Ülfet ehli olmak, geçim ehli olmaktır. Başkasıyla anlaşabilen, kaynaşabilen ve kendisiyle beraber olmaktan huzur duyulan adam olmak demektir.
Bir Allah adamının şu sözü ne kadar anlamlıdır: "Bir insanda herkesle geçimli olma (ülfet etme ve edilme) özelliği varsa, bu kimse büyük bir ihsan-ı ilahiye mazhar olmuş demektir. Böyle bir kimse ehlinin eline düşerse insan-ı kâmil olur".
Allah Resülü -sallallahu aleyhi ve selem- in şu beyanları ülfet ehli kimselerde bulunan bu kabiliyet ve istidada işaret eder:
"Mümin, ülfet eden ve kendisiyle ülfet edilen kimsedir. Ülfet edemeyen ve kendisiyle ülfet edilemeyen kimse de hayır namına bir şey yoktur." (Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 400)
İşte insan kalitesini ele veren en önemli ölçülerden biri. Bugünlerde "duygusal zekâ" adıyla ifadelendirilmeye çalışılan "kendisiyle ve başkalarıyla barışık adam" profilinin nübüvvet lisanında adı "ülfet ehli" bir adam olmaktır.
Ülfet kalıp değil kalp işidir. Zira geçimlilik vasfı, kalıpların bir araya gelişi ile değil gönüllerin bütünleşmesi, ısınması ve kaynaması neticesinde oluşan bir ikram-ı ilahidir. İçinde ülfet eden bir gönlün bulunmadığı bir yüzün tebessümü, sırıtmadan ibarettir. Sözü, zehir, davranışları kırıcıdır. Yunus Emre -kuddise sirruh- ne güzel ifade eder:
İşitin ey yârenler aşk bir güneşe benzer
Aşkı olmaya Âdem, misâli taşa benzer
Taş gönülde ne biter, dilinde ağu tüter
Nice yumuşak söylese sözü savaşa benzer
Kalbinde kibir olan, kendisinden başkasını beğenmeyen, cimri ve bencil tiplerde ülfet etme ve ülfet edilme nimetinin tezahürü mümkün değildir. Çünkü;
Kibir, muhataba saygıyı ortadan kaldıran ve hatta onu küçülten nazar ve davranışların saiki olan ciddi bir hastalıktır. Bu illet kendisinde bulunan kimsenin muhatapları tarafından sevilmesi, onlardan saygı ve sıcak ilgi görmesi düşünülemez.
Cimri ve hodgam tipler de, sadece kendi menfaatlerine kilitlenmiş, herkesi kendine çalışması gereken bir uşak haline getirme hedefi güden insaniyet fukarası zavallılardır. Böylelerinin de ülfetten nasibi yoktur. Paylaşma ve ikram duygusundan mahrum çölleşmiş gönüllerde kimse yer almak istemez. Böyleleri samimi dost ve arkadaş çevresinden oluşan kardeşlik ikliminin bereket ve huzurundan nasib alamazlar. Kendi kuru benliklerinin sahrasında, zevksiz ve tatsız bir hayatı, acı acı yudumlamak zorunda kalırlar.
Sadece kendi nefsini görenler herkesle geçimsiz olurlar. Haddini bilenler ise hiç bir kimseyi hor görmez, kendisini herkesten küçük görürler. Küçük gördügü zaman da tevazu hirkasina bürünmüs olurlar ve böyleleri mânen tekâmül ederler. Iste nefis putunun boyundurugundan kurtulan bu nevi kimseler, ülfet ehli olmaya namzet haline gelir ve huzur iklimine girerler.
Ebû Abdillah Dasitânî -kuddise sirruh- anlatir:
Bir yolculuga çikmistik. Yol üzerinde bir köye ugradik. Köy halkina:
-Burada ziyaret edebilecegimiz büyüklerden kimse var mi? diye sorduk. Dediler ki:
-Burada büyüklerden "Dâr" isminde biri vardi, fakat vefat etti.
-Peki onu gören kimse var midir? diye sorduk. Dediler ki:
-Yasli bir zat var, o onu görmüstür.
Kendilerinden bizi onunla görüstürmelerini talep ettik. Yanina varinca dedik ki:
-Efendim, "Dâr" hazretlerini gördügünüzü isittik. Onun hikmetlerinden bize biraz bahsetseniz de istifade etsek! Dedi ki:
-Bende o kuvvet yoktu ki, onun sözünü bileyim. Ancak hatirimda bir söz kaldi. Söyle ki:
Bir gün üzerinde yamali bir elbise bulunan bir dervis yanina gelip selam verdi. Uzun bir yolculuktan geldigi belli oluyordu. Dâr hazretlerine dedi ki:
- Ey seyh! Ayakkabilarimi çikarayim da seninle rahat olayim. Bütün âlemi dolastim. Ne rahatlik buldum, ne de rahatlik bulan birini gördüm.
Bunu dinleyen Pir Dâr söyle dedi:
-Neden kendinden el çekmedin? Hem rahat olurdun hem de halki rahat bulurdun.
Bunun üzerine Ebû Adillah Dasitâni ihtiyara dedi ki:
-Amca bu söz bize yeter. Madem ki o pir böyle buyurmustur, bundan üstün söz olamaz.
***
Ülfetin temelinde hüsn-i zan vardir. Nefsâniyetin karanligindan kurtulamayan kimselerde bu hal tecelli etmez. Ülfet nimetine mazhar olanlarda sevgi, merhamet, cömertlik, hakşinaslık, tevazu ve fedâkârlık gibi vasıflar öne çıkmıştır. Böyle bir karakter sergileyebilen kimseler, daha dünyada iken gönül âlemleri ile cennetin rayihasını hisseden bahtiyarlardır. Böyleleri hem sever, hem sevilir; hem ikram eder, hem de ikram görürler.
Ülfet ehli kimse bir liderse, zorba bir lider değil, hizmetkâr bir liderdir. Bir işçi ise horlanan bir işçi değil, sevgi, saygı ve takdir gören bir işçidir. Bir baba ise kendisinden nefret edilen bir baba değil, özlenen ve yolu gözlenen bir babadır.
Hayatta iş başarısı için de ekip çalışmasının zarureti açıktır. İyi bir ekibin oluşması ise ancak ülfet ehli kimselerle gerçekleşebilecektir. Ülfetten nasibi olmayan kimseleri maddi imkanlar ekip haline dönüştüremez. Bu sebeple eleman seçmede dikkat edilmesi gereken en önemli özelliklerden birincisi işe ehliyet ise, ikincisi de geçimli olma yani ülfet ehli olma özelliği olmalıdır.
***
İman-ülfet ilişkisi&
Allah Resülü -sallallahu aleyhi ve selem- in "Mümin ülfet eden ve ülfet edilen kimsedir" ifadesinden hareketle denilebilir ki, ülfetle iman arasında ciddi bir ilişki söz konusudur. İmandaki keyfiyet, ülfetteki ufku ve kaliteyi belirler diyebiliriz.
Müminin ülfeti, sadece insanlarla sınırlı değildir. İman öyle bir bağdır ki, kişiyi önce Allah'a sonra da O'nun adına tüm varlığa bağlar. Mümin her şeyden önce, Allah'a karşı ülfet ve ünsiyetin derdine düşen bir gönle sahiptir. O'nunla ülfeti, dostluk kıvamına ulaştırmak, müminin yüce bir ufku olmak durumundadır. Bu yöndeki ülfet arayışının keyfiyeti kadar tüm varlıkla ülfet etme ve ülfet edilme özelliği de gelişir. Sonunda öyle bir noktaya erişilir ki Allah düşmanları dışında tüm varlıklarla; meleklerle, insanlarla, hayvanatla, bitkilerle ve hatta dağlar ve taşlar ile ülfet kurulmaya başlar. Bu sevgi ve dostluk çemberine sahip bir ülfet erinin duyacağı haz ve lezzet, herhalde her türlü tavsifin üzerinde olacaktır. İşte bu hal, daha dünyada iken cennetin neşe ve huzurundan gönül ikliminde rayihalar esmesine vesile olacaktır. İslam, işte böyle bir "dârü's-selâm" davetidir.
Her nimetin yegane kaynağı Mevlâ olduğu gibi ülfet etme ve edilme nimetinin kaynağı da yine O'dur. Bu gerçek ayet-i kerimede şöyle bildirilir:
"(Ey habibim) Sen yeryüzünde bulunan her şeyi verseydin, yine onların gönüllerini ülfet ettiremezdin; fakat Allah, onların aralarını bulup kaynaştırdı." (Enfal suresi, 63)
Ülfetin ikrâm-i ilâhî olduguna yakinen inanan Allah Resülü -sallallahu aleyhi ve selem- dualarinda sik sik: "Ey Allahim! Kalplerimiz arasina ülfet ver. Aramizi düzelt. Bizi selâmete çikaracak yollara ilet!" niyazinda bulunmustur.
Ülfetin varliginin en güzel alametlerinden biri de hilm ehli olmaktir. Hilm, yumusak huylu ve uysal olmak anlamindadir. Ehlullâhin beyanina göre harama girmemek sartiyla hilm ehli olmak, rizâ makamindan da üstün bir haldir.
Ülfetin gelisecegi en önemli çaglar, çocukluk ve gençlik çaglaridir. Huzur, basari ve sahsiyeti önemseyen gençlik için ülfet ehli olma hedefi, vazgeçilmez hedeflerden biri olmak durumundadir.
Rabbim hepimizi ülfet ehli olma hedefine ulaştırsın...Ülfetli Kullarından eylesin...
Bir Allah adamının şu sözü ne kadar anlamlıdır: "Bir insanda herkesle geçimli olma (ülfet etme ve edilme) özelliği varsa, bu kimse büyük bir ihsan-ı ilahiye mazhar olmuş demektir. Böyle bir kimse ehlinin eline düşerse insan-ı kâmil olur".
Allah Resülü -sallallahu aleyhi ve selem- in şu beyanları ülfet ehli kimselerde bulunan bu kabiliyet ve istidada işaret eder:
"Mümin, ülfet eden ve kendisiyle ülfet edilen kimsedir. Ülfet edemeyen ve kendisiyle ülfet edilemeyen kimse de hayır namına bir şey yoktur." (Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 400)
İşte insan kalitesini ele veren en önemli ölçülerden biri. Bugünlerde "duygusal zekâ" adıyla ifadelendirilmeye çalışılan "kendisiyle ve başkalarıyla barışık adam" profilinin nübüvvet lisanında adı "ülfet ehli" bir adam olmaktır.
Ülfet kalıp değil kalp işidir. Zira geçimlilik vasfı, kalıpların bir araya gelişi ile değil gönüllerin bütünleşmesi, ısınması ve kaynaması neticesinde oluşan bir ikram-ı ilahidir. İçinde ülfet eden bir gönlün bulunmadığı bir yüzün tebessümü, sırıtmadan ibarettir. Sözü, zehir, davranışları kırıcıdır. Yunus Emre -kuddise sirruh- ne güzel ifade eder:
İşitin ey yârenler aşk bir güneşe benzer
Aşkı olmaya Âdem, misâli taşa benzer
Taş gönülde ne biter, dilinde ağu tüter
Nice yumuşak söylese sözü savaşa benzer
Kalbinde kibir olan, kendisinden başkasını beğenmeyen, cimri ve bencil tiplerde ülfet etme ve ülfet edilme nimetinin tezahürü mümkün değildir. Çünkü;
Kibir, muhataba saygıyı ortadan kaldıran ve hatta onu küçülten nazar ve davranışların saiki olan ciddi bir hastalıktır. Bu illet kendisinde bulunan kimsenin muhatapları tarafından sevilmesi, onlardan saygı ve sıcak ilgi görmesi düşünülemez.
Cimri ve hodgam tipler de, sadece kendi menfaatlerine kilitlenmiş, herkesi kendine çalışması gereken bir uşak haline getirme hedefi güden insaniyet fukarası zavallılardır. Böylelerinin de ülfetten nasibi yoktur. Paylaşma ve ikram duygusundan mahrum çölleşmiş gönüllerde kimse yer almak istemez. Böyleleri samimi dost ve arkadaş çevresinden oluşan kardeşlik ikliminin bereket ve huzurundan nasib alamazlar. Kendi kuru benliklerinin sahrasında, zevksiz ve tatsız bir hayatı, acı acı yudumlamak zorunda kalırlar.
Sadece kendi nefsini görenler herkesle geçimsiz olurlar. Haddini bilenler ise hiç bir kimseyi hor görmez, kendisini herkesten küçük görürler. Küçük gördügü zaman da tevazu hirkasina bürünmüs olurlar ve böyleleri mânen tekâmül ederler. Iste nefis putunun boyundurugundan kurtulan bu nevi kimseler, ülfet ehli olmaya namzet haline gelir ve huzur iklimine girerler.
Ebû Abdillah Dasitânî -kuddise sirruh- anlatir:
Bir yolculuga çikmistik. Yol üzerinde bir köye ugradik. Köy halkina:
-Burada ziyaret edebilecegimiz büyüklerden kimse var mi? diye sorduk. Dediler ki:
-Burada büyüklerden "Dâr" isminde biri vardi, fakat vefat etti.
-Peki onu gören kimse var midir? diye sorduk. Dediler ki:
-Yasli bir zat var, o onu görmüstür.
Kendilerinden bizi onunla görüstürmelerini talep ettik. Yanina varinca dedik ki:
-Efendim, "Dâr" hazretlerini gördügünüzü isittik. Onun hikmetlerinden bize biraz bahsetseniz de istifade etsek! Dedi ki:
-Bende o kuvvet yoktu ki, onun sözünü bileyim. Ancak hatirimda bir söz kaldi. Söyle ki:
Bir gün üzerinde yamali bir elbise bulunan bir dervis yanina gelip selam verdi. Uzun bir yolculuktan geldigi belli oluyordu. Dâr hazretlerine dedi ki:
- Ey seyh! Ayakkabilarimi çikarayim da seninle rahat olayim. Bütün âlemi dolastim. Ne rahatlik buldum, ne de rahatlik bulan birini gördüm.
Bunu dinleyen Pir Dâr söyle dedi:
-Neden kendinden el çekmedin? Hem rahat olurdun hem de halki rahat bulurdun.
Bunun üzerine Ebû Adillah Dasitâni ihtiyara dedi ki:
-Amca bu söz bize yeter. Madem ki o pir böyle buyurmustur, bundan üstün söz olamaz.
***
Ülfetin temelinde hüsn-i zan vardir. Nefsâniyetin karanligindan kurtulamayan kimselerde bu hal tecelli etmez. Ülfet nimetine mazhar olanlarda sevgi, merhamet, cömertlik, hakşinaslık, tevazu ve fedâkârlık gibi vasıflar öne çıkmıştır. Böyle bir karakter sergileyebilen kimseler, daha dünyada iken gönül âlemleri ile cennetin rayihasını hisseden bahtiyarlardır. Böyleleri hem sever, hem sevilir; hem ikram eder, hem de ikram görürler.
Ülfet ehli kimse bir liderse, zorba bir lider değil, hizmetkâr bir liderdir. Bir işçi ise horlanan bir işçi değil, sevgi, saygı ve takdir gören bir işçidir. Bir baba ise kendisinden nefret edilen bir baba değil, özlenen ve yolu gözlenen bir babadır.
Hayatta iş başarısı için de ekip çalışmasının zarureti açıktır. İyi bir ekibin oluşması ise ancak ülfet ehli kimselerle gerçekleşebilecektir. Ülfetten nasibi olmayan kimseleri maddi imkanlar ekip haline dönüştüremez. Bu sebeple eleman seçmede dikkat edilmesi gereken en önemli özelliklerden birincisi işe ehliyet ise, ikincisi de geçimli olma yani ülfet ehli olma özelliği olmalıdır.
***
İman-ülfet ilişkisi&
Allah Resülü -sallallahu aleyhi ve selem- in "Mümin ülfet eden ve ülfet edilen kimsedir" ifadesinden hareketle denilebilir ki, ülfetle iman arasında ciddi bir ilişki söz konusudur. İmandaki keyfiyet, ülfetteki ufku ve kaliteyi belirler diyebiliriz.
Müminin ülfeti, sadece insanlarla sınırlı değildir. İman öyle bir bağdır ki, kişiyi önce Allah'a sonra da O'nun adına tüm varlığa bağlar. Mümin her şeyden önce, Allah'a karşı ülfet ve ünsiyetin derdine düşen bir gönle sahiptir. O'nunla ülfeti, dostluk kıvamına ulaştırmak, müminin yüce bir ufku olmak durumundadır. Bu yöndeki ülfet arayışının keyfiyeti kadar tüm varlıkla ülfet etme ve ülfet edilme özelliği de gelişir. Sonunda öyle bir noktaya erişilir ki Allah düşmanları dışında tüm varlıklarla; meleklerle, insanlarla, hayvanatla, bitkilerle ve hatta dağlar ve taşlar ile ülfet kurulmaya başlar. Bu sevgi ve dostluk çemberine sahip bir ülfet erinin duyacağı haz ve lezzet, herhalde her türlü tavsifin üzerinde olacaktır. İşte bu hal, daha dünyada iken cennetin neşe ve huzurundan gönül ikliminde rayihalar esmesine vesile olacaktır. İslam, işte böyle bir "dârü's-selâm" davetidir.
Her nimetin yegane kaynağı Mevlâ olduğu gibi ülfet etme ve edilme nimetinin kaynağı da yine O'dur. Bu gerçek ayet-i kerimede şöyle bildirilir:
"(Ey habibim) Sen yeryüzünde bulunan her şeyi verseydin, yine onların gönüllerini ülfet ettiremezdin; fakat Allah, onların aralarını bulup kaynaştırdı." (Enfal suresi, 63)
Ülfetin ikrâm-i ilâhî olduguna yakinen inanan Allah Resülü -sallallahu aleyhi ve selem- dualarinda sik sik: "Ey Allahim! Kalplerimiz arasina ülfet ver. Aramizi düzelt. Bizi selâmete çikaracak yollara ilet!" niyazinda bulunmustur.
Ülfetin varliginin en güzel alametlerinden biri de hilm ehli olmaktir. Hilm, yumusak huylu ve uysal olmak anlamindadir. Ehlullâhin beyanina göre harama girmemek sartiyla hilm ehli olmak, rizâ makamindan da üstün bir haldir.
Ülfetin gelisecegi en önemli çaglar, çocukluk ve gençlik çaglaridir. Huzur, basari ve sahsiyeti önemseyen gençlik için ülfet ehli olma hedefi, vazgeçilmez hedeflerden biri olmak durumundadir.
Rabbim hepimizi ülfet ehli olma hedefine ulaştırsın...Ülfetli Kullarından eylesin...