Yeniden Doğuş

  • 》》 Biraz mavi , biraz telaş , biraz bahar , biraz sessizlik ,biraz deniz kokusu, biraz huzur , bir parça turuncu ♧ Hoşgeldin Yaz ♧

yusuf91

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
26 Eyl 2008
Mesajlar
101
Aldığı Beğeniler
0
Konum
gaziantep
Takım
Galatasaray
İbretli Öyküler: Besim Beyin Kuşları
BESİM BEYİN KUŞLARI
Sanırım 1954 yılı idi.
Bir zemheri ikindisinde resim öğretmenim Besim Yazıcı Bey ile birlikte idik. Okuldan çıkmış, iki arkadaş gibi Delikliçınar'a doğru yürüyorduk. O, çok az konuşurdu. Ben ise daha da az konuşurdum. Zaten, hocamla anlaşmak için konuşmağa lüzum yoktu.
Denizli'nin tozu, horozu ve ayazı meşhurdur. Ama o kış, ayaz üstün geldi... Besim Hoca, bir doksanlık boyu ve hatırlı endamiyle kara ve ayaza bakmadan önden gidiyordu. Yetişmekte güçlük çekiyordum. Bir ara :
— Hocam, dedim... Bu telâşınız niye? Allah korusun, düşüp bir yerinizi kırabilirsiniz... Acele bir işiniz mi vardı?
Besim Bey, kırbaç gibi vuran tipi içinde bana baktı :
— Kuşlar... dedi.
— Ne kuşu Hocam?
— Kanaryalarım... Kimbilir nasıl bekliyorlar beni... Ha, sahi Gürbüz, kuşlarımı görmek istemez misin?
Ayaz, buz ve tipi ile kuşlar arasında bir ilgi kuramadığım için azıcık şaşırdım :
— isterim Hocam, diyebildim. Çeyrek saat sonra Hoca'nın evindeydik.
Önce bahçe kapısından girip ahşap bir merdiveni çıktık. Bir odaya dalar dalmaz, akılalmaz kuş cıvıltıları etrafımızı sarıverdi. Yüz, yüzelli kadar kuş, başucumuzda, omuz hizamızda dönmeğe başladı. Besim Hoca kızmış gibi yaptı:
— Yavaş olun bakayım yaramaz keratalar! Baksanıza bir misafir getirdim. Koskoca Denizli" de dedikodu mu çıksın istiyorsunuz yoksa? Şimdi Gürbüz kalkıp da ortalığı velveleye verse, «Besim Hocanın kuşları amma da yaramazmış» dese iyi mi olur yâni? Oturun bakayım uslu uslu...
Nasıl oldu bilmiyorum.
Bir sürü kuş bir anda yuvalarına çekiliverdi. Hayretler içindeydim. Ortada usul usul yanan bir soba... Dört duvar da iri yapraklı çiçeklerden görünmüyor. Çiçekler ve yapraklar arasında küçük küçük ve mini mini kıl yuvalar... Duvarda iri bir termometre...
— Sıcaklığın hep aynı kalması lâzım Gürbüz. Yoksa hemen hastalanır bu keratalar... Evimi gezmek ister misin?
— İsterim Hocam...
Evi üç odadan ibaret. Bir gözü tıklım tıklım yağlıboya resim dolu. Adım atacak yer yok. Üç-beş tanesine birlikte bakıyoruz. Renkler harikulade. Elimde olsa hepsine bakacağım.
— işte burası da kaldığım, kendimle dertleştiğim, hesaplaştığım odam...
Bir küçük basit karyola, bir seccade ve duvarda bir tek ve ufacık yağlıboya resim... Hepsi bu kadar...
— Hocam, namaz kıldığınızı bilmiyordum.
— Kimse bilmez.
Üçüncü oda ise kuşlara ayrılmış. Yine kuş-j larla birlikteyiz. Birer tabureye çöküyoruz. Cıvıltı yok.
— Bu kanaryaları ben kendim ürettim. Dört yılda bu kadar oldular. Hepsini seviyorum. Ama 1 bir tanesi var ki, beni daha çok seviyor.
İşaret parmağını uzattı. Köşeden, yapraklar arasından bir kanarya çıkageldi. Üzerimizde şöyle bir dolanıp Besim Hoca'nın işaret parmağına kondu. Karşılıklı konuşmağa başladılar. Garip bir diyalogun içindeydim. Talebe aklım ve çokbilmiş hâlimle tebessüm ediyordum ki, Besim Hoca'ya yakalandım :
— Gülme Gürbüz, dedi...
Hocamın gözpınarları dolu doluydu. Gözündeki yaşların yanaklarına akmaması için gözkapaklarını uzun süre yummadı. Ama sonunda gözyaşları galip gelip tıpır tıpır aktılar:
— Bak Gürbüz, bu kuş yapayalnız... Diğerleriyle yakınlık ve arkadaşlık kuramıyor. Üç ay önce yumurtadan çıkarken bir bacağı koptu. Her akşam üzeri beni sabırla bekler. Kimseye anlatamadıklarmı bana fısıldar. Tek dostu benim. O da benim gibi yapayalnız.
Anlamıştım. Tebessüm eden dudaklarım ve deli-dolu aklımla utanıp başımı eğdim. Yalnızlığın derinliği ve derinliğin yankılar uyandıran haşmetli dünyasında lüzumsuz bir damla gibiydim. Buhar olup uçasım geldi.
— Resim yap Gürbüz, çok resim yap... Hayvanları ve kuşları sev. Onları sevemiyen insanları da sevemez. Beni duyuyor musun?
— Duyuyorum Hocam. Söylemediklerinizi bile duyuyorum.
— Güzel... İşte sen de bu yüzden misafirinisin.
Bilmiyorum ne kadar zaman geçiyor? Bir dakikanın aylara, ayların bir dakikaya sığabileceğini o sıra farkediyorum.
— Ama Hocam, ben mimar olmak istiyorum.
— Güzel, ama yine de resim yapmayı sakın ihmal etme...
Besim Hoca ile fırsat buldukça görüşüyorum.
Besim Hoca'yı ve kendimi daha iyi tanır hâle geliyorum.
Lise bitiyor... İstanbul'a imtihanlara gideceğim. Elini öpmek ve «Hoşçakal» demek için evine uğruyorum. Geleceğimi sanki biliyormuş. Kuşların odasındaki bir taburede bir zarf duruyor:
— Bu zarfı al Gürbüz. Güzel Sanatlar Akademisi Müdürüne ver. Seni Mimarlık bölümüne kaydetsinler. İmtihana en az ikibin kişi girecek. Eriyip kaybolmam istemem...
Zarfı alıp elini öpüyorum. Dualarını isteyerek ayrılıyorum.
İmtihanlar... İstanbul... İstanbul... İmtihanlar...
Hocamın mektubu hâlâ bende. İmtihanlara tam ikibin yediyüz kişi giriyoruz. Otuzbeş kişi alınacak. Olacak iş değil gibi. Ama oluyor. İmtihanları kazanıyorum. Artık Yüksek Mimarlık öğrencisiyim. Dersler başlayalı bir hafta oldu. Mektubu vermeliyim.
Kapıyı vurup Akademi Müdürü'nün odasına giriyorum. Müdür Asım Mutlu'nun yanında Cemal Tollu, Nurullah Berk ve Ali Çelebi gibi tanınmış profesör hocalar var. Müdürümüz mektubu açıp okuyor.
— Bakın, bakın!.. Bizim Besim'den haber var! diye ayağa kalkıp yanındakilere gösteriyor. Hocalar, benden ziyade heyecanlı...
Etrafımı sarıp Besim Hoca'dan söz etmemi istiyorlar. Anlatıyorum... «İmtihanlardan önce niçin getirmedin bu mektubu?» diyorlar. Mimarlık Bölümünü kazandığımı ve devam etmekte olduğumu işitince sevinçleri bir kat daha artıyor:
— Bizim Besim'in talebesi işte böyle olur, aferin sana!., diyorlar. Bir parça kızardığımı hissediyorum.
Besim Hoca'yı bir de onlardan dinliyorum: Büyük kaabiliyetini, insanlığını ve dürüstlüğünü (sanki bilmiyormuşum gibi) anlatıyorlar.
— Denizli, bari Besim Hoca'nın kıymetini biliyor mu?
Öğretim üyesi profesörlerden biri böyle soruyor.
— Biliyor, diyorum...
Besim Hocamı daha çok sevemediğime, daha iyi anlayamadığıma hayıflanıyorum.
Aradan iki yıl geçmiş...
İstanbul buz kesiyor. Okul dönüşü Bayezid'-deyim. Tipiden zor yürüyebiliyorum.... Kaldığım talebe yurdu Vezneciler'de. Rüzgârın ıslıkları buz tutmuş âdeta. Her adımda kırbaç gibi suratıma iniyor. Ahşap yurdun sıcaklığı şu anda sokaktan farklı değildir, büiyorum.
Ama ayak bu, oraya doğru koşuyor. Denizli'nin zemherisi sanki İstanbul'a taşınmış. Kendimi kapıdan içeri dar atıyorum. Donmuş ellerime bir mektup tutuşturuyorlar. Denizli'den bir arkadaşım göndermiş...
Neden sonra açıyorum mektubu... Okumağa başlıyorum. Son satırlarında, dışarıda bıraktığımı sandığım İstanbul bedenime doluyor. Daha fazla okuyamıyorum. Yanımdaki oda arkadaşım kaldığım yerden devam ediyor :
«... İşte böyle Gürbüz. Besim Hoca seccadesinin üzerinde vefat etmişti. Alnı secdede idi. Fakat garibime giden bir şey vardı. Bir oda dolusu kuş Besim Hoca'nın üzerinde uçuşup duruyordu. Bir tanesi de elinin üzerine konmuş, sanki bir şeyler anlatır gibi ötüyordu.»
(Alıntı: Dostlara Mektup. Nedim Gürbüz)
Derleyen: "Bîçare" S.V.
 

yusuf91

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
26 Eyl 2008
Mesajlar
101
Aldığı Beğeniler
0
Konum
gaziantep
Takım
Galatasaray
Amerika'nın muhtelif üniversitelerinde görev yapan matematik Prof. Jeffrey Lang İslam'a giriş hikâyesini yazmış olduğu 'Melekler soruncaya kadar' (Even Angels Ask: A Journey to Islam in America) isimli eserinde derin felsefi düşüncelerle, ruhani duygular arasında ilk namazını şöyle dile getiriyor:

"Müslüman olduğum gün cami imamı, bana namazın kılınışını açıklayan bir kitap verdi. Ancak Müslüman talebelerin buna endişelerini gördüm, bana: "Acele etme, rahat ol, zamanla yavaş yavaş yaparsın" dediler. Ben de kendi kendime, namaz bu kadar zor mu? Dedim ve talebeleri duymazlıktan gelerek, hemen vaktinde beş vakit namaz kılmaya karar verdim. O gece, loş ve küçük odama çekilerek kitaptan abdest ve namaz hareketleri eksersizlerini yaptım, namazda okunacak bazı surelerin Arapça okunuşlarıyla İngilizce anlamlarını ezberlemeye çalıştım. Bu çalışmalar saatlerce devam etti.

İlk namaz denemesi için kendime güven gelince yatsı namazını kılmaya karar verdim. Vakit gece yarısıydı, kitabı alıp banyoya girdim, kitabı açarak, mutfaktaki ilk yemek denemesi yapan aşçı gibi kitaptaki talimatları dikkat ve incelikle bir bir uyguladım.
Abdest bitince odanın ortasında durup, kapı ve pencerelerin kilitli ve kapalı olmasından emin olduktan sonra kıble olarak bildiğim tarafa yöneldim, derin bir nefes aldım ve elimi kaldırarak alçak bir sesle Allahu Ekber dedim. Kimsenin
beni işitmemesini ve görmemesini umuyordum, yavaş yavaş Fatiha suresi ile kısa bir sureyi Arapça olarak okudum. Öyle zan ediyorum ki herhangi bir Arap beni dinlemiş olsaydı benim okumamdan bir şey anlamayacaktı.
İkinci bir tekbir alarak Rükua gittim, rükuda biraz tedirginlik hissettim, çünkü hayatımda hiç kimseye eğilmemiştim. Odada yalnız olduğumu hatırlayınca sevindim. Subhane Rabbiyel azim dediğimde kalbimin hızla çarptığını hissettim. Tekrar tekbir getirerek doğruldum ve artık secdeye varma zamanı gelmişti. Secdeye varmak üzere ellerimi ve dizlerimi yere koyunca dona kaldım, secdeye gidemiyordum, efendisinin önünde başını yere koyan köle gibi yüzümü, burnumu yere koyup kendimi zillet sandığım bir duruma düşüremiyordum, üstelik bacaklarım da katlanamıyordu, utandım gülünç duruma düştüm zannettim.
Bu durumda beni gören, arkadaş ve tanıdıklarımın önünde acınacak ve alay edilecek halimi düşündüm, arkadaşlarımın kahkahalarını duyar gibi oluyordum. 'San Francisco'da Araplar çarptı bu hale düştü' gibi sözler sarf edeceklerini tahayyül ederek zavallı duruma düştüğümü hissettim. Bir müddet tereddüt ettikten sonra derin bir nefes aldım başımı seccadeye koydum, zihnimdeki bütün düşünceleri attım, dikkatimi dağıtacak düşüncelere yer vermeden ikinci secdeye de vardım. Bu esnada kendi kendime "Daha önümde üç tur daha var"
diye düşündüm ve kararlıydım: Neye mal olursa olsun bu namazı tamamlayacağım. Kalan rekâtlarda işler gittikçe daha da kolaylaşıyordu.
Son secdede tam bir sükûnet hissettim. Nihayet teşehhütten sonra selam verdim.

Selamdan sonra bulunduğum yerde olduğum gibi kaldım, geriye dönüp nefsimle giriştiğim savaşı aklımdan geçirdim, bir savaştan çıktığımı hissettim sonra başımı önüme eğerek mahcup bir şekilde "Allah'ım geri zekâlılığımdan ve tekebbürümden dolayı beni bağışla, uzak bir yerden geldim ve daha önümde kat edilecek uzun bir yol var" diye dua ettim.

Bu esnada daha önce hiç yaşamadığım bir şeyi hissettim. Bunu kelimelerle ifade etmek mümkün değil. Vücudumu, kalbimin bir noktasından çıktığını hissettiğim ve anlatmaktan aciz kaldığım bir dalga kapladı, soğuk gibiydi, ilk etapta irkildim, vücuduma olan etkisinden ziyade garip bir şekilde duygularımı etkiledi ve görünür bir rahmetin varlığını hissettim. Bu rahmet sonra içime nüfuz ederek içimde kaynamaya başladı.
Sonra sebebini bilmeden ağlamaya başladım, ağlamam artıp gözyaşlarım aktıkça, rahmet ve lütuftan harika bir gücün beni kucakladığını hissettim. Günahkâr olmama rağmen, günahlarımdan veya utanç ve sevinçten dolayı ağlamıyordum. Sanki büyük bir set açılmış ve içimdeki korku ve keder sel olup gidiyor. Bu satırları yazarken kendi kendime diyordum: "Allah'ın rahmet ve mağfireti, sadece günahları affetmiyor, o aynı zamanda bir şifa ve bir sekinedir". Uzun bir süre başım eğik bir şekilde öylece diz üstü kaldım.

Ağlamam durunca, yaşadığım deneyin akıl ile izah etmenin mümkün olmadığını anladım, Bu esnada idrak ettiğim en önemli husus ise, benim Allah'a ve namaza şiddetle muhtaç olduğum gerçeği oldu. Yerimden kalkmadan önce de şu duayı yaptım: "Allah'ım bir daha küfre girmeye cüret edersem beni, o küfre girmeden önce öldür ve bu hayattan kurtar, hata ve eksiksiz yaşamanın çok zor olduğunu biliyorum, ancak şunu yakinen biliyorum ki, bir tek gün dahi olsa sensiz yaşamak senin varlığını inkar etmem mümkün değildir".
 
Üst Alt