- Üyelik Tarihi
- 2 Eyl 2005
- Mesajlar
- 2,975
- Aldığı Beğeniler
- 2
Bu eskilerden bize miras kalmış bir deyimdir. Gö üs kafesini
çevreleyen beden bölgesine böyle derlermiş. Söz konusu bölgenin
merkezine düşen organımız olan kalbin ötelerden beri
özdeşleştirildi i; "inanç", "sevgi", "aşk", "cesaret", "esaret",
"yücelik", "duyarlıkta cücelik", "sezgi", "feraset", "basiret" ve
hatta "sirayet" ve sair özellikleri sebebiyle olsa gerek, bir insanda
ne varsa hepsi kalbine endekslenmiş gibidir. Mesle i sebebiyle bu
organla sürekli yüzleşme noktasında bulunan bir cerraha kalple ilgili
deyimlerden yirmi beş tane saysanız (bu bir ilkokul çocu u
için dahi pek kolaydır), yumruk büyüklü ünde et parçasına yüklenen
mana bakımından ani bir afallama devresi geçirmesi olasıdır.
Filozoflar, pozitif bilimin bugünkü kadar işlevselleşmedi i
dönemlerde, insanı ve düşünce dünyasını ilgilendiren hemen her konuya,
yetişebildikleri ölçüde koşturuyorlardı. Bu yüzden pozitif bilimlerin
babası olarak kabul edilen felsefenin bu azimli öncüleri, tıbbi
mevzulara da el atmış ve bazı anatomi haritaları çıkarmaya kadar
fikirlerini somutlaştırmaya çalışmışlardı. Bugün bir hastanenin
müstahdemi tarafından dahi "komik" bulunabilecek bu haritalar, yine de
düşünce trafi inin soyut ve somut kavramlar arasında gidiş gelişlerine
imkân sa layacak platformu oluşturmak bakımdan önemliydiler. Ne de
olsa bu çıkarımlar ve hipotezler hep "beyin" yordamı ile yo rulmuştu.
Beyin mi? Ne beyni? Herhalde "kalp" demek istediniz. Evet, hemen
hepsi tartışmasız bilince ait tüm fonksiyonların yüre imiz tarafından
yerine getirildi i konusunda hem fikirdiler.
Geçmişte henüz hücre fonksiyonları ile ilgili bilgiler gün yüzüne
çıkmadı ından, vücut bölümlerinin idare merkezi olan organ tespit
edilemedi inden bu sonuca varılmış olabilir. Ancak felsefeciler kadar
pek çok misti in de aynı görüşü paylaşmaları ve hep "Kalb"'i söz
konusu etmeleri acaba tümden bir yanlış görüş veya hedef şaşkınlı ı
mıdır?
İnsanların sıkça söz konusu ettikleri bir durumdur. "Hissettiklerimi
ifade edecek sözcük bulamıyorum" derler. Belki de bazı haller için
sözcük üretilememiş veya sözcüklere haller uydurulamamıştır.
Günümüzde kalp sözcü ünün ifade etti i derinliklere yaklaşabilecek
"bilinç" gibi bir başka kelime var elimizde. Belki diyeceksiniz ki;
"İyi kalp, kötü kalp, alçak gönül, açık yürek, gibi tamlamalarda
kullanılan sıfatların hiçbiri bilince uymaz, bu yüzden bu benzetme
düşer." Yazar da diyecekmiş ki; bunların hiçbiri bilince uymaz evet,
ama asliyeti itibarı ile kalbe de uymaz. Ne zaman ki kalp kalıba
girer işte o zaman başına sıfatlar, isimler, fiiller alır. Yakın
geçmişte piyasada yok satan bir kitap basıldı. Yanlış hatırlamıyorsam:
"Yüre inin götürdü ü yere git" isimli. "Best seller" oluşunun ana
sebeplerinden birinin hepimizin buna mecbur gibi gibi olmamızdan
kaynaklandı ına inanıyorum.
İman tahtası yaz-boz tahtası gibi de ildir elbet. Bu yüzden "Allah
yazdıysa bozsun" gibi temenni-emir karışımı dilekler ancak avamın
hayallerinde de işim yaratabilir. Oysa; "Yere gö e sı mam mümin
kulumun kalbine sı arım" şifresini alan bir kişinin yapması gereken
ilk şey belki de "geldim, gördüm, bildim, sevdim" dedi i şeyleri bir
yana bırakıp ikinci hitaba kalbini açmaktır:
"Kalbinde öyle bir yer aç ki, orada yalnız Ben olayım."
Mecazları hakikat ve tersini de varid kabul eden bir mantıkla sa lam
gidişat tutturulamayaca ını herhalde kabul ederiz. Ama yaşantılar
prati e teorideki kadar so ukkanlı çıkamıyor. Ve yine; Davud A.S' ın
koyunlarını, Musa ve İsa A.S.' ın balıklarını ve Rasulullah
Efendimiz'in "yıkanmış kalbini", algılamak istedi imiz silik veya
ütopik boyutlarıyla anlıyoruz. Ya da hiçbiri...
Bu yüzden "b"ilen dedi ki: "Elini öpebilirsin, aya ını da öpebilirsin
ama Kalbini öpebiliyor musun?"
"Bir işarettir şaşarlar orda insanlar;
Beyninde karlı ile sahib-i hüsranın...
Sırlar hazinesi zerreden başka ne ki?
Denizi o, misali şu açık beyanın..."
Abdü'l-kerim b. el-Cili (K.S.), (İnsan-ı Kamil; "Kalb Hakkında" bölümü.).
Gürhan Yolsal
çevreleyen beden bölgesine böyle derlermiş. Söz konusu bölgenin
merkezine düşen organımız olan kalbin ötelerden beri
özdeşleştirildi i; "inanç", "sevgi", "aşk", "cesaret", "esaret",
"yücelik", "duyarlıkta cücelik", "sezgi", "feraset", "basiret" ve
hatta "sirayet" ve sair özellikleri sebebiyle olsa gerek, bir insanda
ne varsa hepsi kalbine endekslenmiş gibidir. Mesle i sebebiyle bu
organla sürekli yüzleşme noktasında bulunan bir cerraha kalple ilgili
deyimlerden yirmi beş tane saysanız (bu bir ilkokul çocu u
için dahi pek kolaydır), yumruk büyüklü ünde et parçasına yüklenen
mana bakımından ani bir afallama devresi geçirmesi olasıdır.
Filozoflar, pozitif bilimin bugünkü kadar işlevselleşmedi i
dönemlerde, insanı ve düşünce dünyasını ilgilendiren hemen her konuya,
yetişebildikleri ölçüde koşturuyorlardı. Bu yüzden pozitif bilimlerin
babası olarak kabul edilen felsefenin bu azimli öncüleri, tıbbi
mevzulara da el atmış ve bazı anatomi haritaları çıkarmaya kadar
fikirlerini somutlaştırmaya çalışmışlardı. Bugün bir hastanenin
müstahdemi tarafından dahi "komik" bulunabilecek bu haritalar, yine de
düşünce trafi inin soyut ve somut kavramlar arasında gidiş gelişlerine
imkân sa layacak platformu oluşturmak bakımdan önemliydiler. Ne de
olsa bu çıkarımlar ve hipotezler hep "beyin" yordamı ile yo rulmuştu.
Beyin mi? Ne beyni? Herhalde "kalp" demek istediniz. Evet, hemen
hepsi tartışmasız bilince ait tüm fonksiyonların yüre imiz tarafından
yerine getirildi i konusunda hem fikirdiler.
Geçmişte henüz hücre fonksiyonları ile ilgili bilgiler gün yüzüne
çıkmadı ından, vücut bölümlerinin idare merkezi olan organ tespit
edilemedi inden bu sonuca varılmış olabilir. Ancak felsefeciler kadar
pek çok misti in de aynı görüşü paylaşmaları ve hep "Kalb"'i söz
konusu etmeleri acaba tümden bir yanlış görüş veya hedef şaşkınlı ı
mıdır?
İnsanların sıkça söz konusu ettikleri bir durumdur. "Hissettiklerimi
ifade edecek sözcük bulamıyorum" derler. Belki de bazı haller için
sözcük üretilememiş veya sözcüklere haller uydurulamamıştır.
Günümüzde kalp sözcü ünün ifade etti i derinliklere yaklaşabilecek
"bilinç" gibi bir başka kelime var elimizde. Belki diyeceksiniz ki;
"İyi kalp, kötü kalp, alçak gönül, açık yürek, gibi tamlamalarda
kullanılan sıfatların hiçbiri bilince uymaz, bu yüzden bu benzetme
düşer." Yazar da diyecekmiş ki; bunların hiçbiri bilince uymaz evet,
ama asliyeti itibarı ile kalbe de uymaz. Ne zaman ki kalp kalıba
girer işte o zaman başına sıfatlar, isimler, fiiller alır. Yakın
geçmişte piyasada yok satan bir kitap basıldı. Yanlış hatırlamıyorsam:
"Yüre inin götürdü ü yere git" isimli. "Best seller" oluşunun ana
sebeplerinden birinin hepimizin buna mecbur gibi gibi olmamızdan
kaynaklandı ına inanıyorum.
İman tahtası yaz-boz tahtası gibi de ildir elbet. Bu yüzden "Allah
yazdıysa bozsun" gibi temenni-emir karışımı dilekler ancak avamın
hayallerinde de işim yaratabilir. Oysa; "Yere gö e sı mam mümin
kulumun kalbine sı arım" şifresini alan bir kişinin yapması gereken
ilk şey belki de "geldim, gördüm, bildim, sevdim" dedi i şeyleri bir
yana bırakıp ikinci hitaba kalbini açmaktır:
"Kalbinde öyle bir yer aç ki, orada yalnız Ben olayım."
Mecazları hakikat ve tersini de varid kabul eden bir mantıkla sa lam
gidişat tutturulamayaca ını herhalde kabul ederiz. Ama yaşantılar
prati e teorideki kadar so ukkanlı çıkamıyor. Ve yine; Davud A.S' ın
koyunlarını, Musa ve İsa A.S.' ın balıklarını ve Rasulullah
Efendimiz'in "yıkanmış kalbini", algılamak istedi imiz silik veya
ütopik boyutlarıyla anlıyoruz. Ya da hiçbiri...
Bu yüzden "b"ilen dedi ki: "Elini öpebilirsin, aya ını da öpebilirsin
ama Kalbini öpebiliyor musun?"
"Bir işarettir şaşarlar orda insanlar;
Beyninde karlı ile sahib-i hüsranın...
Sırlar hazinesi zerreden başka ne ki?
Denizi o, misali şu açık beyanın..."
Abdü'l-kerim b. el-Cili (K.S.), (İnsan-ı Kamil; "Kalb Hakkında" bölümü.).
Gürhan Yolsal