“-Ey ilim yolcusu, menzilin neredir?”
“-Menzilim, ancak yüreğimin murâdıdır...”
İlmin ehemmiyetinin zihin yoluyla bilinip, gönül yoluyla çok da idrâk edilemediği bir zamandayız. İlmin önemini kabul etmeyen yok!..
“-Çoluğum çocuğum eğitim alsın, bilgili kültürlü olsun, âlim olsun, hâfız olsun, dînini öğrensin!” demeyen kimse görmedim.
Lâkin bunun için önceliklerimizi karıştırdığımız, sapla samanı birbirine kattığımız, bazen bu yolda ihlâsımızı kaybettiğimiz; ilmi, sadece statü, makam ve mevkî aracı yaptığımız, acınası bir gerçek olarak karşımızda duruyor. Hani hadîs-i şerîflerde geçtiği üzere; “ilmi artanın îmânı, ihlâsı, hayreti, muhabbeti artacak”, âyet-i kerimede buyrulduğu üzere “Allah’tan ancak ilim sahipleri hakkıyla korkacak”tı?!
Fakat bizim bu karıştırdıklarımız yüzünden, artan ilmimizle birlikte hadsizliğimizi, kibrimizi; ilmi dünyevî bir metâ olarak kullanışımızı seyretmek zorunda kalmıyor muyuz? Öyleyse bu yolla ilme olan iştiyakımızı, açlığımızı artırmakla birlikte kendimize dönüp gerçekte neye meylettiğimizi de sorgulayalım. Çünkü durgun suyun dibindekileri de tefekkür edip, meylettiklerimizin asıl kaynağını görebilirsek; bu yol, dünyaya mı çıkacak, Rahmân’a mı çıkacak, tahmin edebiliriz. Neticenin meyvesi, niyetin tohumunda gizlidir.
Öncelikle ilmin îman, ihlâs, yani samimiyet zemininde yeşermesi zarurîdir. İlim yeşerecek, meyveler verecek ve nasiplenenlere şifâ olacak bir tohumsa; bu, ancak ve ancak Allâh’ın râzı olduğu niyet tomurcukları taşıyan bir sînede olabilir. Bunun aksi ise şifâ değil, zehirdir.
Bunu anlamak için şu soruları sorabiliriz: İlim tek başına Allâh’a götürür mü? Tek başına güzel ahlâk getirir mi? Gönlü inceltir mi? Bizleri kâmil bir mü’min yapabilir mi? Mü’min bir şahsiyetin gayesi bunlardır. Mü’minin gayesi, Allâh’ın rızâsıdır.
Bilgi, hattâ derinleşilen ilim, bu yolda kullanılan bir vasıtadır sadece… Önemlidir, olmazsa olmazdır. Ama nihâî maksat değildir. Bizi Allâh’a yaklaştırması gereken bir araçtır. Yaklaştırmıyor ise, ya faydasız bir ilimdir ya da mahiyeti itibariyle faydalı bir ilmi gerekli verimliliğe sahip bir zemine ekememişizdir. Veyahut eksikliklerimizi, zaaflarımızı, hastalıklarımızı tedavi edememiş, bunları ilim yolculuğumuzun içine fazlasıyla karıştırmışızdır.
Amele dökülmeyen ilmin sahibi, kitap yüklü merkebe benzetiliyor âyet-i kerîmede... Şeyh Sâdî’nin bu meyanda güzel bir sözü var. Diyor ki:
“Ne kadar okursan oku, ne kadar bilgi edinirsen edin; bilgine yakışır şekilde davranmıyorsan câhilsin demektir.”
Bizler de modern bir câhiliye devrini yaşıyoruz. Bilgiye ulaşmak, artık çok kolay!.. Bu sebeple “bilgi kirliliği” ile uğraşsak da neticede istediğimiz bütün bilgiler, neredeyse avucumuzun içinde... Eskiden âlimler tek bir hadis için günlerce, belki aylarca yol yürüyorlardı. Fakat bilgiye erişim kolaylığı ve çokluğuna ters oranda, yitip giden ahlâkî ve îmânî bir çöküntü içindeyiz.
Ayşe GÜNDÜZ
“-Menzilim, ancak yüreğimin murâdıdır...”
İlmin ehemmiyetinin zihin yoluyla bilinip, gönül yoluyla çok da idrâk edilemediği bir zamandayız. İlmin önemini kabul etmeyen yok!..
“-Çoluğum çocuğum eğitim alsın, bilgili kültürlü olsun, âlim olsun, hâfız olsun, dînini öğrensin!” demeyen kimse görmedim.
Lâkin bunun için önceliklerimizi karıştırdığımız, sapla samanı birbirine kattığımız, bazen bu yolda ihlâsımızı kaybettiğimiz; ilmi, sadece statü, makam ve mevkî aracı yaptığımız, acınası bir gerçek olarak karşımızda duruyor. Hani hadîs-i şerîflerde geçtiği üzere; “ilmi artanın îmânı, ihlâsı, hayreti, muhabbeti artacak”, âyet-i kerimede buyrulduğu üzere “Allah’tan ancak ilim sahipleri hakkıyla korkacak”tı?!
Fakat bizim bu karıştırdıklarımız yüzünden, artan ilmimizle birlikte hadsizliğimizi, kibrimizi; ilmi dünyevî bir metâ olarak kullanışımızı seyretmek zorunda kalmıyor muyuz? Öyleyse bu yolla ilme olan iştiyakımızı, açlığımızı artırmakla birlikte kendimize dönüp gerçekte neye meylettiğimizi de sorgulayalım. Çünkü durgun suyun dibindekileri de tefekkür edip, meylettiklerimizin asıl kaynağını görebilirsek; bu yol, dünyaya mı çıkacak, Rahmân’a mı çıkacak, tahmin edebiliriz. Neticenin meyvesi, niyetin tohumunda gizlidir.
Öncelikle ilmin îman, ihlâs, yani samimiyet zemininde yeşermesi zarurîdir. İlim yeşerecek, meyveler verecek ve nasiplenenlere şifâ olacak bir tohumsa; bu, ancak ve ancak Allâh’ın râzı olduğu niyet tomurcukları taşıyan bir sînede olabilir. Bunun aksi ise şifâ değil, zehirdir.
Bunu anlamak için şu soruları sorabiliriz: İlim tek başına Allâh’a götürür mü? Tek başına güzel ahlâk getirir mi? Gönlü inceltir mi? Bizleri kâmil bir mü’min yapabilir mi? Mü’min bir şahsiyetin gayesi bunlardır. Mü’minin gayesi, Allâh’ın rızâsıdır.
Bilgi, hattâ derinleşilen ilim, bu yolda kullanılan bir vasıtadır sadece… Önemlidir, olmazsa olmazdır. Ama nihâî maksat değildir. Bizi Allâh’a yaklaştırması gereken bir araçtır. Yaklaştırmıyor ise, ya faydasız bir ilimdir ya da mahiyeti itibariyle faydalı bir ilmi gerekli verimliliğe sahip bir zemine ekememişizdir. Veyahut eksikliklerimizi, zaaflarımızı, hastalıklarımızı tedavi edememiş, bunları ilim yolculuğumuzun içine fazlasıyla karıştırmışızdır.
Amele dökülmeyen ilmin sahibi, kitap yüklü merkebe benzetiliyor âyet-i kerîmede... Şeyh Sâdî’nin bu meyanda güzel bir sözü var. Diyor ki:
“Ne kadar okursan oku, ne kadar bilgi edinirsen edin; bilgine yakışır şekilde davranmıyorsan câhilsin demektir.”
Bizler de modern bir câhiliye devrini yaşıyoruz. Bilgiye ulaşmak, artık çok kolay!.. Bu sebeple “bilgi kirliliği” ile uğraşsak da neticede istediğimiz bütün bilgiler, neredeyse avucumuzun içinde... Eskiden âlimler tek bir hadis için günlerce, belki aylarca yol yürüyorlardı. Fakat bilgiye erişim kolaylığı ve çokluğuna ters oranda, yitip giden ahlâkî ve îmânî bir çöküntü içindeyiz.
Ayşe GÜNDÜZ
