- Üyelik Tarihi
- 19 Mar 2013
- Mesajlar
- 15
- Aldığı Beğeniler
- 1
- Takım
- Fenerbahçe
RASÜLULLAH’IN (s.a.v.) VEFATI
Şunu iyi bil ki RasülUllah (s.a.v.), hayatı, vefatı, sözleri ve fiilleriyle bütün insanlığa en güzel örnektir. Onun bütün halleri; görüp düşünebilenler için bir ibret, basiret sahipleri için birer öğüttür. Çünkü Allah (c.c.) katında ondan daha değerli kimse yoktur. Zira o, Allah’ın halili, sevgilisi, kendisiyle özel kelam ettiği dostu, en temiz kulu, elçisi ve peygamberidir.
Bütün bunlara rağmen bir bak, Allah (c.c.), Rasülünün ömrü tükendiği zaman bir saat olsun ona mühlet tanımış veya bir an olsun ertelemiş mi? Hayır. Allah (c.c.) ona bütün mahlukatın ruhlarını almakla görevli olan melekleri göndermiş, onlar da RasülUllah’ın temiz ve keremli ruhunu nakletmek için gayet titiz davranmışlar, temiz ve pak bedeninden çıkarıp Rahman’ın katına, doğruluk makamına, en güzel hayırlara, rahmete ve hoşnutluğa ulaştırmak için azami çaba sarfetmişlerdir.
Hz. Peygamberin (s.a.v.) ruhunu almakla görevli meleklerin onca gayretlerine rağmen yine de vefat anında sıkıntıları artmış, iniltileri duyulmuş, ardı ardına öteye beriye sallanmış, iniltileri yükselmiş, rengi değişmiş, alnı terlemiş, sağına soluna dönerken ıstıraplar çekmiştir. Huzurunda bulunanlar bu duruma fazla dayanamayıp ağlamışlar, ruhunun çıkışı esnasında yaşadığı şiddeti görenler iniltilere gözyaşları dökmüşlerdir.
Sen nübüvvet makamının Allah’ın takdirini engellediğini gördün mü? Ölüm meleği onun ailesinin ve yakınlarının hatırını gözetip ruhunu almaktan vazgeçti mi? Hakk’a (dine) yardımcı, halka müjdeci ve uyarıcı iken ona hiç müsamaha gösterdi mi? Hayır. Bilakis o, emrolunduğu işe yapışmış ve levh-i mahfüzda yazılı olana uymuştur.
İşte RasülUllah’ın (s.a.v.) durumu budur. Halbuki O, Allah katındaki makam-ı mahmüdun, havz-ı kevserin, hesap günü şefaatin sahibidir. Surun ikinci defa üfürülmesinde topraktan ilk diriltilecek O dur.
Hal böyle iken ve karşılaşacağımız türlü türlü tehlikelere karşı hiçbir güvencemiz yokken, bunlardan ibret almayışımız şaşılacak şeydir doğrusu! Gerçekten bizler şehvetlerin tutsağı olmuş, isyan ve günahın esareti altında kalmış insanlarız. Peki bize ne oluyor ki peygamberlerin efendisi, takva sahiplerinin önderi, Alemlerin Rabbi’nin sevgilisi Efendimiz Hz. Muhammed’in (s.a.v.) ölüm anında çektiği sıkıntılardan ibret almıyoruz?
Belki ebedi olarak dünyada kalacağımızı zannediyoruz! Belkide kötü fiillerimize rağmen Allah’ın (c.c.) yanında ikram göreceğimiz hayallerine kapılıyoruz! Eyvah ki eyvah! Fakat şunu kesin olarak biliyoruz ki, hepimiz cehenneme gireceğiz ve oradan ancak takva sahipleri kurtulabilecek. Evet, oraya kesin olarak gireceğimizi biliyoruz fakat, çıkabileceğimiz hususunda şüphelerimiz var.
Doğrusu bizler nefislerimize zulmetmiş kişileriz. Çoğumuzun zannınca bizler böyle değiliz, ama yeminle söylüyorum ki bizler takva sahibi kimseler değiliz. Alemlerin Rabbi bu hususta şöyle buyurur:
‘’İçinizden oraya uğramayacak hiç kimse yoktur. Bu, Rabb’in tarafından kesinleşmiş bir hükümdür. Sonra biz, Allah’tan korkan müttakileri (cehennemden) kurtarırız; zalimleri de diz üstü çökmüş olarak orada bırakırız.’’(Meryem 19/71-72)
O halde her kul kendisine bir bakmalı; zalimlerden mi yoksa müttakilerden mi olduğunu kontrol etmelidir.
İmanlarında o denli muvaffak olmalarına rağmen ölüm korkusu kendilerini bürümüş selef-i salihinin hayatlarına ibretle baktıktan sonra bir de kendi nefsine bak.
Bir de peygamberlerin efendisi, takva sahiplerinin önderi olmasıyla birlikte hayırlı akibeti kesin olan Hz. Peygamber’in (s.a.v.) me’va cennetine gitmek üzere dünyadan ayrılırken çektiği sıkıntılara bir bak, bak ve nefsini kontrol et.
RASULULLAH’IN (s.a.v.) SON ANLARI
İbn Mesud (r.a.) anlatıyor: RasulUllah’ın (s.a.v.) ahrete irtihal etmesine yakın zamanlardı. Hz. Aişe’nin (r.anh) evinde kalıyordu, ziyaretine gittik. Bizleri görünce gözleri yaşardı ve şöyle buyurdu:
‘’Hoş geldiniz. Allah’ın selamı üzerinize olsun. Allah Teala sizleri korusun ve yardım etsin. Sizlere Allah’tan korkmanızı ve ondan sakınmanızı tavsiye ederim. Sizleri Allah’a emanet ediyorum. Ben O’nun sizlere gönderdiği apaçık bir uyarıcısıyım. Sakın ha Allah’ın beldelerinde ve kulları arasında O’na karşı büyüklük taslamayın. Artık ecelim yaklaştı. Allah’a, sidretü’l-müntehaya, me’va cennetine yönelme vakti geldi. Kendinize benden sonra dinimize girenlere Allah’ın rahmetini ve benim selamımı iletiniz.’’(İbn Sa’d, et-Tabakatü’l-Kübra, 2/256; Bezzar,el-Müsned nr.847; İbn Hacer, el-Metalibü’l-Aliye, nr.4392; Heysemi, Mecmau’z-Zevaid, nr.14251)
Rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.v.) vefat edeceği sıralarda Cebrail’e (a.s.): ‘’Benden sonra ümmetimin başına kim geçecek? Onları kim idare edecek? diye sordu. Allah Teala Cebrail’e (a.s.) vahyederek:
‘’Ümmeti hakkında kendisini mahçup etmeyeceğimi habibime müjdele. Ve yine ona, insanlar dirilecekleri zaman, kabirden en önce kalkacak olanın o olacağını, mahşerde tüm mahlükatın efendisi olduğunu, kendisi ve ümmeti cennete girmeden önce başka ümmetlerin girmelerinin yasak olduğunu müjdele.’’
Hz. Pehgamber (s.a.v.) bu müjdeyi alınca: ‘’Şimdi gözlerim aydın oldu/sevindim.’’ buyurdu.(Taberani, el-Mucemü’l-Kebir, nr.2676; Heysemi, Mecmau’z-Zevaid, nr.14253)
Hz. Aişe (r.anh) validemiz şöyle anlatmıştır: ‘’RasulUllah (s.a.v.) hastalandığında bize yedi ayrı kuyudan alınmış yedi kırba su ile kendisini yıkamamızı emretti. Bizde dediğini yaptık, biraz rahatladı, kalktı mescide gitti ve namaz kıldırdı. Uhud şehidlerine dua ve istiğfarda bulundu. Sonra ensarın hukukuna riayet hususunda şöyle buyurdu:
‘’Bundan sonra: Ey muhacirler topluluğu, sizler artarsınız, ensar ise bu olduğu halden daha fazlalaşacak değildir. Hiç şüphesiz ensar, benim sırdaşım ve özel dostlarımdır.Onların ihsan sahibi olanlarına ikramda bulunun, kusurlu olanları da affedin.’’(İbn Sa’d, et-Tabakatü’l-Kübra,2/251; Beyhaki, Delailü’n-Nübüvve, 7/178; Taberani, el-Mu’cemü’l-Kebir, 19/79; Müttaki-i Hindi, Kenzü’l-Ummal, nr.33735,44010)
Sonra,
‘’Kul, dünya ile Allah katında olanlar arasında serbest bırakıldı; o Allah katında olanı tercih etti.’’ buyurdu.(Darimi, Müsned, 14(nr.82); Ebu Ya’la, Müsned, nr.4579)
Haz. Peygamber’in (s.a.v.) yakında vefat edeceğini işaret eden bu sözleri işiten Hz. Ebu Bekir (r.a.) ağlamaya başladı. RasulUllah (s.a.v.):
‘’Ey ebu Bekir, ağır ol; acele etme.’’ dedi ve ashabına,
‘’Mescidin dışarı açılan tüm kapılarını kapatın; yalnız Ebu Bekir kapısı kalsın. Çünkü benimle olan dostluğunda Ebu Bekir’den daha üstün birini birini bilmiyorum.’’ dedi.(Darimi, Müsned, 14(nr.82); Ebu Ya’la, Müsned, nr.4579; Buhari, Menakıbü’l-Ensar, 45; Müslim, Fezailü’s-Sahabe, 1-2; tirmizi, Menakıb, 15)
RASULULLAH’IN (s.a.v.) SON VASİYETLERİ
Hz. Aişe (r.ah) şunları anlatmıştır:
‘’Hz. RasulUllah (s.a.v.) benim odamda, benim günümde, benim göğsümde (kollarımın arasında) vefat etti. Vefatı sırasında Allah Teala benim tükürüğüm ile onun tükürüğünü birleştirdi. Şöyle ki: Kardeşim Abdurrahman elinde bir misvakla içeri girmişti. RasulUllah (s.a.v.) onun elindeki misvağa bakıyordu. Hoşuna gittiğini anladım ve senin için o misvakı alayım mı diye sordum. Başıyla işarette bulunarak, evet al dedi. Bende misvakı alıp kendisine uzattım, o da ağzına aldı, fakat misvakı çok sert buldu. Ben; Onu sizin için yumuşatayım mı? diye sordum. Hz. Peygamber (s.a.v.) yine başıyla işaret ederek yumuşatmamı söyledi.Ben de misvakı ağzımda çiğneyerek yumuşattım (sonra ona verdim). Hz. RasulUllah’ın (s.a.v.) önünde içi su dolu bir kap vardı; elini daldırıyor ve ‘’La ilehe illAllah, gerçekten ölümün çok şiddetli sancıları varmış’’ diyordu. Sonra elini kaldırdı ve ‘’(Allah’ım) Refik-i a’laya, refik-i a’laya’’ buyurdu. İşte ben o zaman içimden , Vallahi kendinden geçti, artık bizi seçemiyor dedim.(Buhari, Rikak, 42(nr.6510); Beyhaki, Delailü’n-Nübüvve, 7/207; İbn Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye, 5/339; Müttaki-i Hindi, kenzü’l-Ummal, nr.42162)
Biraz sonra ‘’Elimden tutun’’ dedi. Onlar da tutarak doğrulttular. RasulUllah (s.a.v.):
‘’Ne diyorsunuz’’ dedi. Onlar:
‘’Ey Allah’ın Rasulü, öleceğinizden korkuyoruz. Erkekler mescidin etrafında toplandıkları için kadınları ağlaşmaktalar’’ dediler.
Bunları işiten Allah Rasulü (s.a.v.) sıçrayarak ayağa kalktı, önünde Abbas, Fazl ve Ali’ye dayanarak mescide girdi. Başı bağlıydı, ayaklarını yere sürüyordu, öyle ki hemen minberin ilk basamağına oturdu. Herkes RasulUllah’ın (s.a.v.) etrafında toplandı. RasulUllah (s.a.v.) Allah’a hamd ve senada bulunduktan sonra şöyle buyurdu:
‘’Ey insanlar! Duydum ki öleceğimden endişeleniyormuşsunuz! Sanki ölümden hoşlanmıyor gibisiniz! Peygamberinizin ölümünü neden yadırgıyorsunuz ki? Benim ve sizin muhakkak öleceğimiz haberi verilmedi mi?
Benden önce gönderilen peygamberlerden hiçbiri hayatta kaldı mı ki bende ebediyen sizin aranızda kalayım?
Dikkat edin! Ben Rabbim’e kavuşmak üzereyim, sizlerde O’na varacaksınız. Sizlere, ilk muhacirlere karşı iyilikle muamelede bulunmanızı tavsiye ederim. Muhacirlere de aralarındaki hak ve hukukun muhafazasını öğütlerim. Zira Allah (c.c.): ‘’Asr’a yemin olsun ki insan kesin bir ziyan içindedir. Bundan ancak iman edip iyi amel işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır.’’(Asr 103/1-3) buyurmaktadır.
Allah’ın izniyle her iş varacağına varır. Sakın bir işin gecikmesi sizi aceleciliğe sevketmesin. Çünkü Allah azze ve celle bir kişi acele ediyor diye acele etmez. Şüphesiz ki Allah’a karşı üstünlük taslayanı Allah mağlub eder. O’nu aldatmaya yelteneni de tuzağına düşürür. Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: ‘’Geri dönerseniz, yeryüzünde bozgunculuk yapmaya ve akrabalık bağlarını kesmeye dönmüş olmaz mısınız?’’(Muhammed 47/22)
Sizlere ensara karşı iyilikle davranmanızı tavsiye ederim. Çünkü onlar sizlerden önce bu şehri yurt edinmişler ve (bir çoğu da) iman etmişlerdi. Bu bakımdan onlara ihsanda bulununuz. Onlar meyvelerini ve yiyeceklerini sizlerle paylaşmadı mı? Topraklarından sizlere de vermedi mi? Kendileri muhtaç durumda iken sizleri nefislerine tercih etmediler mi?
Dikkat edin! Kim (ensardan) iki kişi arasında hükmetmekle görevlendirilirse onların iyiliklerini kabullensin, kusurlarını da görmezlikten gelsin.
Dikkat edin! Sakın adaletten saparak onlar hakkında seçicilik yapmayın.
Ben sizin öncünüzüm, sizlerde beni takip edeceksiniz.
İyi dinleyin! Buluşma yeriniz havuzdur (kevser). Benim havuzum Şam’ın Busra’sı ile Yemen’in San’a’sı arasındaki mesafeden daha büyüktür. Bu su, sütten daha beyaz, köpükten daha yumuşak, baldan daha tatlıdır. Ondan bir kere içen bir daha susamaz. Bu havuzun taşları inciden, yatağı ise misktendir. Yarın mahşer günü hesap yerinde bu havuzun suyundan içmekten mahrum olan, tüm hayırlardan mahrum kalmış demektir.
Dikkat edin! Yarın benimle beraber o havuzun etrafında buluşmak isteyen -müstesna durumlar hariç- elini ve dilini haramdan çeksin.
Bunun üzerine Hz. Abbas (r.a.): ‘’Ya NebiyEllah! Kureyş’e de bir tavsiyede bulun.’’ dedi. RasulUllah (s.a.v.): ‘’Aynı şeyleri Kureyş’e de tavsiye ederim. İnsanlar Kureyş’e tabidirler. İyileri iyilerine, kötüleri de kötülerine…
(Sizler) Kureyş ailesine, insanlara karşı iyilikle davranmalarını tavsiye edin.
Ey insanlar!Şüphesiz günahlar nimetleri bozar ve taksimatı da değiştirir. İnsanlar iyi oldukları zaman önderleri onlara iyi davranır; kötülüğe ve günahlara daldıklarında ise kuşkusuz onlara kötü davranır. Allah Teala bu hususta şöyle buyurmuştur:
‘’İşte böylece işledikleri günahlardan ötürü zalimlerin bir kısmını diğer kısmına musallat ederiz.’’(En2am 6/129)(Buhari, Menakıbü’l-Ensar,11; Müslim, Fezailü’s-Sahabe, 176; Tirmizi, Menakıb, 65.bk. Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 4/349; Humeydi, Müsned nr. 798; İbn Hibban, es-Sahih, nr. 6446; Taberani, el-Mu’cemü’l-Kebir, nr. 7416; bk. Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/261; İbn Ebu Şeybe, el-Musannef, 12/168; Begavi, Şerhu’s-Sünne, nr.3845; Hatib-i Tebrizi, Mişkat, nr.5971; Taberani, el-Mu’cemü’l-Evsat, nr.878 )
RASULULLAH’IN (s.a.v.) YIKANMA, KEFENLENME ve NAMAZININ KILINMASI HUSUSUNDAKİ VASİYETLERİ
İbn Mesud (r.a.) şöyle anlatmıştır:
(RasulUllah’ın (s.a.v.) iyice hastalandığı zamanlardı)
Allah Rasulü (s.a.v.) Hz. Ebu Bekir’e (r.a.) ‘’Sor ya Ebu Bekir’’ deyince Hz. Ebu Bekir (r.a.) ‘’Ya RasulUllah, ecel yaklaştı mı?’’ dedi. Rasul-i Kibriya (s.a.v) ‘’Evet oldukça yaklaştı.’’ buyurdu. Hz. Ebu Bekir (r.a.) ‘’Ya NebiyAllah, Allah Teala katında olanlar elbette sizin için pek kolaydır. Keşke bizler de varacağımız yeri bilseydik.’’ dedi. RasulUllah (s.a.v.): ‘’Allah’a, sidretü’l-müntehaya sonra me’va cennetine, firdevs-i a’laya (cennetin en yüksek tabakasına), dolu dolu kaselere, refik-i a’laya, herkes için ayrılan taksimata, bolluk ve genişlik içinde bir hayata…!’’ buyurdular.
Hz. Ebu Bekir (r.a.) ‘’Ya RasulUllah sizi kim yıkayacak?’’ dedi. Rasul-i Kibriya (s.a.v.), ‘’En yakınından itibaren Ekl-i beyt’imin erkekleri yıkasın.’’ dedi.
-‘’Sizi ne ile kefenleyelim?’’
-‘’Üzerimdeki şu elbiselerimle birlikte Yemen’den getirilen hulleye ve Mısır’ın beyaz bezine.’’
Hz. Ebu Bekir (r.a.): ‘’Peki, namazınızı nasıl kılacağız?’’ diye sordu. Bizler hepimiz ağlamaya başladık (Ebu Nuaym, Halyetü’l-Evliya, 4/80). Sonra RasulUllah (s.a.v.): ‘’Durun biraz! Allah Teala sizleri bağışlasın ve Peygamberiniz’in hürmetine sizlere hayırlar ihsan etsin. Beni yıkayıp kefenledikten sonra evimdeki (hazırlanmış olan) kabrimin yanı başında bulunan divanın üzerine koyun ve ardından bir müddet dışarıda bekleyin. Zira (vefatımdan sonra) bana ilk olarak salat (rahmet, mağfiret ve ihsan) eyleyecek olan Rabbim’dir. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor:
‘’Sizi karanlıktan aydınlığa çıkarmak için üzerinize rahmetini gönderen O’dur. Melekleri de size istiğfar eder.'’(Ahzab 33/43)
Sonra namazımı kılmaları için meleklere izin verilir. Allah Teala’nın yarattıklarından üzerime ilk namaz kılacak olan Cebrail’dir. Ardından sırasıyla, Mikail, İsrafil ve kalabalık bir ordusuyla Azrail (a.s.) gelerek namazımı kılacaklar. Daha sonra bütün melekler sırayla gelir; onlarda namazımı kıldıktan sonra sizler grup grup içeri girerek namazımı kılar, çokça salatü selam verirsiniz. Kimse tezkiye ederek (hakkımda, malumatınızın olmadığı sıfatlarla beni överek), bağırıp çağırarak bana eziyet vermesin.
Namazımı kılmak için öncelikle imamınız ve en yakınlarından başlayarak Ehl-i bayt’im gelsin. Peşinden erkekler, sonra kadınlar ve ardından da çocuklar gelsin.’’ buyurdular.
Hz. Ebu Bekir (r.a.):’’Ya RasulUllah, sizi kabre kim koyacak?’’ diye sordu. RasulUllah (s.a.v.):
‘’Ehl-i beyt’imin yakınlarından birkaç kişi koysun. O esnada sizin göremediğiniz, fakat onların sizi gördüğü birçok melek de bu işe katılırlar. Haydi, şimdi kalkın ve benden sonra gelenlere, benim yerime dini tebliğ edin.’’ buyurdular.(İbn Sa’d, et-Tabakatü’l-Kübra, 2/257-257; Buhari, Ezan, 46; Salat, 93,94,95; Ebu Davut, Sünnet, 12; Ebu Avane, el-Müsned, 2/114; Delailü’n-Nübüvve, 7/187)
Abdullah b. Zem’a naklediyor: ‘’Rebiülevvel ayının başlarıydı. Bilal-i Habeşi bir vaktin ezanını okumuştu. RasulUllah (s.a.v.):
‘’Gidin Ebu Bekir’e söyleyin, namazı kıldırsın.’’ buyurdular.
Ben de bunu haber vermek üzere dışarı; mescide doğru çıktım. Kapının önünde, içlerinde Hz. Ömer’in de bulunduğu birkaç kişi vardı. Hz. Ebu Bekir’i görememiştim. Ömer’e :
‘’Haydi, kalk insanlara namaz kıldır.’’ dedim.
Hz. Ömer gür sesli biriydi. Tekbir getirir getirmez Hz. RasulUllah (s.a.v.) (evi ile mescidi bitişik olmasından dolayı) onun sesini işitti ve:
‘’Allah da, müslümanlar da imamet için öncelikle Ebu Bekir’den başkasına razı olmazlar. Gidin, Ebu Bekir’e söyleyin, insanlara namazı o kıldırsın.’’buyurdu. Bu sözlerini üç defa tekrarladı.
Bu sırada Hz. Aişe (r.ah):
‘’Ey Allah’ın Rasulü, Ebu Bekir gerçekten yufka yürekli biridir. Senin yerine geçtiği zaman yokluğuna dayanamayıp ağlar.’’ dedi.
RasulUllah (s.a.v.):
‘’Sizler Hz. Yusuf’u sıkıntıya sokan kadınlar gibisiniz. Ebu Bekir’e söyleyin de namazı kıldırsın.’’ buyurdu.
Bunun akabinde Hz. Ömer’in (r.a.) kıldırdığı namazlardan sonra ki namazları Hz. Ebu Bekir (r.a.) kıldırmıştır.
Hz. Peygamber’in (s.a.v.), namaz kıldırma görevini Ebu Bekir’e (r.a.) verdiğini öğrenen Hz. Ömer (r.a.), Abdullah b. Zem’a’ya:
‘’Yazıklar olsun sana! Bana bu yaptığın ne idi? RasulUllah’ın (s.a.v.) sana namaz kıldırmamı emrettiğini zannetmeseydim vallahi geçip de namaz kıldırmazdım.’’ dedi.
Abdullah b. Zem’a:
‘’Gerçek şu ki, o vakit bu işi yapmaya senden daha liyakatli birini görememiştim.’’ diye karşılık verdi.
Hz. Aişe (r.ah) babasının imamete geçmesini istememesini şu şekilde açıklamıştır:
‘’Ben o sözleri sadece babamı dünyadan uzaklaştırmak amacıyla söylemiştim. Çünkü –Allah’ın muhafaza altına aldığı kimseler hariç- idarecilik zor ve tehlikeli bir görevdir. Bir endişem de, insanların, daha RasulUllah (s.a.v.) hayatta iken onun makamına geçip namaz kıldıran birini sevmeyecekleri, ona kin besleyip hakkında haddi aşacakları ve onu uğursuz biri olarak görecekleri korkusu idi. Fakat olan olmuştur. Emir Allah’ın emri, hüküm O’nun hükmüdür. Allah Teala babamı din ve dünya işleri hususunda korktuğum tüm şeylerden korudu.’’
VEFAT GÜNÜ RASULULLAH’IN (s.a.v.) AZRAİL ve MİKAİL (a.s.) ile KONUŞMALARI
Hz. Aişe (r.ah) anlatıyor:
‘’Vefat ettiği günün sabahı RasulUllah’ın hastalığı biraz hafiflemişti. Bunu gören insanlar da sevinçli bir halde, ihtiyaçlarını görmek üzere evlerine ve işlerinin başına dönmüşler, RasulUllah’ı hanımlarıyla birlikte baş başa bırakmışlardı. RasulUllah’ın hastalığı döneminde hiç bu kadar ümitvar bir halde, rahat ve huzur içinde olmamıştık. Böylece RasulUllah’ın yanında bekleşirken bize, ‘’Yanımdan çıkın; şu melek gelmiş, yanıma gelmek için izin istiyor.’’ dedi. Benden başka bütün kadınları dışarı çıktı; ben ise onunla kaldım. Başı kucağımdaydı. Kalkıp doğruldu, bende evin bir köşesine çekildim.
Uzunca bir zaman melekle baş başa konuştuktan sonra beni çağırdı ve tekrar başını kucağıma koydu. Daha sonra kadınlara, ‘’İçeri girin’’ diye seslendi. Ben, ‘’Bu sesler Cebrail’in (a.s.) sesine benzemiyordu’’ dedim. RasulUllah (s.a.v.):
‘’Evet, haklısın bu Azrail idi. Bana geldi ve ‘Aziz ve celil olan Allah beni gönderdi ve sen izin vermediğin müddetçe yanına girmememi emretti. Eğer izin vermezsen geri döneceğim; izin verirsen yanına geleceğim. Yine sen müsaade etmediğin müddetçe ruhunu almamamı emretti.’ dedi.
Sonra, ‘Bu hususta ne buyurursunuz?’ diye sordu. Ben, ‘Cebrail gelene kadar yanımdan ayrıl, zira bu saatler Cebrail’in gelme vaktidir.’ dedim. Buyurdular.’’
Hz. Aişe (r.ah) devamla diyor ki:
‘’Bizler öyle bir durumla karşılaşmıştık ki, buna ne bir cevap verebiliyor ne de bir fikir yürütebiliyorduk. Hepimiz dehşete kapılmıştık. Sanki asla geri dönüşü olmayan büyük bir musibetle çarpılmışçasına hepimiz hayretler içerisindeydik. Hiç kimseden çıt çıkmıyordu.
Derken tam saatinde Cebrail (a.s.) geldi. Uğultusundan ve hışıltısından onun geldiğini anlamıştım. Onu hissediyordum. Selam verdi. Ehl-i beyt dışarı çıkınca o da içeri girdi ve:
‘(Ey Muhammed!) Aziz ve celil olan Allah’ın sana selamı var. O, senin durumunu senden daha iyi bilmesine rağmen halini hatırını soruyor. Böylelikle senin şerefini ve halkının arasındaki izzet ve keremini yükseltmeyi istiyor. Hem bu vesileyle hastanın halini hatırını sormayı, onlara bu gibi müjdeler vermeyi ümmetine senin bir sünnetin olarak bırakmayı murad ediyor.’ dedi.
RasulUllah (s.a.v.):
‘Kendimde ağır sancılar hissediyorum’ buyurdular. Cebrail (a.s.):
‘Sana müjdeler olsun. Zira Allah celle celalühü seni, katında hazırladıklarına ulaştırmayı istiyor’ dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.):
‘Ey Cebrail! Ölüm meleği yanıma gelmek ve ruhumu kabzetmek için benden izin istedi.’ Dedi ve o olayı anlattı. Cebrail (a.s.):
‘Ey Muhammed! Rabb’in sana özlem duymaktadır. Allah Teala, seni arzuladığını sana bildirmemişmiydi? Yeminle söylüyorum ki, ölüm meleği bu zamana kadar hiç kimsenin yanına gelmek ve canını almak için izin istememiştir ve bundan sonra da istemeyecektir. Rabb’in bununla senin izzet ve şerefini tamamlamak ve sana nasıl iştiyak duyduğunu bildirmek için yapmaktadır’ dedi (Taberani, el-Mu’cemü’l-Kebir, nr.2890). RasulUllah (s.a.v.):
‘O zaman Azrail gelene kadar yanımdan ayrılma’ dedi ve hanımlarının içeri girmesine izin verdi. Sonra kızına:
‘Ey Fatıma yaklaş!’ buyurdu. Hz. Fatıma(r.ah) RasulUllah’a iyice yanaştı, RasulUllah (s.a.v.) onun kulağına bir şeyler fısıldadıktan sonra Hz. Fatıma başını kaldırdı. Gözlerinden yaşlar damlıyor, üzüntüsünden hiçbir şey konuşamıyor ve sadece RasulUllah’a bakıyordu. Rasul-i Ekrem (s.a.v.):
‘Başını yaklaştır!’ dedi. Hz. Fatıma (r.ah) tekrar Rasul-i Ekrem’e (s.a.v.) yanaştı. RasulUllah (s.a.v.) kulağına bir şeyler fısıldadıktan sonra başını kaldırdı, fakat bu sefer gülümsüyor ve hiç konuşmuyordu.
Fatıma’da gördüğümüz bu haller çok tuhafımıza gitmişti. RasulUllah’ın vefatından sonraki günlerde Fatıma’ya o gün neden böyle davrandığını sordum, şöyle anlattı:
‘Kulağıma ilk fısıldayışında, ‘Ben bu gün vefat edeceğim’ demiş ve ben de ağlamıştım. İkinci fısıldayışında, ‘Ehlimden ilk olarak bana seni kavuşturmasını ve seni yanıma göndermesi için Allah’a dua ettim’ dedi. Buna ise sevinmiştim.’’(Buhari, Megazi, 84)
Hz. Aişe (r.ah) anlatmaya devam ediyor:
‘’Sonra Fatıma Hasan ve Hüseyin’i RasulUllah’a yaklaştırdı. RasulUllah (s.a.v.) onları kokladı. Derken ölüm meleği geldi. Selam verdi ve RasulUllah’ın (s.a.v.) huzuruna girmek için izin istedi, Rasul-i Kibriya da ona izin verdi. Ölüm meleği:
‘Ey Muhammed! Bize ne emredersiniz?’ diye sordu. RasulUllah (s.a.v.):
‘Beni hemen Rabbim’e kavuştur’ buyurdu. Azrail (a.s.):
‘Tamam, seni bu gün kavuşturacağım. Çünkü Rabb’in sana müştaktır. Senin ruhunu almada tereddüt ettiği kadar kimsede tereddüt(Allah noksan sıfatlardan münezzehtir onun bilmediğimiz ne hikmetli işleri vardır) etmemiş ve sadece senden izin alıp yanına girebileceğimi emretmiştir; lakin saatler yakındır.’ deyip oradan ayrıldı. O sırada Cebrail (a.s.) geldi ve:
‘Selam sana ey Allah’ın elçisi! Bu benim yer yüzüne son indirilişimdir. Artık vahiy kesildi, dünya dürüldü. Bundan böyle yeryüzünde senden başkasıyla bir işimde olmaz. Ben dünyaya sırf senin için gelirdim; artık yerime çekilmemin zamanı geldi.’ dedi.’’
Hz. Aişe (r.ah) anlatmaya şöyle devam etmiştir:
‘’Muhammed’i hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin olsun ki, bu hususta evdeki hiç kimsenin söyleyecek tek bir sözü kalmamıştı. RasulUllah’ın (s.a.v.) söylediklerinden ötürü hepimiz dehşete kapılmış, hiçbir erkeğe de haber gönderememiştik. Kalkıp Rasul-i Ekrem’in yanına vardım. Başını bağrıma koydum. Elimi göğsüne koyduğumda sanki her an bayılacak gibiydi. Sonra kendinden geçti. Bu güne kadar hiç görmediğim bir şekilde terler boşalmaktaydı. Alnındaki terleri silmeye başladım. Bu zamana kadar onun terinin kokusundan daha hoş bir koku koklamamıştım. Bir müddet sonra kendine geldi(Beyhaki, Delailü’n-Nübüvve, 7/210-211; İbn Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye, 5/240). Ben:
‘Anam, babam, ailem, ruhum sana feda olsun; neydi o alnından boşalan terler!’ dedim. O bana:
‘Ey Aişe! Müminin ruhu teriyle birlikte, kafirin ise eşeğinki gibi ağzının yan taraflarından çıkar.’ Buyurdular.(Taberani, el-Mucemü’l-Kebir, nr. 10049; Heysemi, Mecmau’z-Zevaid, nr. 3927; Tirmizi, Cenaiz, 8; Ebu Nuaym, Hilyetü’l-Evliya, 5/59; Müttaki-i Hindi, Kenzü’l-Ummal, nr. 42187, 42189)
İşte o zaman korktuğumuz başımıza geldi. Bizler hemen ailelerimize haber yolladık. Erkeklerden ilk gelen babamın gönderdiği kardeşim (Abdurrahman b. Ebu Bekir) idi. Fakat (erkeklerden) hiç kimse gelmeden RasulUllah (s.a.v.) ruhunu teslim etmişti.
Allah Teala’nın, Rasul-i Ekrem’in (s.a.v.) vefat anında erkekleri ondan uzak tutmasının sebebi, Allah’ın (c.c.) RasulUllah’a yardımcı olmaları için Mikail (a.s.) ve Cebrail’i (a.s.) onun yanına göndermiş olmasıydı.
Allah Rasulü (s.a.v.) her baygınlık geçirdiğinde sanki kendisine bir takım tercihler sunuluyormuşçasına, ‘Hayır, ben refik-i a’layı istiyorum’ diyordu.
Bazı aralar kendisine gelip güç yetirdiğinde, ‘’Namaz! Namaz! Cemaatle birlikte namaz kıldığınız müddetçe birbirinizden kopmazsınız.’ (Buhari, Edebü’l-Müfred, nr. 158; Ebu davud, Edeb, 133; İbn Mace, Vesaya, 1 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/78; Müttaki-i Hindi , Kenzü’l-Ummal, nr. 18444; Heysemi, Mecmau’z-Zevaid, nr. 7218 )buyuruyordu.
RasulUllah (s.a.v.) vefat edinceye kadar hep bu şekilde, ‘Namaz! Namaz!’ deyip durdu.’’(Zebidi, İthafü’s-Sade, 14/142)
RASULULLAH (s.a.v.) VEFAT ETTİ
Hz. Aişe (r.ah) der ki: ‘’RasulUllah (s.a.v.) pazartesi günü, kuşluk vaktinin yükselmesi ile zeval (güneşin tam tepede olma) vakti arasında vefat etti.’’
Hz. Fatıma (r.ah) der ki: ‘’Bu pazartesi günleri karşılaştığım hadiseler nedir böyle? Vallahi ümmetin başına gelen sıkıntı ve musibetler hep bu günde olmuştur.’’
Ümmü Gülsüm (r.ah) demiştir ki: ‘’Bu gün aynı zamanda Hz. Ali’nin (r.a.) musibetlere duçar olduğu gündür. Pazartesi gününden çektiğim nedir ki, dedem (Hz. Peygamber s.a.v.) bu gün vefat etti, babam Ali (r.a.) ve Ömer (r.a.) bu gün şehit edildi.’’
Hz. Aişe (r.ah) anlatıyor: ‘’RasulUllah (s.a.v.) vefat ettiği ve orada bulunanlar feryadü figan edip ağlamaya başladıkları zaman insanlar hemen içeriye hücum ettiler. Bu esnada melekler elbisesiyle Hz. Peygamber’in (s.a.v.) üzerini örttüler. Ortalık karışmış, herkes farklı bir şeyler söylüyordu. Kimi onun öldüğünü yalanlıyor, kimi de dili tutulmuş öylece kalakalmıştı. Akıllar karışmış ve kimin ne söylediğini kimse anlamıyordu. Kimileri bir köşeye çekilmiş, aklı başında bir halde beklemekte; kimileride yere çömelmiş, öylece beklemekteydi.
Ömer b. Hattab (r.a.) onun vefat ettiğine inanmayanlardandı. Hz. Ali (r.a.) bir köşeye çekilip oturanlar arasındaydı. Hz. Osman’ın (r.a.) ise dili tutulmuştu.
Sonra Hz. Ömer (r.a.) insanların karşısına çıkarak şöyle dedi:
‘RasulUllah (s.a.v.) ölmedi. Muhakkak ki Allah (c.c.) onu geri döndürecek ve onun ölümünü bekleyen münafıkların ellerini ve ayaklarını kesecektir. Allah Teala nasıl ki Musa (a.s.) ile sözleştiği gibi onunla da sözleşmiştir ve O elbette bizlere geri dönecektir.’
Bir diğer rivayete göre ise Hz. Ömer (r.a.) şunları söylemiştir:
‘Ey insanlar! (Şu günlerde RasulUllah’ın s.a.v. ölümü ile ilgili olarak) Dillerinizi tutun! Çünkü O ölmemiştir. Vallahi kimin RasulUllah öldü dediğini duyarsam, işte şu kılıcımı kafasına indiririm.’
Hz. Ali (r.a.) evinden dışarı çıkmıyordu. Osman (r.a.) ise konuşamıyor, bir yere gidip gelmek istese elinden tutularak götürülüyordu.
O gün hiç kimse Hz. Ebu Bekir (r.a.) ve Abbas (r.a.) kadar metanet gösterememiş, Allah Teala bu ikisine Tevfik ve dayanma gücü vermişti. Öyle ki Hz. Ebu Bekir’den (r.a.) başka birinin sözüne bakılmadığı bir zamanda RasulUllah’ın (s.a.v) amcası Abbas (r.a.) gelmiş ve insanlara:
‘Kendisinden başka ilah olmayan Allah’a yemin ederim ki, Muhammed (s.a.v.) ölümü tatmıştır. Zira o aramızda iken şu ayeti okumuştu:
‘’Muhakkak sen de öleceksin, onlar da ölecekler. Sonra şüphesiz, sizler kıyamet günü Rabb’inin huzurunda davalaşacaksınız’’ ( İbn Hacer-i Kastallani, el-Müvahibü’l-Ledüniyye, 3/569-570; Beyhaki, Delailü’n-Nübüvve, 7/215. Allame Zürkani, İbn Hacer’in el-Mevahibü’l-Ledüniyye adlı eseri üzerine yazdığı şerhinde, yukarıda bahsi geçen rivayeti, İbn Münir’in Mi’rac adlı eserinde zikrettiğini kaydeder bk. Zürkani, Şerhu’l-Mevahib, 12/142. Rivayetin bir bölümü için bk. Buhari, Cenaiz, 3)
HZ. PEYGAMBERİN (s.a.v.) VEFATI KARŞISINDA SAHABENİN TUTUMU
Hz. Peygamber (s.a.v.) vefat ettiğinde Hz. Ebu Bekir (r.a.), Medine yakınlarında yerleşmiş bir ensar kabilesi olan Hazrec kabilesinin Harsoğulları arasında bulunuyordu. Haberi alır almaz hemen RasulUllah’ın (s.a.v.) yanına geldi, üzerine kapanıp onu öptü ve:
‘’Anam babam sana feda olsun, Allah (c.c.) sana ölümü ikinci kez tattırmayacak. Vallahi RasulUllah (s.a.v.) vefat etmiş.’’ dedi ve insanların karşısına çıkarak:
‘’Ey insanlar! Her kim Muhammed’e (s.a.v.) inanıyorsa şunu bilsin ki O ölmüştür. Muhammed’in (s.a.v.) Rabbi’ne inananlar bilsin ki Allah diridir asla ölmez! Allah Teala şöyle buyurmuştur:
‘Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür yada öldürülürse gerisin geriye mi döneceksiniz?’ (Al-i İmran 3/144)
Hz. Ebu Bekir’in (r.a.) bu konuşmasından sonra sanki insanlar bu ayeti ilk duymuş gibi oldular’’(Buhari, Cenaiz, 3; İbn Hacer-i Kastallani, el-Mevahibü’l-Ledüniyye, 3/570)
Bu hadise bir başka rivayette şöyle geçmiştir:
Hz. Ebu Bekir (r.a.) RasulUllah’ın (s.a.v.) vefat haberini alır almaz hemen Medine’ye geldi. Rasul-i Ekrem’in (s.a.v.) evine girdiğinde bir yandan gözlerinden yaşlar boşalıyor, bir yandan da O na salatü selam getiriyor, zorla da olsa yutkunmaya çalışıyordu. Buna rağmen kendinde idi. RasulUllah’a (s.a.v.) doğru eğildi, yüzünü açtı, alnını ve yanaklarını öptü, yüzünü sıvazladı ve ağlaya ağlaya:
‘’Anam babam sana feda olsun! Nefsim, ehlim sana kurban olsun! Güzel yaşadın, güzel vefat ettin. Hiçbir peygamberin ölümüyle son bulmayan nübüvvet senin ölümünle noktalanmıştır. Sen övülemeyecek kadar azametli, sızlanamayacak kadar ulvisin. Öyle ki herkes sende teselli buluyor ve herkes sende eşit oluyordu. Şayet ölüm senin tercihin olmasaydı, sana olan hüznümüzden dolayı canlarımıza kıyardık. Eğer (ölünün üzerine) ağlamayı men etmeseydin bütün gözyaşlarımızı sana dökerdik. Ancak, gücümüzün yetmediği, önleyemediğimiz bazı şeyler de vardır ki onlar da denizin kabarıp inmesi gibidir.
Allah’ım bunları O’na ilet!
Ey Muhammed! (s.a.v.) Rabb’inin yanında bizleri de an. Kalbinden bizleri çıkarma. Eğer bizlere vakar ve sekinet bırakmasaydın, ardında bıraktığın yalnızlığa ve hasrete kimseler dayanamazdı.
Allah’ım! Bunları sevgili dostuna ilet. Onun sevgisini içimizde koru.’’(Beyhaki, Delailü’n-Nübüvve, 7/215; İbn Sa’d, et-Tabakatü’l-Kübra, 2/264-265; İbn Hacer-i Kastallani, el-Mevahibü’l-Ledüniyye, 3/570; Zebidi, İthafü’s-Sade, 14/153)
HIZIR’IN (a.s.) RASULULLAH’I (s.a.v.) TAZİYESİ
Abdullah b. Ömer (r.a.) şöyle rivayet etmiştir:
‘’Hz. Ebu Bekir (r.a.) içeri girince RasulUllah’a salatü selam getirdi. Şanına layık övgülerde bulundu. Bunun üzerine evdekiler feryadü figanı bastılar. Öyle ki, onların sesinin Medine’nin dışında bayram namazlarının kılındığı yerde oturanlar dahi duymuştu. Ebu Bekir (r.a.), Hz. Peygamber (s.a.v.) hakkında ne söylese onların vaveylası daha da artıyordu.
Onların bu feryatları ancak, birinin kapının önüne gelerek kuvvetli bir sesle:
‘Esselamü aleyküm ey Ehl-i beyt! ‘Her nefis ölümü tadacaktır’(Enbiya 21/35; Ankebüt 29/57) demesiyle kesildi. Adam sonra şöyle devam etti:
‘Allah (c.c.) herkesin yerine bir halef, rağbet edilen her şeye de bir ulaşım imkanı, korkulan tüm şeyler için de bir kurtuluş kapısı koymuştur. Umacağınızı Allah’tan umun. O’na güvenin.’
Oradaki herkes ağlamayı kesip bu adamı dinledi. Kimse onun kim olduğunu bilmiyordu. Onların ağlamaları kesilince adamın sesi de kesildi. Herkes sağına soluna bakıştı, ancak ortalıkta kimseler yoktu. Sonra tekrar ağlamaya başladılar. Biraz sonra tanımadıkları bir ses kendilerine:
‘’Ey Ehl-i beyt! Allah’ı zikredin, her halukarda O’na hamdedin ki ihlaslı kimselerden olasınız. Muhakkak Allah katında her musibetin bir tesellisi ve kendisine rağbet duyulan her şeyin bir pahası vardır. O halde Allah’a itaat edin ve O’nun emirleriyle amel edin.’’ diye seslendi.
Hz. Ebu Bekir (r.a.) demiştir ki: ‘’Bu gelenler Hızır ve Elyesa (a.s.) idi. RasulUllah’ı taziye için gelmişlerdir.’’(Taberani, el-Mu’cemü’l-Evsat, nr. 7116; Hakim, el-Müstedrek, 3/58; İbn Hacer-i Askalani, el-İsabe, 2/264-269; Beyhaki, Delailü’n-Nübüvve, 7/268-269; Heysemi, Mecmau’z-Zevaid, 3/6. İbn Hacer, konuşan kişilerin Hızır ve İlyas yada Elyesa (a.s.) olduğu hususunda farklı rivayetler zikretmiştir.)
Temimoğulları’ndan Ka’ka’ b. Amr, Hz. Ebu Bekir’in (r.a.) insanlara yaptığı hutbesini şu şekilde tamamladığını nakleder:
‘’Ebu Bekir (r.a.) sonra dışarıda bulunan insanların yanına çıkarak, onları tesirinde bırakan bir konuşma yapmaya başladı. Allah’a RasulUllah’a övgü dolu hutbesinde şunları söyledi:
Bir olan Allah’tan başka ilah olmadığına şahitlik ederim. O sözünde durdu, kuluna yardım etti, bir başına düşmanlarını yüzüstü serdi, hamd yalnızca O’na olsun.
Ben, Muhammed’in (s.a.v.) O’nun kulu, rasulü ve paygamberlerinin sonuncusu olduğuna şahitlik ederim.
Ben, kitap nasıl inmişse, din nasıl konulmuşsa, hadisler nasıl söylenmişse o şekilde inanır ve Allah’ın apaçık hak olduğuna şahitlik ederim.
Allah’ım! Kulun, elçin, peygamberin, dostun, güvendiğin, seçtiğin, en temiz kulun Muhammed’e (s.a.v.), mahlukatına ihsan ettiğin en üstünüyle salat et (rahmet edip dereceler ihsan et).
Allah’ım! Salatını, affını, rahmet ve bereketini, elçilerin efendisi, peygamberler halkasının sonuncusu, takva sahiplerinin önderi, hayrın rehberi Hazreti Muhammed’e (s.a.v.) indir.
Allah’ım! O’nun sana olan yakınlığını arttır, (ümmeti için) delilini kuvvetlendir, mevkiini yücelt, O’nu öncekilerin ve sonrakilerin, tüm insanların imrendikleri makam-ı mahmuda kavuştur. Kıyamet günü bizleri de onun makamından hissedar eyle.
Bizi, dünya ve ahrette O’na halef kıl. O’nu cennetinde vesile ve en yüksek derecedeki makamlara yükselt.
Allah’ım! Muhammed’e (s.a.v.) ve O’nun aline rahmet ve bereket ihsan et, tıpkı İbrahim’e (a.s.) ve onun aline rahmet ve bereket verdiğin gibi. Muhakkak ki sen övgüye layık ve çok yücesin.
Ey insanlar! Muhammed’e (s.a.v.), O’na ve getirdiği dine inananlar bilsinler ki, O artık ölmüştür. Her kim Allah’a inanıyor, O’na ibadet ediyor ise haberi olsun ki Allah diridir, asla ölmez. Allah (c.c.) bu husustaki emrini sizlere daha önce bildirmiştir. Sakın Allah’tan acele ile olmadık şeyler için dua etmeyin.
Hiç şüphesiz Allah, sevgilisi için bizim katımızda olanı kendi yanında olana tercih etti ve O’nu sevabına nail etti. Ardında, bizler için Kitab’ını, Sünneti’ni, ve rasulünün sünnetini bıraktı. Her kim bu ikisine yapışırsa Allah’ı ve O’nun hükmünü bilir; her kim de bu ikisini birbirinden ayırırsa işte o hakkı inkar etmiş olur. Allah (c.c.) bu hususta şöyle buyurmuştur:
‘Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutanlar olun.’(Nisa 4/135)
Şeytan, peygamberinizin ölümünü bahane ederek sizleri şaşırtıp fitnelere düşürmesin. Hayırlı işlerde acele davranarak şeytanı bertaraf edin. Ona göz açtırmayın, yoksa size yapışır ve fitnelere bulaştırır.’’
İbn Abbas (r.a.) demiştir ki: ’’Ebu Bekir (r.a.) konuşmasını bitirince Ömer’r (r.a.) döndü ve:
‘Ey Ömer! Bana ulaşan haberlere göre sen, ‘Peygamber ölmedi.’ Demişsin, bu doğru mu? Sonra RasulUllah’ın şöyle şöyle buyurduğunu, Allah Teala’nın Kur’an-ı Kerim’inde:
‘Muhakkak sen de öleceksin, onlar da ölecekler.’ (Zümer 39/30) buyurduğunu hiç işitmedin mi?’dedi. Hz. Ömer (r.a.) şaşırarak:
‘Vallahi Kur’an bize indirildiği günden beri sanki bu ayeti hiç işitmemiş gibiyim. Ben şahitlik ederim ki, Kur’an indirildiği, hadisler söylenildiği gibidir. Şüphesiz Allah diridir ve asla ölmez. Biz Allah’ın kullarız ve O’na döneceğiz. Salatü selam Allah’ın Rasulü’ne olsun, artık onun Allah katında bizim için şefaatçi ve sevap vesilesi olmasını dileyerek sabrederiz.’ dedi ve Ebu Bekir’in (r.a.) yanına oturdu.’’
HZ. PEYGAMBERİN (s.a.v.) YIKANMASI KEFENLENMESİ ve DEFNEDİLMESİ
Hz. Aişe (r.ah) şöyle anlatıyor:
‘’Erkekler Rasul-i Ekrem’in (s.a.v.) cenazesini yıkamak için başucuna toplandıklarında aralarında:
‘RasulUllah’ı nasıl yıkayacağımızı bilmiyoruz. Acaba diğer ölülere yaptığımız gibi elbisesini çıkarsak da mı yıkasak, yoksa olduğu haliyle, hiç çıkarmadan mı yapsak?’ diye konuştular.
Tam bu sırada Allah onlara bir uyku verdi, herkes sakalları göğsüne dayalı olarak uykuya daldı. Sonra kim olduğu bilinmeyen biri, ‘RasulUllah’ı olduğu gibi, elbiseleriyle birlikte yıkayın’ dedi.
Ardından herkes uyandı ve kendilerine denilen şekilde, RasulUllah’ı (s.a.v.) elbisesinin içinde yıkadılar. Yıkama işi bitince de kefenlediler.’’
Hz. Ali (r.a.) anlatıyor:
‘’Yıkama esnasında RasulUllah’ın (s.a.v.) elbisesini çıkarmak istedik, ancak bir ses bizlere, ‘Rasul-i Ekrem’in elbisesini çıkarmayın!’ dedi. Bizler de bu uyarı üzerine, RasulUllah’ı sırt üstü yatırdık ve elbisesini çıkarmadan ölülerimizi yıkadığımız şekilde yıkadık. Biz, hangi bir uzvu yıkamak üzere kendimize doğru çevirmek istesek, adeta bize yardımcı oluyormuş gibi kendisi çevriliyordu. Bu durum yıkamayı bitirene kadar devam etti. Bir ara evin içinde, hafif rüzgar sesine benzer bir ses bize, ‘RasulUllah’a yumuşak davranın, zira ileride sizler de aynı şekilde kefenleneceksiniz!’ diyordu.’’
İşte, Rasulullah’ın (s.a.v.) vefatı böyleydi. Dünyada geriye bırakacağı mali hiçbir şeyi yoktu, varı yoğu kendisiyle beraber defnedildi.
Ebu Ca’fer demiştir ki: ‘’Rasulullah’ın lahdi (kabre konulacak yeri), yattığı döşeği ve kadifesiyle döşendi. Onun üzerine de gündüzleri kadifesinin üzerine giydiği elbisesi serildi. Kefenlendikten sonra bunların üzerine konuldu ve defnedildi.(Zebidi, bu kıyafetlerini kabrine koyanın, RasulUllah’ın azatlı kölesi Şükran olduğunu kaydeder. Şükran (r.a.) demiştir ki: ‘’Vallahi, (ey Allah’ın Rasulü) vefatından sonra bu kıyafetleri hiç kimse giymedi.’’ Fıkhi olarak, ölünün yanına yani kabre, kefeni müstesna hiçbir şey konulmaz. Şükran’dan (r.a.) başka hiçbir sahabe bu şekilde amel etmemiştir. Fakihler Şükran’ın (r.a.) bu şekilde davranmasını; onun, RasulUllah’ın elbisesinin vefatından sonra kimsenin üzerinde görmesine dayanamayacağından dolayı böyle yaptığını ve bu durumun ona özel bir davranış olduğunu kaydetmişlerdir. bk. Zebidi, İthaf, 14/160-161; İbn Hacer-i Askalani, el-İsabe, Şükran md.,nr.3935)
RasulUllah (s.a.v.) ölümünde, geriye mal diye bir şey bırakmamıştır. Hayatında (sırf dünyalık olsun diye) kerpiç kerpiç üstüne, kamış kamış üstüne koymamıştır. O’nun vefatında müslümanlar için büyük ibretler ve güzel örnekler vardır.
Alıntı: Hüccetü'l-İslam İmam Gazali Hz.nin (rah) Ahiret Hayatı adlı eserinden alınmıştır.
Şunu iyi bil ki RasülUllah (s.a.v.), hayatı, vefatı, sözleri ve fiilleriyle bütün insanlığa en güzel örnektir. Onun bütün halleri; görüp düşünebilenler için bir ibret, basiret sahipleri için birer öğüttür. Çünkü Allah (c.c.) katında ondan daha değerli kimse yoktur. Zira o, Allah’ın halili, sevgilisi, kendisiyle özel kelam ettiği dostu, en temiz kulu, elçisi ve peygamberidir.
Bütün bunlara rağmen bir bak, Allah (c.c.), Rasülünün ömrü tükendiği zaman bir saat olsun ona mühlet tanımış veya bir an olsun ertelemiş mi? Hayır. Allah (c.c.) ona bütün mahlukatın ruhlarını almakla görevli olan melekleri göndermiş, onlar da RasülUllah’ın temiz ve keremli ruhunu nakletmek için gayet titiz davranmışlar, temiz ve pak bedeninden çıkarıp Rahman’ın katına, doğruluk makamına, en güzel hayırlara, rahmete ve hoşnutluğa ulaştırmak için azami çaba sarfetmişlerdir.
Hz. Peygamberin (s.a.v.) ruhunu almakla görevli meleklerin onca gayretlerine rağmen yine de vefat anında sıkıntıları artmış, iniltileri duyulmuş, ardı ardına öteye beriye sallanmış, iniltileri yükselmiş, rengi değişmiş, alnı terlemiş, sağına soluna dönerken ıstıraplar çekmiştir. Huzurunda bulunanlar bu duruma fazla dayanamayıp ağlamışlar, ruhunun çıkışı esnasında yaşadığı şiddeti görenler iniltilere gözyaşları dökmüşlerdir.
Sen nübüvvet makamının Allah’ın takdirini engellediğini gördün mü? Ölüm meleği onun ailesinin ve yakınlarının hatırını gözetip ruhunu almaktan vazgeçti mi? Hakk’a (dine) yardımcı, halka müjdeci ve uyarıcı iken ona hiç müsamaha gösterdi mi? Hayır. Bilakis o, emrolunduğu işe yapışmış ve levh-i mahfüzda yazılı olana uymuştur.
İşte RasülUllah’ın (s.a.v.) durumu budur. Halbuki O, Allah katındaki makam-ı mahmüdun, havz-ı kevserin, hesap günü şefaatin sahibidir. Surun ikinci defa üfürülmesinde topraktan ilk diriltilecek O dur.
Hal böyle iken ve karşılaşacağımız türlü türlü tehlikelere karşı hiçbir güvencemiz yokken, bunlardan ibret almayışımız şaşılacak şeydir doğrusu! Gerçekten bizler şehvetlerin tutsağı olmuş, isyan ve günahın esareti altında kalmış insanlarız. Peki bize ne oluyor ki peygamberlerin efendisi, takva sahiplerinin önderi, Alemlerin Rabbi’nin sevgilisi Efendimiz Hz. Muhammed’in (s.a.v.) ölüm anında çektiği sıkıntılardan ibret almıyoruz?
Belki ebedi olarak dünyada kalacağımızı zannediyoruz! Belkide kötü fiillerimize rağmen Allah’ın (c.c.) yanında ikram göreceğimiz hayallerine kapılıyoruz! Eyvah ki eyvah! Fakat şunu kesin olarak biliyoruz ki, hepimiz cehenneme gireceğiz ve oradan ancak takva sahipleri kurtulabilecek. Evet, oraya kesin olarak gireceğimizi biliyoruz fakat, çıkabileceğimiz hususunda şüphelerimiz var.
Doğrusu bizler nefislerimize zulmetmiş kişileriz. Çoğumuzun zannınca bizler böyle değiliz, ama yeminle söylüyorum ki bizler takva sahibi kimseler değiliz. Alemlerin Rabbi bu hususta şöyle buyurur:
‘’İçinizden oraya uğramayacak hiç kimse yoktur. Bu, Rabb’in tarafından kesinleşmiş bir hükümdür. Sonra biz, Allah’tan korkan müttakileri (cehennemden) kurtarırız; zalimleri de diz üstü çökmüş olarak orada bırakırız.’’(Meryem 19/71-72)
O halde her kul kendisine bir bakmalı; zalimlerden mi yoksa müttakilerden mi olduğunu kontrol etmelidir.
İmanlarında o denli muvaffak olmalarına rağmen ölüm korkusu kendilerini bürümüş selef-i salihinin hayatlarına ibretle baktıktan sonra bir de kendi nefsine bak.
Bir de peygamberlerin efendisi, takva sahiplerinin önderi olmasıyla birlikte hayırlı akibeti kesin olan Hz. Peygamber’in (s.a.v.) me’va cennetine gitmek üzere dünyadan ayrılırken çektiği sıkıntılara bir bak, bak ve nefsini kontrol et.
RASULULLAH’IN (s.a.v.) SON ANLARI
İbn Mesud (r.a.) anlatıyor: RasulUllah’ın (s.a.v.) ahrete irtihal etmesine yakın zamanlardı. Hz. Aişe’nin (r.anh) evinde kalıyordu, ziyaretine gittik. Bizleri görünce gözleri yaşardı ve şöyle buyurdu:
‘’Hoş geldiniz. Allah’ın selamı üzerinize olsun. Allah Teala sizleri korusun ve yardım etsin. Sizlere Allah’tan korkmanızı ve ondan sakınmanızı tavsiye ederim. Sizleri Allah’a emanet ediyorum. Ben O’nun sizlere gönderdiği apaçık bir uyarıcısıyım. Sakın ha Allah’ın beldelerinde ve kulları arasında O’na karşı büyüklük taslamayın. Artık ecelim yaklaştı. Allah’a, sidretü’l-müntehaya, me’va cennetine yönelme vakti geldi. Kendinize benden sonra dinimize girenlere Allah’ın rahmetini ve benim selamımı iletiniz.’’(İbn Sa’d, et-Tabakatü’l-Kübra, 2/256; Bezzar,el-Müsned nr.847; İbn Hacer, el-Metalibü’l-Aliye, nr.4392; Heysemi, Mecmau’z-Zevaid, nr.14251)
Rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.v.) vefat edeceği sıralarda Cebrail’e (a.s.): ‘’Benden sonra ümmetimin başına kim geçecek? Onları kim idare edecek? diye sordu. Allah Teala Cebrail’e (a.s.) vahyederek:
‘’Ümmeti hakkında kendisini mahçup etmeyeceğimi habibime müjdele. Ve yine ona, insanlar dirilecekleri zaman, kabirden en önce kalkacak olanın o olacağını, mahşerde tüm mahlükatın efendisi olduğunu, kendisi ve ümmeti cennete girmeden önce başka ümmetlerin girmelerinin yasak olduğunu müjdele.’’
Hz. Pehgamber (s.a.v.) bu müjdeyi alınca: ‘’Şimdi gözlerim aydın oldu/sevindim.’’ buyurdu.(Taberani, el-Mucemü’l-Kebir, nr.2676; Heysemi, Mecmau’z-Zevaid, nr.14253)
Hz. Aişe (r.anh) validemiz şöyle anlatmıştır: ‘’RasulUllah (s.a.v.) hastalandığında bize yedi ayrı kuyudan alınmış yedi kırba su ile kendisini yıkamamızı emretti. Bizde dediğini yaptık, biraz rahatladı, kalktı mescide gitti ve namaz kıldırdı. Uhud şehidlerine dua ve istiğfarda bulundu. Sonra ensarın hukukuna riayet hususunda şöyle buyurdu:
‘’Bundan sonra: Ey muhacirler topluluğu, sizler artarsınız, ensar ise bu olduğu halden daha fazlalaşacak değildir. Hiç şüphesiz ensar, benim sırdaşım ve özel dostlarımdır.Onların ihsan sahibi olanlarına ikramda bulunun, kusurlu olanları da affedin.’’(İbn Sa’d, et-Tabakatü’l-Kübra,2/251; Beyhaki, Delailü’n-Nübüvve, 7/178; Taberani, el-Mu’cemü’l-Kebir, 19/79; Müttaki-i Hindi, Kenzü’l-Ummal, nr.33735,44010)
Sonra,
‘’Kul, dünya ile Allah katında olanlar arasında serbest bırakıldı; o Allah katında olanı tercih etti.’’ buyurdu.(Darimi, Müsned, 14(nr.82); Ebu Ya’la, Müsned, nr.4579)
Haz. Peygamber’in (s.a.v.) yakında vefat edeceğini işaret eden bu sözleri işiten Hz. Ebu Bekir (r.a.) ağlamaya başladı. RasulUllah (s.a.v.):
‘’Ey ebu Bekir, ağır ol; acele etme.’’ dedi ve ashabına,
‘’Mescidin dışarı açılan tüm kapılarını kapatın; yalnız Ebu Bekir kapısı kalsın. Çünkü benimle olan dostluğunda Ebu Bekir’den daha üstün birini birini bilmiyorum.’’ dedi.(Darimi, Müsned, 14(nr.82); Ebu Ya’la, Müsned, nr.4579; Buhari, Menakıbü’l-Ensar, 45; Müslim, Fezailü’s-Sahabe, 1-2; tirmizi, Menakıb, 15)
RASULULLAH’IN (s.a.v.) SON VASİYETLERİ
Hz. Aişe (r.ah) şunları anlatmıştır:
‘’Hz. RasulUllah (s.a.v.) benim odamda, benim günümde, benim göğsümde (kollarımın arasında) vefat etti. Vefatı sırasında Allah Teala benim tükürüğüm ile onun tükürüğünü birleştirdi. Şöyle ki: Kardeşim Abdurrahman elinde bir misvakla içeri girmişti. RasulUllah (s.a.v.) onun elindeki misvağa bakıyordu. Hoşuna gittiğini anladım ve senin için o misvakı alayım mı diye sordum. Başıyla işarette bulunarak, evet al dedi. Bende misvakı alıp kendisine uzattım, o da ağzına aldı, fakat misvakı çok sert buldu. Ben; Onu sizin için yumuşatayım mı? diye sordum. Hz. Peygamber (s.a.v.) yine başıyla işaret ederek yumuşatmamı söyledi.Ben de misvakı ağzımda çiğneyerek yumuşattım (sonra ona verdim). Hz. RasulUllah’ın (s.a.v.) önünde içi su dolu bir kap vardı; elini daldırıyor ve ‘’La ilehe illAllah, gerçekten ölümün çok şiddetli sancıları varmış’’ diyordu. Sonra elini kaldırdı ve ‘’(Allah’ım) Refik-i a’laya, refik-i a’laya’’ buyurdu. İşte ben o zaman içimden , Vallahi kendinden geçti, artık bizi seçemiyor dedim.(Buhari, Rikak, 42(nr.6510); Beyhaki, Delailü’n-Nübüvve, 7/207; İbn Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye, 5/339; Müttaki-i Hindi, kenzü’l-Ummal, nr.42162)
Biraz sonra ‘’Elimden tutun’’ dedi. Onlar da tutarak doğrulttular. RasulUllah (s.a.v.):
‘’Ne diyorsunuz’’ dedi. Onlar:
‘’Ey Allah’ın Rasulü, öleceğinizden korkuyoruz. Erkekler mescidin etrafında toplandıkları için kadınları ağlaşmaktalar’’ dediler.
Bunları işiten Allah Rasulü (s.a.v.) sıçrayarak ayağa kalktı, önünde Abbas, Fazl ve Ali’ye dayanarak mescide girdi. Başı bağlıydı, ayaklarını yere sürüyordu, öyle ki hemen minberin ilk basamağına oturdu. Herkes RasulUllah’ın (s.a.v.) etrafında toplandı. RasulUllah (s.a.v.) Allah’a hamd ve senada bulunduktan sonra şöyle buyurdu:
‘’Ey insanlar! Duydum ki öleceğimden endişeleniyormuşsunuz! Sanki ölümden hoşlanmıyor gibisiniz! Peygamberinizin ölümünü neden yadırgıyorsunuz ki? Benim ve sizin muhakkak öleceğimiz haberi verilmedi mi?
Benden önce gönderilen peygamberlerden hiçbiri hayatta kaldı mı ki bende ebediyen sizin aranızda kalayım?
Dikkat edin! Ben Rabbim’e kavuşmak üzereyim, sizlerde O’na varacaksınız. Sizlere, ilk muhacirlere karşı iyilikle muamelede bulunmanızı tavsiye ederim. Muhacirlere de aralarındaki hak ve hukukun muhafazasını öğütlerim. Zira Allah (c.c.): ‘’Asr’a yemin olsun ki insan kesin bir ziyan içindedir. Bundan ancak iman edip iyi amel işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır.’’(Asr 103/1-3) buyurmaktadır.
Allah’ın izniyle her iş varacağına varır. Sakın bir işin gecikmesi sizi aceleciliğe sevketmesin. Çünkü Allah azze ve celle bir kişi acele ediyor diye acele etmez. Şüphesiz ki Allah’a karşı üstünlük taslayanı Allah mağlub eder. O’nu aldatmaya yelteneni de tuzağına düşürür. Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: ‘’Geri dönerseniz, yeryüzünde bozgunculuk yapmaya ve akrabalık bağlarını kesmeye dönmüş olmaz mısınız?’’(Muhammed 47/22)
Sizlere ensara karşı iyilikle davranmanızı tavsiye ederim. Çünkü onlar sizlerden önce bu şehri yurt edinmişler ve (bir çoğu da) iman etmişlerdi. Bu bakımdan onlara ihsanda bulununuz. Onlar meyvelerini ve yiyeceklerini sizlerle paylaşmadı mı? Topraklarından sizlere de vermedi mi? Kendileri muhtaç durumda iken sizleri nefislerine tercih etmediler mi?
Dikkat edin! Kim (ensardan) iki kişi arasında hükmetmekle görevlendirilirse onların iyiliklerini kabullensin, kusurlarını da görmezlikten gelsin.
Dikkat edin! Sakın adaletten saparak onlar hakkında seçicilik yapmayın.
Ben sizin öncünüzüm, sizlerde beni takip edeceksiniz.
İyi dinleyin! Buluşma yeriniz havuzdur (kevser). Benim havuzum Şam’ın Busra’sı ile Yemen’in San’a’sı arasındaki mesafeden daha büyüktür. Bu su, sütten daha beyaz, köpükten daha yumuşak, baldan daha tatlıdır. Ondan bir kere içen bir daha susamaz. Bu havuzun taşları inciden, yatağı ise misktendir. Yarın mahşer günü hesap yerinde bu havuzun suyundan içmekten mahrum olan, tüm hayırlardan mahrum kalmış demektir.
Dikkat edin! Yarın benimle beraber o havuzun etrafında buluşmak isteyen -müstesna durumlar hariç- elini ve dilini haramdan çeksin.
Bunun üzerine Hz. Abbas (r.a.): ‘’Ya NebiyEllah! Kureyş’e de bir tavsiyede bulun.’’ dedi. RasulUllah (s.a.v.): ‘’Aynı şeyleri Kureyş’e de tavsiye ederim. İnsanlar Kureyş’e tabidirler. İyileri iyilerine, kötüleri de kötülerine…
(Sizler) Kureyş ailesine, insanlara karşı iyilikle davranmalarını tavsiye edin.
Ey insanlar!Şüphesiz günahlar nimetleri bozar ve taksimatı da değiştirir. İnsanlar iyi oldukları zaman önderleri onlara iyi davranır; kötülüğe ve günahlara daldıklarında ise kuşkusuz onlara kötü davranır. Allah Teala bu hususta şöyle buyurmuştur:
‘’İşte böylece işledikleri günahlardan ötürü zalimlerin bir kısmını diğer kısmına musallat ederiz.’’(En2am 6/129)(Buhari, Menakıbü’l-Ensar,11; Müslim, Fezailü’s-Sahabe, 176; Tirmizi, Menakıb, 65.bk. Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 4/349; Humeydi, Müsned nr. 798; İbn Hibban, es-Sahih, nr. 6446; Taberani, el-Mu’cemü’l-Kebir, nr. 7416; bk. Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/261; İbn Ebu Şeybe, el-Musannef, 12/168; Begavi, Şerhu’s-Sünne, nr.3845; Hatib-i Tebrizi, Mişkat, nr.5971; Taberani, el-Mu’cemü’l-Evsat, nr.878 )
RASULULLAH’IN (s.a.v.) YIKANMA, KEFENLENME ve NAMAZININ KILINMASI HUSUSUNDAKİ VASİYETLERİ
İbn Mesud (r.a.) şöyle anlatmıştır:
(RasulUllah’ın (s.a.v.) iyice hastalandığı zamanlardı)
Allah Rasulü (s.a.v.) Hz. Ebu Bekir’e (r.a.) ‘’Sor ya Ebu Bekir’’ deyince Hz. Ebu Bekir (r.a.) ‘’Ya RasulUllah, ecel yaklaştı mı?’’ dedi. Rasul-i Kibriya (s.a.v) ‘’Evet oldukça yaklaştı.’’ buyurdu. Hz. Ebu Bekir (r.a.) ‘’Ya NebiyAllah, Allah Teala katında olanlar elbette sizin için pek kolaydır. Keşke bizler de varacağımız yeri bilseydik.’’ dedi. RasulUllah (s.a.v.): ‘’Allah’a, sidretü’l-müntehaya sonra me’va cennetine, firdevs-i a’laya (cennetin en yüksek tabakasına), dolu dolu kaselere, refik-i a’laya, herkes için ayrılan taksimata, bolluk ve genişlik içinde bir hayata…!’’ buyurdular.
Hz. Ebu Bekir (r.a.) ‘’Ya RasulUllah sizi kim yıkayacak?’’ dedi. Rasul-i Kibriya (s.a.v.), ‘’En yakınından itibaren Ekl-i beyt’imin erkekleri yıkasın.’’ dedi.
-‘’Sizi ne ile kefenleyelim?’’
-‘’Üzerimdeki şu elbiselerimle birlikte Yemen’den getirilen hulleye ve Mısır’ın beyaz bezine.’’
Hz. Ebu Bekir (r.a.): ‘’Peki, namazınızı nasıl kılacağız?’’ diye sordu. Bizler hepimiz ağlamaya başladık (Ebu Nuaym, Halyetü’l-Evliya, 4/80). Sonra RasulUllah (s.a.v.): ‘’Durun biraz! Allah Teala sizleri bağışlasın ve Peygamberiniz’in hürmetine sizlere hayırlar ihsan etsin. Beni yıkayıp kefenledikten sonra evimdeki (hazırlanmış olan) kabrimin yanı başında bulunan divanın üzerine koyun ve ardından bir müddet dışarıda bekleyin. Zira (vefatımdan sonra) bana ilk olarak salat (rahmet, mağfiret ve ihsan) eyleyecek olan Rabbim’dir. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor:
‘’Sizi karanlıktan aydınlığa çıkarmak için üzerinize rahmetini gönderen O’dur. Melekleri de size istiğfar eder.'’(Ahzab 33/43)
Sonra namazımı kılmaları için meleklere izin verilir. Allah Teala’nın yarattıklarından üzerime ilk namaz kılacak olan Cebrail’dir. Ardından sırasıyla, Mikail, İsrafil ve kalabalık bir ordusuyla Azrail (a.s.) gelerek namazımı kılacaklar. Daha sonra bütün melekler sırayla gelir; onlarda namazımı kıldıktan sonra sizler grup grup içeri girerek namazımı kılar, çokça salatü selam verirsiniz. Kimse tezkiye ederek (hakkımda, malumatınızın olmadığı sıfatlarla beni överek), bağırıp çağırarak bana eziyet vermesin.
Namazımı kılmak için öncelikle imamınız ve en yakınlarından başlayarak Ehl-i bayt’im gelsin. Peşinden erkekler, sonra kadınlar ve ardından da çocuklar gelsin.’’ buyurdular.
Hz. Ebu Bekir (r.a.):’’Ya RasulUllah, sizi kabre kim koyacak?’’ diye sordu. RasulUllah (s.a.v.):
‘’Ehl-i beyt’imin yakınlarından birkaç kişi koysun. O esnada sizin göremediğiniz, fakat onların sizi gördüğü birçok melek de bu işe katılırlar. Haydi, şimdi kalkın ve benden sonra gelenlere, benim yerime dini tebliğ edin.’’ buyurdular.(İbn Sa’d, et-Tabakatü’l-Kübra, 2/257-257; Buhari, Ezan, 46; Salat, 93,94,95; Ebu Davut, Sünnet, 12; Ebu Avane, el-Müsned, 2/114; Delailü’n-Nübüvve, 7/187)
Abdullah b. Zem’a naklediyor: ‘’Rebiülevvel ayının başlarıydı. Bilal-i Habeşi bir vaktin ezanını okumuştu. RasulUllah (s.a.v.):
‘’Gidin Ebu Bekir’e söyleyin, namazı kıldırsın.’’ buyurdular.
Ben de bunu haber vermek üzere dışarı; mescide doğru çıktım. Kapının önünde, içlerinde Hz. Ömer’in de bulunduğu birkaç kişi vardı. Hz. Ebu Bekir’i görememiştim. Ömer’e :
‘’Haydi, kalk insanlara namaz kıldır.’’ dedim.
Hz. Ömer gür sesli biriydi. Tekbir getirir getirmez Hz. RasulUllah (s.a.v.) (evi ile mescidi bitişik olmasından dolayı) onun sesini işitti ve:
‘’Allah da, müslümanlar da imamet için öncelikle Ebu Bekir’den başkasına razı olmazlar. Gidin, Ebu Bekir’e söyleyin, insanlara namazı o kıldırsın.’’buyurdu. Bu sözlerini üç defa tekrarladı.
Bu sırada Hz. Aişe (r.ah):
‘’Ey Allah’ın Rasulü, Ebu Bekir gerçekten yufka yürekli biridir. Senin yerine geçtiği zaman yokluğuna dayanamayıp ağlar.’’ dedi.
RasulUllah (s.a.v.):
‘’Sizler Hz. Yusuf’u sıkıntıya sokan kadınlar gibisiniz. Ebu Bekir’e söyleyin de namazı kıldırsın.’’ buyurdu.
Bunun akabinde Hz. Ömer’in (r.a.) kıldırdığı namazlardan sonra ki namazları Hz. Ebu Bekir (r.a.) kıldırmıştır.
Hz. Peygamber’in (s.a.v.), namaz kıldırma görevini Ebu Bekir’e (r.a.) verdiğini öğrenen Hz. Ömer (r.a.), Abdullah b. Zem’a’ya:
‘’Yazıklar olsun sana! Bana bu yaptığın ne idi? RasulUllah’ın (s.a.v.) sana namaz kıldırmamı emrettiğini zannetmeseydim vallahi geçip de namaz kıldırmazdım.’’ dedi.
Abdullah b. Zem’a:
‘’Gerçek şu ki, o vakit bu işi yapmaya senden daha liyakatli birini görememiştim.’’ diye karşılık verdi.
Hz. Aişe (r.ah) babasının imamete geçmesini istememesini şu şekilde açıklamıştır:
‘’Ben o sözleri sadece babamı dünyadan uzaklaştırmak amacıyla söylemiştim. Çünkü –Allah’ın muhafaza altına aldığı kimseler hariç- idarecilik zor ve tehlikeli bir görevdir. Bir endişem de, insanların, daha RasulUllah (s.a.v.) hayatta iken onun makamına geçip namaz kıldıran birini sevmeyecekleri, ona kin besleyip hakkında haddi aşacakları ve onu uğursuz biri olarak görecekleri korkusu idi. Fakat olan olmuştur. Emir Allah’ın emri, hüküm O’nun hükmüdür. Allah Teala babamı din ve dünya işleri hususunda korktuğum tüm şeylerden korudu.’’
VEFAT GÜNÜ RASULULLAH’IN (s.a.v.) AZRAİL ve MİKAİL (a.s.) ile KONUŞMALARI
Hz. Aişe (r.ah) anlatıyor:
‘’Vefat ettiği günün sabahı RasulUllah’ın hastalığı biraz hafiflemişti. Bunu gören insanlar da sevinçli bir halde, ihtiyaçlarını görmek üzere evlerine ve işlerinin başına dönmüşler, RasulUllah’ı hanımlarıyla birlikte baş başa bırakmışlardı. RasulUllah’ın hastalığı döneminde hiç bu kadar ümitvar bir halde, rahat ve huzur içinde olmamıştık. Böylece RasulUllah’ın yanında bekleşirken bize, ‘’Yanımdan çıkın; şu melek gelmiş, yanıma gelmek için izin istiyor.’’ dedi. Benden başka bütün kadınları dışarı çıktı; ben ise onunla kaldım. Başı kucağımdaydı. Kalkıp doğruldu, bende evin bir köşesine çekildim.
Uzunca bir zaman melekle baş başa konuştuktan sonra beni çağırdı ve tekrar başını kucağıma koydu. Daha sonra kadınlara, ‘’İçeri girin’’ diye seslendi. Ben, ‘’Bu sesler Cebrail’in (a.s.) sesine benzemiyordu’’ dedim. RasulUllah (s.a.v.):
‘’Evet, haklısın bu Azrail idi. Bana geldi ve ‘Aziz ve celil olan Allah beni gönderdi ve sen izin vermediğin müddetçe yanına girmememi emretti. Eğer izin vermezsen geri döneceğim; izin verirsen yanına geleceğim. Yine sen müsaade etmediğin müddetçe ruhunu almamamı emretti.’ dedi.
Sonra, ‘Bu hususta ne buyurursunuz?’ diye sordu. Ben, ‘Cebrail gelene kadar yanımdan ayrıl, zira bu saatler Cebrail’in gelme vaktidir.’ dedim. Buyurdular.’’
Hz. Aişe (r.ah) devamla diyor ki:
‘’Bizler öyle bir durumla karşılaşmıştık ki, buna ne bir cevap verebiliyor ne de bir fikir yürütebiliyorduk. Hepimiz dehşete kapılmıştık. Sanki asla geri dönüşü olmayan büyük bir musibetle çarpılmışçasına hepimiz hayretler içerisindeydik. Hiç kimseden çıt çıkmıyordu.
Derken tam saatinde Cebrail (a.s.) geldi. Uğultusundan ve hışıltısından onun geldiğini anlamıştım. Onu hissediyordum. Selam verdi. Ehl-i beyt dışarı çıkınca o da içeri girdi ve:
‘(Ey Muhammed!) Aziz ve celil olan Allah’ın sana selamı var. O, senin durumunu senden daha iyi bilmesine rağmen halini hatırını soruyor. Böylelikle senin şerefini ve halkının arasındaki izzet ve keremini yükseltmeyi istiyor. Hem bu vesileyle hastanın halini hatırını sormayı, onlara bu gibi müjdeler vermeyi ümmetine senin bir sünnetin olarak bırakmayı murad ediyor.’ dedi.
RasulUllah (s.a.v.):
‘Kendimde ağır sancılar hissediyorum’ buyurdular. Cebrail (a.s.):
‘Sana müjdeler olsun. Zira Allah celle celalühü seni, katında hazırladıklarına ulaştırmayı istiyor’ dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.):
‘Ey Cebrail! Ölüm meleği yanıma gelmek ve ruhumu kabzetmek için benden izin istedi.’ Dedi ve o olayı anlattı. Cebrail (a.s.):
‘Ey Muhammed! Rabb’in sana özlem duymaktadır. Allah Teala, seni arzuladığını sana bildirmemişmiydi? Yeminle söylüyorum ki, ölüm meleği bu zamana kadar hiç kimsenin yanına gelmek ve canını almak için izin istememiştir ve bundan sonra da istemeyecektir. Rabb’in bununla senin izzet ve şerefini tamamlamak ve sana nasıl iştiyak duyduğunu bildirmek için yapmaktadır’ dedi (Taberani, el-Mu’cemü’l-Kebir, nr.2890). RasulUllah (s.a.v.):
‘O zaman Azrail gelene kadar yanımdan ayrılma’ dedi ve hanımlarının içeri girmesine izin verdi. Sonra kızına:
‘Ey Fatıma yaklaş!’ buyurdu. Hz. Fatıma(r.ah) RasulUllah’a iyice yanaştı, RasulUllah (s.a.v.) onun kulağına bir şeyler fısıldadıktan sonra Hz. Fatıma başını kaldırdı. Gözlerinden yaşlar damlıyor, üzüntüsünden hiçbir şey konuşamıyor ve sadece RasulUllah’a bakıyordu. Rasul-i Ekrem (s.a.v.):
‘Başını yaklaştır!’ dedi. Hz. Fatıma (r.ah) tekrar Rasul-i Ekrem’e (s.a.v.) yanaştı. RasulUllah (s.a.v.) kulağına bir şeyler fısıldadıktan sonra başını kaldırdı, fakat bu sefer gülümsüyor ve hiç konuşmuyordu.
Fatıma’da gördüğümüz bu haller çok tuhafımıza gitmişti. RasulUllah’ın vefatından sonraki günlerde Fatıma’ya o gün neden böyle davrandığını sordum, şöyle anlattı:
‘Kulağıma ilk fısıldayışında, ‘Ben bu gün vefat edeceğim’ demiş ve ben de ağlamıştım. İkinci fısıldayışında, ‘Ehlimden ilk olarak bana seni kavuşturmasını ve seni yanıma göndermesi için Allah’a dua ettim’ dedi. Buna ise sevinmiştim.’’(Buhari, Megazi, 84)
Hz. Aişe (r.ah) anlatmaya devam ediyor:
‘’Sonra Fatıma Hasan ve Hüseyin’i RasulUllah’a yaklaştırdı. RasulUllah (s.a.v.) onları kokladı. Derken ölüm meleği geldi. Selam verdi ve RasulUllah’ın (s.a.v.) huzuruna girmek için izin istedi, Rasul-i Kibriya da ona izin verdi. Ölüm meleği:
‘Ey Muhammed! Bize ne emredersiniz?’ diye sordu. RasulUllah (s.a.v.):
‘Beni hemen Rabbim’e kavuştur’ buyurdu. Azrail (a.s.):
‘Tamam, seni bu gün kavuşturacağım. Çünkü Rabb’in sana müştaktır. Senin ruhunu almada tereddüt ettiği kadar kimsede tereddüt(Allah noksan sıfatlardan münezzehtir onun bilmediğimiz ne hikmetli işleri vardır) etmemiş ve sadece senden izin alıp yanına girebileceğimi emretmiştir; lakin saatler yakındır.’ deyip oradan ayrıldı. O sırada Cebrail (a.s.) geldi ve:
‘Selam sana ey Allah’ın elçisi! Bu benim yer yüzüne son indirilişimdir. Artık vahiy kesildi, dünya dürüldü. Bundan böyle yeryüzünde senden başkasıyla bir işimde olmaz. Ben dünyaya sırf senin için gelirdim; artık yerime çekilmemin zamanı geldi.’ dedi.’’
Hz. Aişe (r.ah) anlatmaya şöyle devam etmiştir:
‘’Muhammed’i hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin olsun ki, bu hususta evdeki hiç kimsenin söyleyecek tek bir sözü kalmamıştı. RasulUllah’ın (s.a.v.) söylediklerinden ötürü hepimiz dehşete kapılmış, hiçbir erkeğe de haber gönderememiştik. Kalkıp Rasul-i Ekrem’in yanına vardım. Başını bağrıma koydum. Elimi göğsüne koyduğumda sanki her an bayılacak gibiydi. Sonra kendinden geçti. Bu güne kadar hiç görmediğim bir şekilde terler boşalmaktaydı. Alnındaki terleri silmeye başladım. Bu zamana kadar onun terinin kokusundan daha hoş bir koku koklamamıştım. Bir müddet sonra kendine geldi(Beyhaki, Delailü’n-Nübüvve, 7/210-211; İbn Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye, 5/240). Ben:
‘Anam, babam, ailem, ruhum sana feda olsun; neydi o alnından boşalan terler!’ dedim. O bana:
‘Ey Aişe! Müminin ruhu teriyle birlikte, kafirin ise eşeğinki gibi ağzının yan taraflarından çıkar.’ Buyurdular.(Taberani, el-Mucemü’l-Kebir, nr. 10049; Heysemi, Mecmau’z-Zevaid, nr. 3927; Tirmizi, Cenaiz, 8; Ebu Nuaym, Hilyetü’l-Evliya, 5/59; Müttaki-i Hindi, Kenzü’l-Ummal, nr. 42187, 42189)
İşte o zaman korktuğumuz başımıza geldi. Bizler hemen ailelerimize haber yolladık. Erkeklerden ilk gelen babamın gönderdiği kardeşim (Abdurrahman b. Ebu Bekir) idi. Fakat (erkeklerden) hiç kimse gelmeden RasulUllah (s.a.v.) ruhunu teslim etmişti.
Allah Teala’nın, Rasul-i Ekrem’in (s.a.v.) vefat anında erkekleri ondan uzak tutmasının sebebi, Allah’ın (c.c.) RasulUllah’a yardımcı olmaları için Mikail (a.s.) ve Cebrail’i (a.s.) onun yanına göndermiş olmasıydı.
Allah Rasulü (s.a.v.) her baygınlık geçirdiğinde sanki kendisine bir takım tercihler sunuluyormuşçasına, ‘Hayır, ben refik-i a’layı istiyorum’ diyordu.
Bazı aralar kendisine gelip güç yetirdiğinde, ‘’Namaz! Namaz! Cemaatle birlikte namaz kıldığınız müddetçe birbirinizden kopmazsınız.’ (Buhari, Edebü’l-Müfred, nr. 158; Ebu davud, Edeb, 133; İbn Mace, Vesaya, 1 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/78; Müttaki-i Hindi , Kenzü’l-Ummal, nr. 18444; Heysemi, Mecmau’z-Zevaid, nr. 7218 )buyuruyordu.
RasulUllah (s.a.v.) vefat edinceye kadar hep bu şekilde, ‘Namaz! Namaz!’ deyip durdu.’’(Zebidi, İthafü’s-Sade, 14/142)
RASULULLAH (s.a.v.) VEFAT ETTİ
Hz. Aişe (r.ah) der ki: ‘’RasulUllah (s.a.v.) pazartesi günü, kuşluk vaktinin yükselmesi ile zeval (güneşin tam tepede olma) vakti arasında vefat etti.’’
Hz. Fatıma (r.ah) der ki: ‘’Bu pazartesi günleri karşılaştığım hadiseler nedir böyle? Vallahi ümmetin başına gelen sıkıntı ve musibetler hep bu günde olmuştur.’’
Ümmü Gülsüm (r.ah) demiştir ki: ‘’Bu gün aynı zamanda Hz. Ali’nin (r.a.) musibetlere duçar olduğu gündür. Pazartesi gününden çektiğim nedir ki, dedem (Hz. Peygamber s.a.v.) bu gün vefat etti, babam Ali (r.a.) ve Ömer (r.a.) bu gün şehit edildi.’’
Hz. Aişe (r.ah) anlatıyor: ‘’RasulUllah (s.a.v.) vefat ettiği ve orada bulunanlar feryadü figan edip ağlamaya başladıkları zaman insanlar hemen içeriye hücum ettiler. Bu esnada melekler elbisesiyle Hz. Peygamber’in (s.a.v.) üzerini örttüler. Ortalık karışmış, herkes farklı bir şeyler söylüyordu. Kimi onun öldüğünü yalanlıyor, kimi de dili tutulmuş öylece kalakalmıştı. Akıllar karışmış ve kimin ne söylediğini kimse anlamıyordu. Kimileri bir köşeye çekilmiş, aklı başında bir halde beklemekte; kimileride yere çömelmiş, öylece beklemekteydi.
Ömer b. Hattab (r.a.) onun vefat ettiğine inanmayanlardandı. Hz. Ali (r.a.) bir köşeye çekilip oturanlar arasındaydı. Hz. Osman’ın (r.a.) ise dili tutulmuştu.
Sonra Hz. Ömer (r.a.) insanların karşısına çıkarak şöyle dedi:
‘RasulUllah (s.a.v.) ölmedi. Muhakkak ki Allah (c.c.) onu geri döndürecek ve onun ölümünü bekleyen münafıkların ellerini ve ayaklarını kesecektir. Allah Teala nasıl ki Musa (a.s.) ile sözleştiği gibi onunla da sözleşmiştir ve O elbette bizlere geri dönecektir.’
Bir diğer rivayete göre ise Hz. Ömer (r.a.) şunları söylemiştir:
‘Ey insanlar! (Şu günlerde RasulUllah’ın s.a.v. ölümü ile ilgili olarak) Dillerinizi tutun! Çünkü O ölmemiştir. Vallahi kimin RasulUllah öldü dediğini duyarsam, işte şu kılıcımı kafasına indiririm.’
Hz. Ali (r.a.) evinden dışarı çıkmıyordu. Osman (r.a.) ise konuşamıyor, bir yere gidip gelmek istese elinden tutularak götürülüyordu.
O gün hiç kimse Hz. Ebu Bekir (r.a.) ve Abbas (r.a.) kadar metanet gösterememiş, Allah Teala bu ikisine Tevfik ve dayanma gücü vermişti. Öyle ki Hz. Ebu Bekir’den (r.a.) başka birinin sözüne bakılmadığı bir zamanda RasulUllah’ın (s.a.v) amcası Abbas (r.a.) gelmiş ve insanlara:
‘Kendisinden başka ilah olmayan Allah’a yemin ederim ki, Muhammed (s.a.v.) ölümü tatmıştır. Zira o aramızda iken şu ayeti okumuştu:
‘’Muhakkak sen de öleceksin, onlar da ölecekler. Sonra şüphesiz, sizler kıyamet günü Rabb’inin huzurunda davalaşacaksınız’’ ( İbn Hacer-i Kastallani, el-Müvahibü’l-Ledüniyye, 3/569-570; Beyhaki, Delailü’n-Nübüvve, 7/215. Allame Zürkani, İbn Hacer’in el-Mevahibü’l-Ledüniyye adlı eseri üzerine yazdığı şerhinde, yukarıda bahsi geçen rivayeti, İbn Münir’in Mi’rac adlı eserinde zikrettiğini kaydeder bk. Zürkani, Şerhu’l-Mevahib, 12/142. Rivayetin bir bölümü için bk. Buhari, Cenaiz, 3)
HZ. PEYGAMBERİN (s.a.v.) VEFATI KARŞISINDA SAHABENİN TUTUMU
Hz. Peygamber (s.a.v.) vefat ettiğinde Hz. Ebu Bekir (r.a.), Medine yakınlarında yerleşmiş bir ensar kabilesi olan Hazrec kabilesinin Harsoğulları arasında bulunuyordu. Haberi alır almaz hemen RasulUllah’ın (s.a.v.) yanına geldi, üzerine kapanıp onu öptü ve:
‘’Anam babam sana feda olsun, Allah (c.c.) sana ölümü ikinci kez tattırmayacak. Vallahi RasulUllah (s.a.v.) vefat etmiş.’’ dedi ve insanların karşısına çıkarak:
‘’Ey insanlar! Her kim Muhammed’e (s.a.v.) inanıyorsa şunu bilsin ki O ölmüştür. Muhammed’in (s.a.v.) Rabbi’ne inananlar bilsin ki Allah diridir asla ölmez! Allah Teala şöyle buyurmuştur:
‘Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür yada öldürülürse gerisin geriye mi döneceksiniz?’ (Al-i İmran 3/144)
Hz. Ebu Bekir’in (r.a.) bu konuşmasından sonra sanki insanlar bu ayeti ilk duymuş gibi oldular’’(Buhari, Cenaiz, 3; İbn Hacer-i Kastallani, el-Mevahibü’l-Ledüniyye, 3/570)
Bu hadise bir başka rivayette şöyle geçmiştir:
Hz. Ebu Bekir (r.a.) RasulUllah’ın (s.a.v.) vefat haberini alır almaz hemen Medine’ye geldi. Rasul-i Ekrem’in (s.a.v.) evine girdiğinde bir yandan gözlerinden yaşlar boşalıyor, bir yandan da O na salatü selam getiriyor, zorla da olsa yutkunmaya çalışıyordu. Buna rağmen kendinde idi. RasulUllah’a (s.a.v.) doğru eğildi, yüzünü açtı, alnını ve yanaklarını öptü, yüzünü sıvazladı ve ağlaya ağlaya:
‘’Anam babam sana feda olsun! Nefsim, ehlim sana kurban olsun! Güzel yaşadın, güzel vefat ettin. Hiçbir peygamberin ölümüyle son bulmayan nübüvvet senin ölümünle noktalanmıştır. Sen övülemeyecek kadar azametli, sızlanamayacak kadar ulvisin. Öyle ki herkes sende teselli buluyor ve herkes sende eşit oluyordu. Şayet ölüm senin tercihin olmasaydı, sana olan hüznümüzden dolayı canlarımıza kıyardık. Eğer (ölünün üzerine) ağlamayı men etmeseydin bütün gözyaşlarımızı sana dökerdik. Ancak, gücümüzün yetmediği, önleyemediğimiz bazı şeyler de vardır ki onlar da denizin kabarıp inmesi gibidir.
Allah’ım bunları O’na ilet!
Ey Muhammed! (s.a.v.) Rabb’inin yanında bizleri de an. Kalbinden bizleri çıkarma. Eğer bizlere vakar ve sekinet bırakmasaydın, ardında bıraktığın yalnızlığa ve hasrete kimseler dayanamazdı.
Allah’ım! Bunları sevgili dostuna ilet. Onun sevgisini içimizde koru.’’(Beyhaki, Delailü’n-Nübüvve, 7/215; İbn Sa’d, et-Tabakatü’l-Kübra, 2/264-265; İbn Hacer-i Kastallani, el-Mevahibü’l-Ledüniyye, 3/570; Zebidi, İthafü’s-Sade, 14/153)
HIZIR’IN (a.s.) RASULULLAH’I (s.a.v.) TAZİYESİ
Abdullah b. Ömer (r.a.) şöyle rivayet etmiştir:
‘’Hz. Ebu Bekir (r.a.) içeri girince RasulUllah’a salatü selam getirdi. Şanına layık övgülerde bulundu. Bunun üzerine evdekiler feryadü figanı bastılar. Öyle ki, onların sesinin Medine’nin dışında bayram namazlarının kılındığı yerde oturanlar dahi duymuştu. Ebu Bekir (r.a.), Hz. Peygamber (s.a.v.) hakkında ne söylese onların vaveylası daha da artıyordu.
Onların bu feryatları ancak, birinin kapının önüne gelerek kuvvetli bir sesle:
‘Esselamü aleyküm ey Ehl-i beyt! ‘Her nefis ölümü tadacaktır’(Enbiya 21/35; Ankebüt 29/57) demesiyle kesildi. Adam sonra şöyle devam etti:
‘Allah (c.c.) herkesin yerine bir halef, rağbet edilen her şeye de bir ulaşım imkanı, korkulan tüm şeyler için de bir kurtuluş kapısı koymuştur. Umacağınızı Allah’tan umun. O’na güvenin.’
Oradaki herkes ağlamayı kesip bu adamı dinledi. Kimse onun kim olduğunu bilmiyordu. Onların ağlamaları kesilince adamın sesi de kesildi. Herkes sağına soluna bakıştı, ancak ortalıkta kimseler yoktu. Sonra tekrar ağlamaya başladılar. Biraz sonra tanımadıkları bir ses kendilerine:
‘’Ey Ehl-i beyt! Allah’ı zikredin, her halukarda O’na hamdedin ki ihlaslı kimselerden olasınız. Muhakkak Allah katında her musibetin bir tesellisi ve kendisine rağbet duyulan her şeyin bir pahası vardır. O halde Allah’a itaat edin ve O’nun emirleriyle amel edin.’’ diye seslendi.
Hz. Ebu Bekir (r.a.) demiştir ki: ‘’Bu gelenler Hızır ve Elyesa (a.s.) idi. RasulUllah’ı taziye için gelmişlerdir.’’(Taberani, el-Mu’cemü’l-Evsat, nr. 7116; Hakim, el-Müstedrek, 3/58; İbn Hacer-i Askalani, el-İsabe, 2/264-269; Beyhaki, Delailü’n-Nübüvve, 7/268-269; Heysemi, Mecmau’z-Zevaid, 3/6. İbn Hacer, konuşan kişilerin Hızır ve İlyas yada Elyesa (a.s.) olduğu hususunda farklı rivayetler zikretmiştir.)
Temimoğulları’ndan Ka’ka’ b. Amr, Hz. Ebu Bekir’in (r.a.) insanlara yaptığı hutbesini şu şekilde tamamladığını nakleder:
‘’Ebu Bekir (r.a.) sonra dışarıda bulunan insanların yanına çıkarak, onları tesirinde bırakan bir konuşma yapmaya başladı. Allah’a RasulUllah’a övgü dolu hutbesinde şunları söyledi:
Bir olan Allah’tan başka ilah olmadığına şahitlik ederim. O sözünde durdu, kuluna yardım etti, bir başına düşmanlarını yüzüstü serdi, hamd yalnızca O’na olsun.
Ben, Muhammed’in (s.a.v.) O’nun kulu, rasulü ve paygamberlerinin sonuncusu olduğuna şahitlik ederim.
Ben, kitap nasıl inmişse, din nasıl konulmuşsa, hadisler nasıl söylenmişse o şekilde inanır ve Allah’ın apaçık hak olduğuna şahitlik ederim.
Allah’ım! Kulun, elçin, peygamberin, dostun, güvendiğin, seçtiğin, en temiz kulun Muhammed’e (s.a.v.), mahlukatına ihsan ettiğin en üstünüyle salat et (rahmet edip dereceler ihsan et).
Allah’ım! Salatını, affını, rahmet ve bereketini, elçilerin efendisi, peygamberler halkasının sonuncusu, takva sahiplerinin önderi, hayrın rehberi Hazreti Muhammed’e (s.a.v.) indir.
Allah’ım! O’nun sana olan yakınlığını arttır, (ümmeti için) delilini kuvvetlendir, mevkiini yücelt, O’nu öncekilerin ve sonrakilerin, tüm insanların imrendikleri makam-ı mahmuda kavuştur. Kıyamet günü bizleri de onun makamından hissedar eyle.
Bizi, dünya ve ahrette O’na halef kıl. O’nu cennetinde vesile ve en yüksek derecedeki makamlara yükselt.
Allah’ım! Muhammed’e (s.a.v.) ve O’nun aline rahmet ve bereket ihsan et, tıpkı İbrahim’e (a.s.) ve onun aline rahmet ve bereket verdiğin gibi. Muhakkak ki sen övgüye layık ve çok yücesin.
Ey insanlar! Muhammed’e (s.a.v.), O’na ve getirdiği dine inananlar bilsinler ki, O artık ölmüştür. Her kim Allah’a inanıyor, O’na ibadet ediyor ise haberi olsun ki Allah diridir, asla ölmez. Allah (c.c.) bu husustaki emrini sizlere daha önce bildirmiştir. Sakın Allah’tan acele ile olmadık şeyler için dua etmeyin.
Hiç şüphesiz Allah, sevgilisi için bizim katımızda olanı kendi yanında olana tercih etti ve O’nu sevabına nail etti. Ardında, bizler için Kitab’ını, Sünneti’ni, ve rasulünün sünnetini bıraktı. Her kim bu ikisine yapışırsa Allah’ı ve O’nun hükmünü bilir; her kim de bu ikisini birbirinden ayırırsa işte o hakkı inkar etmiş olur. Allah (c.c.) bu hususta şöyle buyurmuştur:
‘Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutanlar olun.’(Nisa 4/135)
Şeytan, peygamberinizin ölümünü bahane ederek sizleri şaşırtıp fitnelere düşürmesin. Hayırlı işlerde acele davranarak şeytanı bertaraf edin. Ona göz açtırmayın, yoksa size yapışır ve fitnelere bulaştırır.’’
İbn Abbas (r.a.) demiştir ki: ’’Ebu Bekir (r.a.) konuşmasını bitirince Ömer’r (r.a.) döndü ve:
‘Ey Ömer! Bana ulaşan haberlere göre sen, ‘Peygamber ölmedi.’ Demişsin, bu doğru mu? Sonra RasulUllah’ın şöyle şöyle buyurduğunu, Allah Teala’nın Kur’an-ı Kerim’inde:
‘Muhakkak sen de öleceksin, onlar da ölecekler.’ (Zümer 39/30) buyurduğunu hiç işitmedin mi?’dedi. Hz. Ömer (r.a.) şaşırarak:
‘Vallahi Kur’an bize indirildiği günden beri sanki bu ayeti hiç işitmemiş gibiyim. Ben şahitlik ederim ki, Kur’an indirildiği, hadisler söylenildiği gibidir. Şüphesiz Allah diridir ve asla ölmez. Biz Allah’ın kullarız ve O’na döneceğiz. Salatü selam Allah’ın Rasulü’ne olsun, artık onun Allah katında bizim için şefaatçi ve sevap vesilesi olmasını dileyerek sabrederiz.’ dedi ve Ebu Bekir’in (r.a.) yanına oturdu.’’
HZ. PEYGAMBERİN (s.a.v.) YIKANMASI KEFENLENMESİ ve DEFNEDİLMESİ
Hz. Aişe (r.ah) şöyle anlatıyor:
‘’Erkekler Rasul-i Ekrem’in (s.a.v.) cenazesini yıkamak için başucuna toplandıklarında aralarında:
‘RasulUllah’ı nasıl yıkayacağımızı bilmiyoruz. Acaba diğer ölülere yaptığımız gibi elbisesini çıkarsak da mı yıkasak, yoksa olduğu haliyle, hiç çıkarmadan mı yapsak?’ diye konuştular.
Tam bu sırada Allah onlara bir uyku verdi, herkes sakalları göğsüne dayalı olarak uykuya daldı. Sonra kim olduğu bilinmeyen biri, ‘RasulUllah’ı olduğu gibi, elbiseleriyle birlikte yıkayın’ dedi.
Ardından herkes uyandı ve kendilerine denilen şekilde, RasulUllah’ı (s.a.v.) elbisesinin içinde yıkadılar. Yıkama işi bitince de kefenlediler.’’
Hz. Ali (r.a.) anlatıyor:
‘’Yıkama esnasında RasulUllah’ın (s.a.v.) elbisesini çıkarmak istedik, ancak bir ses bizlere, ‘Rasul-i Ekrem’in elbisesini çıkarmayın!’ dedi. Bizler de bu uyarı üzerine, RasulUllah’ı sırt üstü yatırdık ve elbisesini çıkarmadan ölülerimizi yıkadığımız şekilde yıkadık. Biz, hangi bir uzvu yıkamak üzere kendimize doğru çevirmek istesek, adeta bize yardımcı oluyormuş gibi kendisi çevriliyordu. Bu durum yıkamayı bitirene kadar devam etti. Bir ara evin içinde, hafif rüzgar sesine benzer bir ses bize, ‘RasulUllah’a yumuşak davranın, zira ileride sizler de aynı şekilde kefenleneceksiniz!’ diyordu.’’
İşte, Rasulullah’ın (s.a.v.) vefatı böyleydi. Dünyada geriye bırakacağı mali hiçbir şeyi yoktu, varı yoğu kendisiyle beraber defnedildi.
Ebu Ca’fer demiştir ki: ‘’Rasulullah’ın lahdi (kabre konulacak yeri), yattığı döşeği ve kadifesiyle döşendi. Onun üzerine de gündüzleri kadifesinin üzerine giydiği elbisesi serildi. Kefenlendikten sonra bunların üzerine konuldu ve defnedildi.(Zebidi, bu kıyafetlerini kabrine koyanın, RasulUllah’ın azatlı kölesi Şükran olduğunu kaydeder. Şükran (r.a.) demiştir ki: ‘’Vallahi, (ey Allah’ın Rasulü) vefatından sonra bu kıyafetleri hiç kimse giymedi.’’ Fıkhi olarak, ölünün yanına yani kabre, kefeni müstesna hiçbir şey konulmaz. Şükran’dan (r.a.) başka hiçbir sahabe bu şekilde amel etmemiştir. Fakihler Şükran’ın (r.a.) bu şekilde davranmasını; onun, RasulUllah’ın elbisesinin vefatından sonra kimsenin üzerinde görmesine dayanamayacağından dolayı böyle yaptığını ve bu durumun ona özel bir davranış olduğunu kaydetmişlerdir. bk. Zebidi, İthaf, 14/160-161; İbn Hacer-i Askalani, el-İsabe, Şükran md.,nr.3935)
RasulUllah (s.a.v.) ölümünde, geriye mal diye bir şey bırakmamıştır. Hayatında (sırf dünyalık olsun diye) kerpiç kerpiç üstüne, kamış kamış üstüne koymamıştır. O’nun vefatında müslümanlar için büyük ibretler ve güzel örnekler vardır.
Alıntı: Hüccetü'l-İslam İmam Gazali Hz.nin (rah) Ahiret Hayatı adlı eserinden alınmıştır.
