- Üyelik Tarihi
- 24 Mar 2008
- Mesajlar
- 2,584
- Aldığı Beğeniler
- 20
- Takım
- Fenerbahçe
Mehmet Bey, işine gitmek üzere arabasına binip yola çıkar Her zamanki kullandığı yoldan işine giderken kırmızı ışıkta durmak zorunda kalır Yeşil ışık yandığı zaman hareket etmek isteyen Mehmet Bey’in aracı durur Mehmet Bey, aracını tekrar çalıştırmak ister ama araç çalışmaz Bu arada arkasından yoğun bir korna sesi yükselir Aynı zamanda arkasında biriken araçlar yolun diğer tarafından kendisini sollarken ona el-kol hareketleri yaparak hakaretlere varan tepkilerini çok ağır bir şekilde iletirler Sizce arkada korna çalan insanların bu davranışı aracın motorunun çalışmasını sağlar mı? Ya da bağırıp ağza alınmayacak sözler söyleyen insanların bu hareketi onlara ne kazandırabilir? Siz kalabalık bir trafikte yolda kalsaydınız ne düşünürdünüz? Bu soruları her insanın kendisine sorması ve makul cevaplar vermesi gerekir Mehmet Bey de aracının bozulmasına taraftar olamaz değil mi? Bu olayı bir de olumlu yönden düşünün Mehmet Bey’in o gün ışıklarda aracı durur Arkasındaki araçlar, “Bu adamın bize kastı mı var?” diye düşünmeyip, “Herhalde araç bozuldu” diyerek acele etmediler Kornaları basıp ortalığı vaveylaya boğmadılar Bir iki şoför araçlarından inerek arkadaki araçların yan yola geçmelerini sağladı ve Mehmet Bey’e “Fazla basma, motor boğulmasın” diye öneride bulundular Başka bir örnek Ayşe hanım ve eşi Halit Bey gece 11’de 3 aylık bebeğini susturmak için elinden geleni yapıyor; ama küçük Tuba bir türlü susmak bilmiyordu Bu arada alttan duvarın vurulduğunu duydular Bu, alt komşunun rahatsız olduğunun bir işaretiydi Sizce anne-baba bebeklerini keyifleri için mi ağlatıyorlar? Komşunun duvara vurmasını duyan bebek “susmam gerekiyor” mu diyecek? Esasında bu tür örnekleri sosyal hayatımızda çokça yaşarız Hoşgörü, çevremizde olup biten şeyleri anlayışla karşılayarak gayet sabırlı olup onları hoşgörmektir Nitekim dinimiz de bizden böyle olmamızı istiyor Mesela müminlerin güzel ahlâklarının sayıldığı bir ayet-i kerimede şöyle buyruluyor: “O takva sahipleri ki, öfkelerini yutarlar ve insanların kusurlarını affederler Allah, iyilik edenleri sever” (Âl-i İmran, 2/134) Ayet-i kerimeden anlaşıldığına göre bir mümin, kendisinin hoşuna gitmeyeceği bir manzara ile karşılaştığında gayet müsamahalı ve hoşgörülü davranmalıdır Peygamber Efendimiz ise, “Gerçek Müslüman, elinden ve dilinden Müslümanların emniyet ve esenlikte olup zarar görmedikleri kimsedir” buyurarak insanlara karşı nasıl davranmamız gerektiği hususuna dikkatlerimizi çeker Dinimizin bu hoşgörüsü yakınlarımızdan başlayarak hangi din, dil ve ırktan olursa olsun bütün insanları kapsar İslâmiyet hoşgörü, müsamaha, tolerans dinidir İslâm; kelime olarak güven, selâmete erdirmek, esenliğe çıkarmak ve karşılıklı emniyet ve barış tesis etmek gibi manalarının yanında, hoşgörü ile doğrudan alakalı olarak sulh, barış, anlaşma, uzlaşma gibi anlamları da ihtiva ediyor İslâmiyet hoşgörü, müsamaha ve tolerans dinidir Çünkü her vesile ile yumuşaklığı, affetmeyi, iyiliği, hüsn-ü zannı, merhameti, kardeşliği, muhabbeti ve benzeri her türlü güzel ahlâkı emredip tavsiye eden bir dini; hoşgörü, müsamaha vb vasıflardan başka şeylerle tavsif etmek mümkün değildir Hoşgörü ve diyaloğu destekleyen başta Kur’an olmak üzere Efendimiz’in (sas) hayatında pek çok örnek tablo vardır Kaynak Kur’an ve yaşayan Kur’an olan Efendimiz’in sözleri olduğu için, bu konuda farklı düşünemeyiz Bu açıdan hoşgörü, Müslüman’ın tabiî ahlâkıdır İslam, insana ayrı bir kıymet vermiştir Her şeyden önce şunu ifade edelim ki, Kur’an, “Biz insanoğlunu mükerrem kıldık” (İsra 17/70) buyurarak herhangi bir ayırım yapmadan bütün insanların mükerrem ve şerefli olduğunu ilân etmiş ve ona diğer varlıkların üzerinde bir yer vermiştir İslâm’a göre, insanların malı, canı, ırzı haramdır Akıl–beden sağlığı, hayat, aile kurma hürriyeti gibi temel hak ve hürriyetlere dokunulamaz Savaş hâlinde iken bile muharip olmayan kadın, çocuk ve ihtiyarlara ilişilmez Yine dinimize göre masum bir kişinin öldürülmesi bütün insanlığın öldürülmesi kadar büyük bir cinayettir (Bkz Mâide, 5/32) Kur’an-ı Kerim’de Rahmân’ın kulları olan müminler, şu vasıflarla anlatılır: “Rahmân’ın (has) kulları, yeryüzünde tevazu ile yürürler ve kendini bilmfez kimseler onlara laf attığında (incitmeksizin) ‘Selâm’ der (geçerler)” (Furkân, 25/63), “(O kullar), yalan yere şahitlik etmezler, boş sözlerle karşılaştıklarında vakar ile (oradan) geçip giderler” (Furkân, 25/72) Kasas Suresi’nde ise müminlerin bu halleri şöyle detaylandırılır: “Onlar, boş söz işittikleri zaman ondan yüz çevirirler ve ‘Bizim işlerimiz bize, sizin işleriniz size Size selâm olsun Biz kendini bilmezleri (arkadaş edinmek) istemeyiz’ derler” (Kasas, 28/55) Allah’ın has kulları boş, mânâsız ve çirkin söz ve davranışlarla karşılaştıklarında katiyen yakışıksız sözler sarf etmez ve vakur bir edayla oradan geçip giderler Nitekim “Herkes, kendi karakterinin gereğini sergiler” (İsrâ, 17/84) Hoşgörü kahramanlarının karakteri ise yumuşaklık, müsamaha ve toleranstır Peygamber inkârcı birinin ayağına gider mi? Başka bir ayette Cenab-ı Hak, Hz Musa (as) ve Hz Harun’u (as) Firavun gibi ilahlık iddiasında bulunan birine gönderirken söz ve tavır itibarıyla hoşgörülü davranarak yumuşak söz söylemelerini emrediyor (Bkz Tâ Hâ, 20/44) Alimlerimiz bu ayeti şöyle anlamışlar: Muhatabınız, size ve milletinize yıllarca kan kusturan Firavun bile olsa, kendinizi yumuşak söz ve tatlı dille ifade etmelisiniz Çünkü maksat, intikam almak değil, insanları doğruya irşad etmek ve kurtuluşa çağırmaktır Nitekim Efendimiz, Ebu Leheb, Ebu Cehil ve Taif halkı gibi İslam’a ve kendisine düşmanlık yapmış insanların yanına pek çok defa gitmiştir O halde, muhatap kim olursa olsun, bir şeyler anlatabilmek için yumuşaklık ve müsâmaha vazgeçilmez şartlardır Demek ki, Müslüman daima yumuşak tavır, yumuşak hal, yumuşak kalb, yumuşak vicdan, yumuşak söz insanı olmak mecburiyetindedir ki, gerçek bir irşad insanı olabilsin Asr-ı Saadet’e baktığımızda hoşgörü ve yumuşak huyluluğun, Efendimiz’in İslâm’ı tebliğinde en mühim köşe taşlarından birisi olduğunu görüyoruz İnsanlara devamlı hoşgörü ve diyalogla yaklaşarak dâvâsını anlatan Efendimiz’e yaptığı işin doğruluk ve mükemmelliğini ifade mânâsına Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: “Şayet sen, kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz insanlar senin etrafından dağılıp giderlerdi” (Âl-i İmran, 3/159) Efendimiz (sas), kendisinin dişini kıranlara, başını yaranlara karşı bile hep müsamahalı davranmış, Mekke’nin fethinden sonra durumlarının ne olacağını merakla bekleyen Mekkelileri, kendisini yurdundan yuvasından mahzun ve yaşlı gözlerle çıkarmış olmalarına rağmen serbest bırakmış, düşmanlık yapan pek çok kimseyi affederek bağrına basmış, hep hoşgörü ve diyalog eksenli bir hayat yaşamış ve bize de böyle bir hayatı tavsiye etmiştir Öncelikle yakın çevremize hoşgörü Hoşgörüde esas olan kendi içimizde meydana gelen problemleri anlayışla karşılamak ve dışarıya karşı göstermiş olduğumuz hoşgörüyü evvela yakın çevremize, dost, akraba ve diğer bütün kardeşlerimize göstermektir ki bu, gerçek hoşgörü kahramanı olmanın temel vasfıdır Efendimiz, hayatı boyunca kendisine eziyet eden Ebu Süfyan’a bile müsamaha ile davranmış, Mekke fethedildiği sırada onu affetmekle kalmamış, evini de emniyet ve sığınma yeri ilan etmiştir Hz Hamza’nın katili Vahşi’yi ve İslam’a çok büyük düşmanlıklar yapan Ebû Cehil’in oğlu İkrime’yi de affetmiştir Allah Rasulü’nün hayatına baktığımızda O’nun sadece yakınlarına değil, Hıristiyan, Yahudi, müşrik demeden hemen her insana hoşgörü ve diyalogla yaklaştığını görüyoruz Bir defasında Allah Resulü, yoldan bir Yahudi cenazesi geçerken ayağa kalkar O esnada yanında bulunan bir Sahabi, “Ya Resûlallah, o Yahudidir” der Nebiler Serveri (sas) hiç tavrını bozmadan şu cevabı verir: “Ama o da bir insan!” O en engin müsamaha insanı, Abdullah ibn Übey b Selûl gibi ömür boyu kendisine düşmanlık içinde bulunan birine bile öldüğünde gömleğini kefen olarak vermiş ve “Beni men edecek vahiy gelmediği sürece cenazesine katılırım” demişti Kur’an, Ehl-i kitapla diyalog hakkında ne diyor? Kur’an-ı Kerim, âlemlere rahmet olarak gönderilen Efendimiz (sas)’e evrensel risalet vazifesini yerine getirirken, daima hoşgörü ve diyaloğu esas almasını emretmenin yanı sıra şu ayet-i kerime ile de ehl-i kitap’la hangi ortak paydada buluşulması gerektiğine işarette bulunuyor: “(Resûlüm!) de ki: Ey ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze geliniz: Allah’tan başkasına ibadet etmeyelim; O’na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi rabler edinmeyelim” (Âl-i İmrân, 3/64) Şimdi nazarlarınıza başka bir ayeti sunmak istiyoruz: “Dininizden ötürü sizinle savaşmayan, sizi yerinizden, yurdunuzdan etmeyen kâfirlere gelince, Allah sizi, onlara iyilik etmeden, adalet ve insaf gözetmeden men etmez Çünkü Allah âdil olanları sever” (Mümtehine, 60/8) Bu ayetin inmesiyle alâkalı olarak, Hz Esma validemizin müşrike (Allah’a şirk koşan bir kadın) olan analığının, Mekke’den Medine’ye gelip validemizle görüşmek istemesi nakledilir Hz Esma, Allah Rasûlü’ne gelir ve müşrike analığıyla görüşüp görüşemeyeceğini sorar Bunun üzerine bu ayet nazil olur ve görüşmenin de ötesinde, ona iyilikte bile bulunmasının herhangi bir mahzuru olmadığı ifade edilir Bu âyet Müslümanlarla Mekke müşriklerinin ilişkilerinin son derece gergin olduğu sırada inmiştir Buna rağmen iyiliği, hoşgörü, müsamaha ve adaleti emretmesi oldukça dikkate değer Ayrıca herhangi bir kayıt konmadığı için ehl-i kitap da dahil bütün insanları irşada davette tâkip edilecek metodu belirlemede şu âyet de çok dikkat çekici: “Sen insanları Allah yoluna hikmetle, güzel ve makul öğütlerle dâvet et ve onlarla en güzel tarzda mücadele et” (Nahl 16/125) Kur’an’da hoşgörü açısından üzerinde durulabilecek pek çok ayet vardır Yerimiz sınırlı olduğu için bu ayetlerin sadece bazılarının sûre ve âyet numaralarını verip geçelim (Bkz Âl-i İmran, 3/113-115; Mâide, 5/5; Mâide, 5/82; Ankebut, 29/46) Allah Resulü, Ehl-i Kitab’ın davetlerine katılmıştır Kaynaklara baktığımızda Efendimiz’in herkesle iyi ilişkiler içinde olduğunu, Hıristiyan ve Yahudileri toplumun birer ferdi olarak kabul ettiğini, onların bazı davetlerine icabet ettiğini, düğün yemeklerine katıldığını, hastalarını ziyaret ettiğini ve onlara ikramda bulunduğunu görüyoruz Hatta Allah Rasulü, Necran Hıristiyanları’nın kendisini ziyaretlerinde onlara abasını sermiş ve oturmalarını söylemiştir Necran Hıristiyanlarının temsilcileri Medine’ye geldiklerinde Peygamber Efendimiz, onların mescit içinde ibadet yapmalarına müsaade etmiştir Bir uzlaşma vesikası: Medine Sözleşmesi Efendimiz Medine’de, kardeşliği ve hoşgörüyü yaymak için Hıristiyan, Yahudi ve Müşrikler gibi farklı ırk, din ve inançlara sahip olan insanların bir arada huzur içinde yaşayabilmeleri için onlarla “Medine Vesikası” ismini taşıyan bir sözleşme imzalamıştır Allah Rasulü bu sözleşme yoluyla her fırsatta birbirlerine saldıran, düşmanca duygular besleyen ve uzlaşamayan toplulukların arasındaki çatışmaların son bulabileceğini, anlaşarak bir arada yaşayabileceklerini göstermiş oluyordu Medine Sözleşmesi’ndeki maddelerin özeti şuydu: Herkes, hiçbir baskı olmadan istediği dini, inancı, siyasi ya da felsefi seçimi yapmakta özgürdür Herkesin din, hayat, seyahat, teşebbüs ve mülk edinme hakkı vardır ve herkes hukukunu uygulamakta özgürdür Ancak suç işleyen biri hiç kimse tarafından korunmayacaktır Sözleşmeye taraf olan gruplar birbirleriyle yardımlaşacak, birbirlerine destek olacaklardır Allah Rasulü bu hoşgörü ve uzlaşmacı tavrını Veda Hutbesi’nde ve aynı zamanda Hudeybiye sulhünde de dile getirmiştir Efendimiz (sas) bunları bizzat yaşadığı gibi kendisini takip eden dönemlerde Raşit Halifeler ve ondan sonra gelen bütün Müslümanlar yaşamış ve yaşatmışlardır Müslümanlar fethettikleri yerlerde, kilise ve havralara dokunmamışlar, vicdan ve düşünce hürriyetine kısıtlama getirmemişlerdir Paranoyalara karşı dikkatli olunmalı Hoşgörü derken, bunu milletimizin ve ülkemizin geleceğini tehlikeye sokacak, tarihimizi, millî-manevî değer ve dinamiklerimizin tahribini netice verecek davranışlara karşı hoşgörülü olunması söz konusu değildir
Zaten başkalarının hukukunun söz konusu olduğu bir yerde müsamaha gösterme, kimsenin hakkı değildir Nefsimize ait meselelerde fedakârlıkta bulunabiliriz; fakat toplumun hakkını fertlere bağışlama, topluma karşı işlenmiş bir haksızlık olur
Günümüzde hoşgörü ve diyalog sürecinin önderlerinden Fethullah Gülen Hocaefendi bu konuyla alakalı ülkemizde yapılan çalışmaların yanlış anlaşılmaması için şunları söylüyor: “Hükümler muhtemeller üzerine kurulmamalıdır Eğer hükümler muhtemeller üzerine kurulacak olursa, o takdirde, su-i zanna gidilmiş ve günaha girilmiş olur Hükümler vukuâta, yani olup bitmiş hadiselere göre verilir Ortada bir işaret ve delil olmadığı müddetçe, beraat-ı zimmet, yani kişilerin masumiyeti esastır Bu, bir hukukî disiplindir O açıdan, bazılarının, siz hoşgörü diyerek millet ve maneviyat aleyhinde her şeyi dinamitliyorsunuz ve bazılarının dümen suyunda gidiyorsunuz gibi dayanaksız ve tamamen sû-i zanna dayanan suçlamaları, nasıl bir bühtandan öteye geçmiyorsa, aynı şekilde daha başkalarının, şimdi hoşgörü diyorsunuz ama, fırsat elinize geçerse şöyle-böyle yaparsınız gibi düşünce ve sözleri de hiçbir işaret ve delile dayanmayan birer kuruntu olduğundan birer paranoya deyip üzerinde durmamak icap eder” Diyalog dinimize sıkı sıkıya bağlandıktan sonra olmalı Mevlânâ’ya atfedilen şöyle bir söz var: “Bir ayağım merkezde dinî esaslarla bağlı, diğer ayağım da yetmiş küsur milletle beraber” Hoşgörü ve diyalog çalışmaları işte bu düşünce ile özetlenebilir Herkesle iyi geçinme, herkesle diyalog içinde olma ve herkesle şartların elverdiği ölçüde münasebet ve bağlantı kurma Elbette, herkesle diyalog içinde olmanın bir ölçüsü olacaktır İnsan, ayağını İslâmî prensiplere bağlılık içinde sağlam basıyorsa, yani insanın bir ayağı Mevlânâ’nın ifadesiyle, hep dinî zemine sağlam basıyorsa, bu diyaloglar faydalıdır Aksine, insanın hayatı Sünnet yörüngeli değilse, bu takdirde kaymalar olabilir Bize düşen, bu dini, onun evrensel özelliklerini nazara alarak, evrensel buudlar içinde temsil ve tebliğ edebilmektir Yine bu yaklaşımla kendi inancından şüphesi olmayan bir insan, herkesle her konuyu konuşup diyalog kurabilir Bunun için de Müslümanların diyaloğa girmeden önce kendilerini sağlama almaları lazımdır Hoşgörü, başkalarının tesirine girmek değil Hoşgörü, başkalarının tesirine girerek onlara katılmak, ne din ve milliyetimizden, ne de tarihî geleneklerimizden vazgeçmek demek değildir Aynı zamanda hoşgörü kim olursa olsun, insanları oldukları gibi kabullenip inananla inanmayanı aynı kefeye koymak demek de değildir Hoşgörü ve diyalog başkalarını kendi konumlarında kabul ederek, onlarla geçinmesini bilmektir Bu manâdaki hoşgörüye kimsenin bir şey demeye hakkı olmasa gerek Zira ülkemizde farklı anlayış ve inanışlar vardır Değişik duygu ve düşüncedeki bu insanlar, ya birbirleriyle uzlaşarak geçinebilmenin yollarını arayacak, ya da birbirlerine girip sürekli kavga edeceklerdir Oysa ki, her dönemde birbirinden farklı düşünen insanlar olmuştur ve olacaktır da Dolayısıyla, ikinci şıkka ne Allah’ın gönderdiği kitaplar ne de günümüzdeki dünya realiteleri evet diyemeyeceğine göre bize düşen asgari müşterekler çerçevesi içinde insanlara uzlaşmacı bir tavırla yaklaşmak olsa gerek
Ali Demirel
Ailem Dergisi
Sayı:77
alinti...vesselam...
Zaten başkalarının hukukunun söz konusu olduğu bir yerde müsamaha gösterme, kimsenin hakkı değildir Nefsimize ait meselelerde fedakârlıkta bulunabiliriz; fakat toplumun hakkını fertlere bağışlama, topluma karşı işlenmiş bir haksızlık olur
Günümüzde hoşgörü ve diyalog sürecinin önderlerinden Fethullah Gülen Hocaefendi bu konuyla alakalı ülkemizde yapılan çalışmaların yanlış anlaşılmaması için şunları söylüyor: “Hükümler muhtemeller üzerine kurulmamalıdır Eğer hükümler muhtemeller üzerine kurulacak olursa, o takdirde, su-i zanna gidilmiş ve günaha girilmiş olur Hükümler vukuâta, yani olup bitmiş hadiselere göre verilir Ortada bir işaret ve delil olmadığı müddetçe, beraat-ı zimmet, yani kişilerin masumiyeti esastır Bu, bir hukukî disiplindir O açıdan, bazılarının, siz hoşgörü diyerek millet ve maneviyat aleyhinde her şeyi dinamitliyorsunuz ve bazılarının dümen suyunda gidiyorsunuz gibi dayanaksız ve tamamen sû-i zanna dayanan suçlamaları, nasıl bir bühtandan öteye geçmiyorsa, aynı şekilde daha başkalarının, şimdi hoşgörü diyorsunuz ama, fırsat elinize geçerse şöyle-böyle yaparsınız gibi düşünce ve sözleri de hiçbir işaret ve delile dayanmayan birer kuruntu olduğundan birer paranoya deyip üzerinde durmamak icap eder” Diyalog dinimize sıkı sıkıya bağlandıktan sonra olmalı Mevlânâ’ya atfedilen şöyle bir söz var: “Bir ayağım merkezde dinî esaslarla bağlı, diğer ayağım da yetmiş küsur milletle beraber” Hoşgörü ve diyalog çalışmaları işte bu düşünce ile özetlenebilir Herkesle iyi geçinme, herkesle diyalog içinde olma ve herkesle şartların elverdiği ölçüde münasebet ve bağlantı kurma Elbette, herkesle diyalog içinde olmanın bir ölçüsü olacaktır İnsan, ayağını İslâmî prensiplere bağlılık içinde sağlam basıyorsa, yani insanın bir ayağı Mevlânâ’nın ifadesiyle, hep dinî zemine sağlam basıyorsa, bu diyaloglar faydalıdır Aksine, insanın hayatı Sünnet yörüngeli değilse, bu takdirde kaymalar olabilir Bize düşen, bu dini, onun evrensel özelliklerini nazara alarak, evrensel buudlar içinde temsil ve tebliğ edebilmektir Yine bu yaklaşımla kendi inancından şüphesi olmayan bir insan, herkesle her konuyu konuşup diyalog kurabilir Bunun için de Müslümanların diyaloğa girmeden önce kendilerini sağlama almaları lazımdır Hoşgörü, başkalarının tesirine girmek değil Hoşgörü, başkalarının tesirine girerek onlara katılmak, ne din ve milliyetimizden, ne de tarihî geleneklerimizden vazgeçmek demek değildir Aynı zamanda hoşgörü kim olursa olsun, insanları oldukları gibi kabullenip inananla inanmayanı aynı kefeye koymak demek de değildir Hoşgörü ve diyalog başkalarını kendi konumlarında kabul ederek, onlarla geçinmesini bilmektir Bu manâdaki hoşgörüye kimsenin bir şey demeye hakkı olmasa gerek Zira ülkemizde farklı anlayış ve inanışlar vardır Değişik duygu ve düşüncedeki bu insanlar, ya birbirleriyle uzlaşarak geçinebilmenin yollarını arayacak, ya da birbirlerine girip sürekli kavga edeceklerdir Oysa ki, her dönemde birbirinden farklı düşünen insanlar olmuştur ve olacaktır da Dolayısıyla, ikinci şıkka ne Allah’ın gönderdiği kitaplar ne de günümüzdeki dünya realiteleri evet diyemeyeceğine göre bize düşen asgari müşterekler çerçevesi içinde insanlara uzlaşmacı bir tavırla yaklaşmak olsa gerek
Ali Demirel
Ailem Dergisi
Sayı:77
alinti...vesselam...