Yeniden Doğuş

  • 》》 Biraz mavi , biraz telaş , biraz bahar , biraz sessizlik ,biraz deniz kokusu, biraz huzur , bir parça turuncu ♧ Hoşgeldin Yaz ♧

Fahl_

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
18 Haz 2011
Mesajlar
1,821
Aldığı Beğeniler
30
Konum
Antalya
Takım
Beşiktaş
Her yazanın bir ilk yazısı vardır,
tıpkı ilkyaz’ı olduğu gibi.
Benim de ilk yazı’m, hayatımın
ilkyazına değil belki ama
sonu/ilki belli olan bir bahara düştü.
Sözcüklerin peçesini kaldırmak için
günün yağmuru yetiyor insana.
Kaldırımlara canhıraş,
soluksuz yağıyor yağmur.
Rahmetin bereket hâli okunuyor tabiatın yüzünden.
Kalem elifliğin biricikliğinde dokunuyor kâğıda.
Zihnimizde dolanıp duranı,
nizamsız olanı nizama sokuyor, inceltiyor.

Gitgide bir yazma tutkusuna dönüşüyor zaman.
Sanki bir elin size durmadan genişleyen yollar açtığını,
kendinizi keşfe çıktığınız yolda kutlu bir rehberiniz olduğunu hissedersiniz bazen.

Bir’in içindeki bin’i hatırlatan,
olgunluktan çatlayıvermiş nar gibi bölünüp,
çoğalır ânın payına düşen.
Yağmur dinince, yakası açılmadık sözlerin avlusuna iniverir gölgeler.
Harflerin sandığı devrilir yeni bir zamana, birleşerek söz verir kaleme.
Önce sözün varlığına şükrediyorken ardından
acaba akıp giden yazının suhuletine mi sığınmalı insan!

Yaşama mührünü vurmak için, yapılacak işleri, yazılacak/yaşanacak öyküleri,
bir ömür boyu dudağına borçlandığı söylenmedik sözleri olmalı insanın.
Hayal bu ya kelimelerle saba olup yalnızlığını sarınıp uyuyan bir yetimin başını okşamalı.

Bir çocuğun avuçlarına aldığı taşı gül(l)e çevirmeli.

Hedefe kilitlenmiş bir füzenin koordinatlarını bozup menzil şaşırtmalı meselâ.
Acılı bir annenin başına, alnındaki kader/keder çizgisini
okşar gibi bırakılmış papatya tacı olmalı yazı.
Sanki papatya falı, su falı, kahve falı…
Seviyor… Sevmiyor… Deniyor… Denemiyor…
Bitiyor… Bitmiyor… Boşuna bekle dur,
hiçbirinden çıkmıyor ki barış!

Dünyanın meşakkatini yüklenmiş babanın yükünün birazını omuzlayıp hafifletmiyorsa,
bir âşığın gözyaşı karışmış ağıtına söz,
maşuka ulaşmış mektubun satırına yaşaran göz olamıyorsa yazdıkları,
ya niye yazar ki insan!
Yoldan çıkmışa, yol şaşırmışa yön gösteren sitâredir oysa.

Yazanı için okunsun diye sunulan yazı,
varlığın bir tür onanma hali midir yoksa?!
Okunma, bir bakıma okurun, yazanını psikolojik olarak sıvazlaması mıdır?
Nedir ondaki tatmin noktası?
Bireysel vurguyu güçlendirmek için kendimizi tartıya koyduğumuz,
dayanıklılığımızı sınamak, yıkılan yanlarımızı görüp yeniden
yapılandırmak için bakıp durduğumuz aynalarımız vardır.

İhtiyaçlar hiyerarşisinde bizim için başat olan hangi izleğin taslağıdır,
onanmak mı,güç kazanma ihtiyacı mı, aidiyet mi?
Yazı da sessiz ama sözlü bir temas iletisidir sonuçta.
Dokunur/dokundurur varlığa.
Okur tarafından kabul görüyorsa varlığınız,
ne kadar duygu ve düşüncelerine tercüman oluyorsa yazdıklarınız,
artık siz o kadar okunan bir yazansınızdır.


‘Sıvazlanma ihtiyacı’nın ardından ‘tanınma açlığı’
başladığında ise sancısı daha bir artar yazanın.
İşte tam da orada başlar yazanın, yazara dönüşüvermesi.
İncecik bir hal çizgisi, bir yol ayrımı gibi…
Bu açlık doygunluğa ulaştığında, iflâh olmayacak
bir kibrin kapısını aralayıp içeri dalıveriyorsa yazar,
eğer yazdıran dest-i kudret, bir çırpıda unutuluyorsa,
ilk ihanet başlamış demektir kelimelere.


Unutmayalım, unutmaya meyyal olanın
eli boşlukta kalmaya mahkûmdur,
unuttuğunca unutulur.
 
Üst Alt