- Üyelik Tarihi
- 23 Haz 2010
- Mesajlar
- 5,705
- Aldığı Beğeniler
- 14,607
- Takım
- Galatasaray
İLERLEYEN TIP DEĞİL, TEKNOLOJİ
Tıpta gün geçmiyor ki müjdeli bir haber gelmesin. Ancak doktora, ilaca, teknolojiye rağmen kanserin neden bu kadar arttığı konusunda somut bir bilgi yok. Yard. Doç. Dr. Yavuz Dizdar ile tıbbın gelişimiyle paralel ilerleyen kanseri masaya yatırdık. Sonuçlar ilginç: Geçmişte tıp detaycıydı, şimdi ise kolaycı. Bu eğilim kitleleri hasta, doktorları ise güçsüz kılıyor.
Neden kanser olur insan?
Şunu bilmek lazım, bu hastalığın sebebini bilmiyoruz. Belirsizlik ilkesine bağlı olarak, hastalığın hangi formunun yılın hangi evresinde çıktığına dair hiçbir kayıt tutmamışız. Halbuki biz de doğanın koşullarına tabiyiz, dolayısıyla hastalık belli dönemlerde bir birikim gösterebilir. Bir ilkbahar döneminde bazı şeylerin artışı gibi, kanserle de ilgili dönemleri takip etmek gerek. Bunu genellikle lösemide gözlemleriz. Dolayısıyla insan vücudunun dış dünya ile uyumsuzluğunun herhangi bir formu bu hastalığı ortaya çıkarabiliyor. Buna iyice plastikleşen bir dünya, ortam algısından tutunuz, iyice sentetikleşmiş gıda kavramını da ekleyiniz. Aslında hayatımızda 20 yıl öncesine göre her şey değişmiş durumda. Bu durumda da eliniz bilimsel olarak kısıtlı hale gelmiş oluyor. Çünkü birbirinden ayrıştırarak sebep şudur demek zorlaştı. O zaman olağan şüphelileri sayıyorsunuz; alkol, sigara, hareketsizlik, kilo... Bunlar kanserle ilişkilidir. Ben tıp fakültesine girdiğimde de bu söyleniyordu, bugün de. Ama bazı değişiklikler ülkemizde hızlı olduğu ve biraz da şansımız yaver gittiği için, gıda konusundaki değişikliği gördük ve algıladık.
BİLİM ELİYLE NURTOPU GİBİ TÜMÖRÜMÜZ OLDU
Gıdada değişim ne zaman başladı? 2000’in başında bir Fransız firma Türkiye’ye yoğurt üretme iddiasıyla giriyor. Ancak ürettiği şey yoğurtla ilgisi değil, bizim yoğurt tebliğine de uymuyor. Nasıl oluyorsa yoğurt olarak kabul ediliyor. Endüstri birbirine düşürüyor. Çünkü adamlar yoğurt ürettiği zaman raf ömrü 3-5 gündür, sonra ekşir ve bozulur. Bu firmanın ise raf ömrü sorunu yok. ‘Ben iki yıla kadar tuttum, ekşimedi’ diyen çıktı. Zaman algımızdır. Bir şeyin yavaş gerçekleşmesi algımızı bulandırıyor sadece. Gıda alanındaki değişiklik nispeten hızlı olduğu için ve biz de hastalıkların arttığını ölçtüğümüzden, ilişkilendirmenin gıda ile ilintili olduğunu düşünmeye başladık. Çünkü herkesi etkiler biçimde hastalıklarda artış söz konusu. Hastalıkların görüldüğü yaş gruplarında da kayma var, çocuklukta görmeyi beklediğimiz tümörleri yetişkinlerde görür hale geldik. O zaman dedik ki majör bir değişiklik var. Ne değişmiş gıdada; yoğurt tebliği değişmiş, tereyağı değişmiş... Süt süt olmaktan çıkmış. Tekniği nedeniyle beyaz et etlikten çıkmış. Kırmızı et versiyonu da böyle. Hayvanlar üretiminin artırılması için hızlı büyütülüyor. Bu da kimyasal madde ve antibiyotik verilmesi demek. Sonrasında olay tümör artışının tespit edilmesiyle tamamen açıklığa kavuşmuş oldu. İşin kötü tarafı endüstrinin kendi akademisini oluşturarak bunun alt yapısını hazırlamış olması. Köyde tavuk yetiştirilemez tezi işlenip, kuş gribi hezeyanları yerleştirilince, mesele baştan hallolmuş oluyor. O zaman da bilim alanında da kandırılmış olduyoruz. Bilim tek başına yeterli değil, sanat ve felsefe de dahil ilmin de buna eşlik etmesi gerekiyormuş.
ESKİDEN HASTA İNSANİ BOYUTTA ELE ALINIRDI
Tıp değil teknoloji ilerledi diyorsunuz, ne demek bu?
Dünyada eğitim konusunda genel olarak eksiklik var. Diploma veriyoruz ama öğretemiyoruz. Bizden öncekiler bizi beğenmezdi ama biz de bizden sonrakileri eksik buluyoruz. Zaman içinde müfredatların içi boşaldı. Bunun sürdürülebilir olması makineleşme ve bilişim sayesinde mümkün. Bilgisayar komutlarla bize yolu gösteriyor. Eskisi kadar çok bilmek zorunda değil insanlar. Mevcut tıp bilgisi de elli yıl öncesinden farklı değil. Hatta babamın kitaplarını okuyorum, daha iyi yazılmışlar. Daha bütüncül bakış açısı, daha insani bir dil var. Hasta ile ilgili betimlemeler insan gibi. “Bir beyefendi, bir hanımefendi geldi, şikayetleri şunlardı” gibi... Şimdikiler şöyle; 45 yaşında, erkek, bilmem ne... Bu şekilde hasta tarif edilmez. İçerik olarak da azaltılmış. Biz kendi alanımıza, tıbba eleştiriyoruz ama bilimin geneli böyle, dünyada da böyle.
DOKTOR RAPORU DİDİKLERKEN HASTA KENDİLİĞİNDEN İYİLEŞİYOR
Teknolojinin ilerlemiş olması kazanç değil mi tıp adına?
Arabamızı götürdüğünüz usta, elindeki parçaya anlamadan bakıyorsa, işi bilmiyor deriz. Usta neye müdahale etmesi gerektiğini bilir. Doktor da hastaya bakıyor veya bakıyormuş gibi yapıyorsa aynı şeydir. Git bir film çektir diyor. Günümüzde görüntüleme teknolojisi o kadar çok şey gösteriyor ki, bir şey bulmamak mümkün değil. Bir şey bulduğu zaman da, hastanın şikayetiyle ilgisiz bir biçimde o konuyu didiklemeye başlıyor. Sonunda hasta iyileşiyorsa, kendiliğinden iyileşiyor. B şıkkı ise, hastanın şikayeti sürse bile siz arada tespit ettiğiniz tiroidi götürüyorsunuz. Bu bir dinamizm de getiriyor. Hasta bundan mutlu da olabilir. Çünkü kendisi ile ilgilenilmiştir.
Kanser tüm hastalıklar içinde en tehlikelisi diyebilir miyiz?
İstatistikler bütün hastalıkların arttığını söylüyor ama insanlar en çok kanseri önemsiyor. Diyabet öldürmez, süründürür. Obezite de öyle. Ama insanlar nedense kanserden korkuyor. Yeşilçam filmlerinde kabus verem idi, şimdi kanser. Biraz şöyle bir durum var, önce sorun yaratıyoruz, sonra onu çözüyoruz, hasta iyileştiği için mutlu, doktor tedavi ettiği için, kurum da kazandığı için. Günümüzün bir parça kötü özeti budur.
DUYARSIZLIK TÜM MESLEK DALLARINDA YAYGINLAŞTI
Teknolojinin getirdiği durumlardan biri de yabancılaşmadır. Sokağa çıkın bakın; insanların çoğunluğunun elindeki cep telefonu ile meşgul olduğunu görürsünüz. Ya oyun oynuyor, ya yüksek sesle müzik dinliyor, ama etrafındakini kesinlikle dinlemiyor. İşte bu yabancılaşmadır. Bu bütün meslek dallarında, insanların genelinde var. Dinlemiyorlar. Sevmediği için, kızdığı için olabileceği gibi, tamamen duyarsız olduğu için de oluyor bu dinlememe. Dolayısıyla seviye yavaş yavaş aşağıya inecektir. Ne zamana kadar derseniz, sürdürülebilir olduğu sürece iner. Bu sürdürülebilirliği sağlayan şeylerden biri yine teknolojinin kendisi. Biz artık belli bir yaşa geldik. Bu durum beni tehdit etmiyor yani. Ama bizden sonraki nesilleri tehdit ediyor. O yüzden gençlere bilgiyi aktarmak önemli.
GIDA VE İLAÇTA HEDEF TUTTU ÖLÜMCÜL PLAN DEVREDE
Ben bu kadar gıda beslenme anlatıyorum ama bunun arka planında başka ilişkiler de var. Dünya gıda endüstrisi genişleyebileceği kadar genişledi. Elde edebileceklerinin sınırına geldi. Ama genişleme bir ihtiyaçsa ve burada bu imkan kalmadıysa, o zaman başka yerden kendine yer açmayı deneyecek olmalı. Bir ara dedim ki”Galiba sistem tıkandı, savaş mı geliyor?” Lobicilere söyledim bunu. Sakince yüzüme baktı ve “Haklısınız” dedi. Gıdada alınabilecek olanı dibine kadar aldılar. İlaç da aldılar. Nüfus artışı devam ediyor, ne yapacaklar? Bazen mesela son dönemdeki örneği olarak ABD-Kore arasındaki savaş cilveleşmesine de böyle bakıyorum. Acaba bazı şeylere kapı aralamak için mi çıkıyor bunlar?
HIRS, BENCİLLİK VE KOLAYCILIK HASTA EDİYOR!
İhtiyacımız olan şey duyarlı olmak. Komşunuza ‘Günaydın’ deyin. İnanın tüm sorunlarımız çözülür. Dünya birbirini dinlemiyor. Bu da hırsımızın, binaların yükseltilmesinin sonucu. Kutsal metinlerde de geçer. 3-4 kata kadar binada herkes birbirini tanır. On kattan sonra kapı komşunuzu bile bilmezsiniz. Şehrin yükselmesinin de bir bedeli var yani. Sadece coğrafi değil, bir sosyal bedel. Önemli olan sosyal yapının korunmasıdır. Yoksa tıp, beslenme filan, bunlar süslemedir. ABD’de 60’larda yapılan ‘Evren 25’ adlı bir deney var. Bir sistem kuruyorlar. 2,5 metreye 2,5 metrelik bir kutu. 1,20 metre yüksekliğinde duvarları olan katlı bir yapı. 4’ü erkek 4’ü dişi olmak üzere sekiz tane fare bırakılıyor içine. Sistem aslında yükseltilmiş bir şehri planlıyor. Sınırsız yemek ve güvenli ortam, kedi yok. Sistem 3 bin fareyi besleyebilecek nitelikte. Fareler çoğalmaya başlıyor. 2200’e kadar çıkıyor sayı. Ondan sonra çoğalama duruyor. Çünkü sosyal yapı çözülüyor. Sebebi genç farelerin sosyal statü bulamamaları. Kendi aralarında birbirlerini parçalıyorlar. Ütopya, distopya oluyor ve sistem çöküyor. Ama çok ilginç bir şey daha var. Aralarında erkek farelerden oluşan bir grup beliriyor. Bunlar hiçbir şeye bulaşmayan, yiyip içip kendilerine bakan bir grup. Güzel kalıyorlar. Bu bana nedense günümüz metroseksüellerini anımsatıyor. Deneyin devamı da var. Bunları alıyorlar, yanlarına dişileri de koyuyorlar, yeni bir sisteme yerleştiriyorlar. Sonuç: Üremiyorlar! Toplum yine sonlanıyor.
Tıpta gün geçmiyor ki müjdeli bir haber gelmesin. Ancak doktora, ilaca, teknolojiye rağmen kanserin neden bu kadar arttığı konusunda somut bir bilgi yok. Yard. Doç. Dr. Yavuz Dizdar ile tıbbın gelişimiyle paralel ilerleyen kanseri masaya yatırdık. Sonuçlar ilginç: Geçmişte tıp detaycıydı, şimdi ise kolaycı. Bu eğilim kitleleri hasta, doktorları ise güçsüz kılıyor.
Neden kanser olur insan?
Şunu bilmek lazım, bu hastalığın sebebini bilmiyoruz. Belirsizlik ilkesine bağlı olarak, hastalığın hangi formunun yılın hangi evresinde çıktığına dair hiçbir kayıt tutmamışız. Halbuki biz de doğanın koşullarına tabiyiz, dolayısıyla hastalık belli dönemlerde bir birikim gösterebilir. Bir ilkbahar döneminde bazı şeylerin artışı gibi, kanserle de ilgili dönemleri takip etmek gerek. Bunu genellikle lösemide gözlemleriz. Dolayısıyla insan vücudunun dış dünya ile uyumsuzluğunun herhangi bir formu bu hastalığı ortaya çıkarabiliyor. Buna iyice plastikleşen bir dünya, ortam algısından tutunuz, iyice sentetikleşmiş gıda kavramını da ekleyiniz. Aslında hayatımızda 20 yıl öncesine göre her şey değişmiş durumda. Bu durumda da eliniz bilimsel olarak kısıtlı hale gelmiş oluyor. Çünkü birbirinden ayrıştırarak sebep şudur demek zorlaştı. O zaman olağan şüphelileri sayıyorsunuz; alkol, sigara, hareketsizlik, kilo... Bunlar kanserle ilişkilidir. Ben tıp fakültesine girdiğimde de bu söyleniyordu, bugün de. Ama bazı değişiklikler ülkemizde hızlı olduğu ve biraz da şansımız yaver gittiği için, gıda konusundaki değişikliği gördük ve algıladık.
BİLİM ELİYLE NURTOPU GİBİ TÜMÖRÜMÜZ OLDU
Gıdada değişim ne zaman başladı? 2000’in başında bir Fransız firma Türkiye’ye yoğurt üretme iddiasıyla giriyor. Ancak ürettiği şey yoğurtla ilgisi değil, bizim yoğurt tebliğine de uymuyor. Nasıl oluyorsa yoğurt olarak kabul ediliyor. Endüstri birbirine düşürüyor. Çünkü adamlar yoğurt ürettiği zaman raf ömrü 3-5 gündür, sonra ekşir ve bozulur. Bu firmanın ise raf ömrü sorunu yok. ‘Ben iki yıla kadar tuttum, ekşimedi’ diyen çıktı. Zaman algımızdır. Bir şeyin yavaş gerçekleşmesi algımızı bulandırıyor sadece. Gıda alanındaki değişiklik nispeten hızlı olduğu için ve biz de hastalıkların arttığını ölçtüğümüzden, ilişkilendirmenin gıda ile ilintili olduğunu düşünmeye başladık. Çünkü herkesi etkiler biçimde hastalıklarda artış söz konusu. Hastalıkların görüldüğü yaş gruplarında da kayma var, çocuklukta görmeyi beklediğimiz tümörleri yetişkinlerde görür hale geldik. O zaman dedik ki majör bir değişiklik var. Ne değişmiş gıdada; yoğurt tebliği değişmiş, tereyağı değişmiş... Süt süt olmaktan çıkmış. Tekniği nedeniyle beyaz et etlikten çıkmış. Kırmızı et versiyonu da böyle. Hayvanlar üretiminin artırılması için hızlı büyütülüyor. Bu da kimyasal madde ve antibiyotik verilmesi demek. Sonrasında olay tümör artışının tespit edilmesiyle tamamen açıklığa kavuşmuş oldu. İşin kötü tarafı endüstrinin kendi akademisini oluşturarak bunun alt yapısını hazırlamış olması. Köyde tavuk yetiştirilemez tezi işlenip, kuş gribi hezeyanları yerleştirilince, mesele baştan hallolmuş oluyor. O zaman da bilim alanında da kandırılmış olduyoruz. Bilim tek başına yeterli değil, sanat ve felsefe de dahil ilmin de buna eşlik etmesi gerekiyormuş.
ESKİDEN HASTA İNSANİ BOYUTTA ELE ALINIRDI
Tıp değil teknoloji ilerledi diyorsunuz, ne demek bu?
Dünyada eğitim konusunda genel olarak eksiklik var. Diploma veriyoruz ama öğretemiyoruz. Bizden öncekiler bizi beğenmezdi ama biz de bizden sonrakileri eksik buluyoruz. Zaman içinde müfredatların içi boşaldı. Bunun sürdürülebilir olması makineleşme ve bilişim sayesinde mümkün. Bilgisayar komutlarla bize yolu gösteriyor. Eskisi kadar çok bilmek zorunda değil insanlar. Mevcut tıp bilgisi de elli yıl öncesinden farklı değil. Hatta babamın kitaplarını okuyorum, daha iyi yazılmışlar. Daha bütüncül bakış açısı, daha insani bir dil var. Hasta ile ilgili betimlemeler insan gibi. “Bir beyefendi, bir hanımefendi geldi, şikayetleri şunlardı” gibi... Şimdikiler şöyle; 45 yaşında, erkek, bilmem ne... Bu şekilde hasta tarif edilmez. İçerik olarak da azaltılmış. Biz kendi alanımıza, tıbba eleştiriyoruz ama bilimin geneli böyle, dünyada da böyle.
DOKTOR RAPORU DİDİKLERKEN HASTA KENDİLİĞİNDEN İYİLEŞİYOR
Teknolojinin ilerlemiş olması kazanç değil mi tıp adına?
Arabamızı götürdüğünüz usta, elindeki parçaya anlamadan bakıyorsa, işi bilmiyor deriz. Usta neye müdahale etmesi gerektiğini bilir. Doktor da hastaya bakıyor veya bakıyormuş gibi yapıyorsa aynı şeydir. Git bir film çektir diyor. Günümüzde görüntüleme teknolojisi o kadar çok şey gösteriyor ki, bir şey bulmamak mümkün değil. Bir şey bulduğu zaman da, hastanın şikayetiyle ilgisiz bir biçimde o konuyu didiklemeye başlıyor. Sonunda hasta iyileşiyorsa, kendiliğinden iyileşiyor. B şıkkı ise, hastanın şikayeti sürse bile siz arada tespit ettiğiniz tiroidi götürüyorsunuz. Bu bir dinamizm de getiriyor. Hasta bundan mutlu da olabilir. Çünkü kendisi ile ilgilenilmiştir.
Kanser tüm hastalıklar içinde en tehlikelisi diyebilir miyiz?
İstatistikler bütün hastalıkların arttığını söylüyor ama insanlar en çok kanseri önemsiyor. Diyabet öldürmez, süründürür. Obezite de öyle. Ama insanlar nedense kanserden korkuyor. Yeşilçam filmlerinde kabus verem idi, şimdi kanser. Biraz şöyle bir durum var, önce sorun yaratıyoruz, sonra onu çözüyoruz, hasta iyileştiği için mutlu, doktor tedavi ettiği için, kurum da kazandığı için. Günümüzün bir parça kötü özeti budur.
DUYARSIZLIK TÜM MESLEK DALLARINDA YAYGINLAŞTI
Teknolojinin getirdiği durumlardan biri de yabancılaşmadır. Sokağa çıkın bakın; insanların çoğunluğunun elindeki cep telefonu ile meşgul olduğunu görürsünüz. Ya oyun oynuyor, ya yüksek sesle müzik dinliyor, ama etrafındakini kesinlikle dinlemiyor. İşte bu yabancılaşmadır. Bu bütün meslek dallarında, insanların genelinde var. Dinlemiyorlar. Sevmediği için, kızdığı için olabileceği gibi, tamamen duyarsız olduğu için de oluyor bu dinlememe. Dolayısıyla seviye yavaş yavaş aşağıya inecektir. Ne zamana kadar derseniz, sürdürülebilir olduğu sürece iner. Bu sürdürülebilirliği sağlayan şeylerden biri yine teknolojinin kendisi. Biz artık belli bir yaşa geldik. Bu durum beni tehdit etmiyor yani. Ama bizden sonraki nesilleri tehdit ediyor. O yüzden gençlere bilgiyi aktarmak önemli.
GIDA VE İLAÇTA HEDEF TUTTU ÖLÜMCÜL PLAN DEVREDE
Ben bu kadar gıda beslenme anlatıyorum ama bunun arka planında başka ilişkiler de var. Dünya gıda endüstrisi genişleyebileceği kadar genişledi. Elde edebileceklerinin sınırına geldi. Ama genişleme bir ihtiyaçsa ve burada bu imkan kalmadıysa, o zaman başka yerden kendine yer açmayı deneyecek olmalı. Bir ara dedim ki”Galiba sistem tıkandı, savaş mı geliyor?” Lobicilere söyledim bunu. Sakince yüzüme baktı ve “Haklısınız” dedi. Gıdada alınabilecek olanı dibine kadar aldılar. İlaç da aldılar. Nüfus artışı devam ediyor, ne yapacaklar? Bazen mesela son dönemdeki örneği olarak ABD-Kore arasındaki savaş cilveleşmesine de böyle bakıyorum. Acaba bazı şeylere kapı aralamak için mi çıkıyor bunlar?
HIRS, BENCİLLİK VE KOLAYCILIK HASTA EDİYOR!
İhtiyacımız olan şey duyarlı olmak. Komşunuza ‘Günaydın’ deyin. İnanın tüm sorunlarımız çözülür. Dünya birbirini dinlemiyor. Bu da hırsımızın, binaların yükseltilmesinin sonucu. Kutsal metinlerde de geçer. 3-4 kata kadar binada herkes birbirini tanır. On kattan sonra kapı komşunuzu bile bilmezsiniz. Şehrin yükselmesinin de bir bedeli var yani. Sadece coğrafi değil, bir sosyal bedel. Önemli olan sosyal yapının korunmasıdır. Yoksa tıp, beslenme filan, bunlar süslemedir. ABD’de 60’larda yapılan ‘Evren 25’ adlı bir deney var. Bir sistem kuruyorlar. 2,5 metreye 2,5 metrelik bir kutu. 1,20 metre yüksekliğinde duvarları olan katlı bir yapı. 4’ü erkek 4’ü dişi olmak üzere sekiz tane fare bırakılıyor içine. Sistem aslında yükseltilmiş bir şehri planlıyor. Sınırsız yemek ve güvenli ortam, kedi yok. Sistem 3 bin fareyi besleyebilecek nitelikte. Fareler çoğalmaya başlıyor. 2200’e kadar çıkıyor sayı. Ondan sonra çoğalama duruyor. Çünkü sosyal yapı çözülüyor. Sebebi genç farelerin sosyal statü bulamamaları. Kendi aralarında birbirlerini parçalıyorlar. Ütopya, distopya oluyor ve sistem çöküyor. Ama çok ilginç bir şey daha var. Aralarında erkek farelerden oluşan bir grup beliriyor. Bunlar hiçbir şeye bulaşmayan, yiyip içip kendilerine bakan bir grup. Güzel kalıyorlar. Bu bana nedense günümüz metroseksüellerini anımsatıyor. Deneyin devamı da var. Bunları alıyorlar, yanlarına dişileri de koyuyorlar, yeni bir sisteme yerleştiriyorlar. Sonuç: Üremiyorlar! Toplum yine sonlanıyor.