfeğin dipçiğiyle bir dürteyim ve akabinde sabahki tokadın cezasını bir güzel ödeteyim!" dedim kendi kendime. Fakat, hemen toparlandım; içimden "Cenâb-ı Hakk'a havale et, Allah'tan bulsun!" diyerek vazifemin icabını eda etmekle yetindim. Ben karakterimin gereğini yerine getirdim; o ise, haksız yere attığı bir tokadın bedelini belki yüz katıyla ödedi.
Daha evvel de ifade ettiğim gibi, bu benim değil, mazlumiyet ve mağduriyetin kerametidir. Belki herkes kendi hayatını gözden geçirse, benzer hadiselere şahitlik etmiş olduğunu görecektir. Zira, Cenab-ı Hak bazen mehil verse de, zalimleri asla ihmal ve iflah etmez. Şu kadar var ki, çoğu zaman mazlum için Allah'ın gayretine dokunduracak liyakati kesbetmesi şartı aranır. Eğer o, bu seviyenin eri değilse ve yöneleceği kapıya tam yönelememişse ceza geciktirilebilir. Bugün müslümanlara revâ görülen zulmü ve bu zulmün gayretullahı galeyana getirip getirmeyeceğini de bu zaviyeden değerlendirmek gerekir. Evet, Mevlâ-yı Müteâl, âdil-i mutlaktır. Bir hikmete binaen bazı zalimlerin cezalarını bir süre geciktirse bile, mazlumların öcünü bir gün mutlaka alır. Bir kısım haksızlıkların hesabını burada bitirir; küfür gibi daha büyük zulümleri ise Mahkeme-i kübraya bırakır.
http://www.nurforum.org/forum/hayat...fendiye-atilan-iftiralar-ve-hakkin-tecellisi/