- Üyelik Tarihi
- 30 Ara 2007
- Mesajlar
- 8,908
- Aldığı Beğeniler
- 128
- Takım
- Fenerbahçe
İMAN VE AMEL BÜTÜNLÜĞÜ
İman, mutlak tasdiktir, kalbin tasdikidir. Kâlbin tasdik ettiğini, dil ile ikrar etmektir. Dilsiz olanların, dil ile ikrarı mümkün olmadığından, kâlben tasdik etmeleri, imanın sıhhati için yeterlidir.
Kişinin icmâlen yani iman esaslarına toptan inanması kâfidir. Ancak kişi iman esaslarını geniş bir şekilde, ayrıntılı olarak yani tafsilen öğrenirse nûrun alâ nûr olur. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin, meşhur "Cibril hadisi" olarak bilinen hadiste Cibril-i Eminin "İman nedir?" sorusuna verdiği cevabında: "İman, Allaha, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, hayrıyla şerriyle, kadere inanmandır." buyurmuşlardır. Bir kişi böylece iman ederse icmalen iman etmiş ve imanı da sahih olmuş olur.
Hiç bir delile dayanmadan iman eden bir kişinin yani mukallidin imanı da sahihtir. Bir kimse bütün samimiyeti ile "Lâ ilâhe illallah Muhammed Rasulullah" dese ve bu imanını bozacak, batıl edecek dini esaslardan bir esası da inkar etmese, yalanlamasa, o kişi bu hal üzere yaşadığı müddetçe Müslümandır ve kendisine Müslüman muamelesi yapılır.
Bir kişi irtikap ettiği günahların haram olduğuna itikat ettiği müddetçe, işlediği günahlar, -içki, kumar gibi- büyük günahlar olsa da Müslümandır. İşlediği günahların helal olduğuna itikat ederse kâfir olur.
Ebû Zer radıyallahü anh rivayet ediyor:
Bir gece dışarı çıkmıştım. Baktım Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem yalnız başına yürüyordu. Yanında kimse yoktu. Herhalde yanında başka birinin olmasını istemiyor diye düşündüm. Ben de alacakaranlıkta yürümeye başladım. Birden geri dönünce beni gördü.
- "Kim o?" dedi.
- Ebû Zerim. Uğrunda canım feda olsun, diye cevap verdim.
- "Gel Ebû Zer" dedi. Onunla birlikte bir müddet yürüdüm.
Bu defa
- "Otur şuraya" diyerek, beni çevresi taşlarla kaplı geniş düz bir yere oturttu ve:
- "Ben dönünceye kadar burada otur." buyurdu. Siyah taşlarla kaplı bir arazide yürümeye başladı. Nihayet onu gözden kaybettim. Yerimde bir hayli bekledim. Bir müddet sonra dönüp gelirken şöyle dediğini işittim: "Zina bile yapsa, hırsızlıkta etse." yanıma gelince artık sabredemedim ve:
- Ey Allahın Rasulü canım sana feda olsun. Taşlı yerde kendisi ile konuştuğun kimdi? Sana cevap veren bir kimseyi göremedim dedim.
- Bu Cibrildi. Bana kara taşlı yerde göründü ve Allaha hiçbir şeyi ortak koşmadan ölen kimsenin cennete gireceğini ümmetine müjdele dedi. Ben, Ey Cibril! hırsızlık yapsa da, zina etse de mi? diye sordum. Evet dedi. Bu defa ben:
- Ey Allahın Rasulü gerçekten hırsızlık yapsa, zina etse de mi? dedim.
- "Evet hatta şarap bile içse." buyurdu. (Buhari-Müslim)
Başta şeytan olmak üzere nice şer odakları, insan suretindeki şeytanlar, müslümanın imanını çalmak, onu küfre düşürmek için çeşit çeşit hileler yapar, çeşit çeşit tuzaklar kurarlar. Müslümanlar olarak imanımızı kuvvetlendirerek, salih ameller, hayırlı işler, hayırlı hizmetler yaparak Allah Tealanın istediği bir şekilde kul olmak için bütün samimiyetimizle çaba göstererek onların tuzaklarından ve hilelerinden korunmalıyız. Aksi takdirde Allah korusun imanımız tehlikeye düşebilir.
İMAN ile İSLAM birbirinden ayrılmayan bir bütündür. Yukarıda da ifade edildiği gibi İMAN TASDİKTİR, İSLAM İSE TESLİMİYETTİR, AMELDİR. Rabb olarak kabul ettiğimiz, iman ettiğimiz Allah Tealanın emirlerini yerine getirmek, yasaklarından içtinap etmek, bize bir rehber olarak gönderdiği Peygamberin sünnetine uymak, imandaki samimiyetimizin göstergesidir. Bir kişi şehadet getirerek iman dairesine girer, bu dairede kalır ve bu hal ile ölürse cennete girer. Yukarıda zikri geçen Ebû Zer hadisi bu müjdeyi vermektedir. Ancak o dairede kalabilmek için İslamın, imanın icabı olan amelleri, kulluk vazifelerini yerine getirmek gerekir.
Çünkü, biz insanlar, Allah Tealaya ruhlar aleminde söz verdik. Onun rububiyyetini kabul ettik.
Bu husus Araf Suresi 172. ayette şöyle açıklanıyor:
"Kıyamet gününde Biz bunlardan habersizdik demeyesiniz diye Rabbin ademoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini aldı ve onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: Ben sizin Rabb'iniz değil miyim? (Onlar da) Evet (Rabb'imiz olduğuna) şahit olduk dediler."
Müfessirler bu ayeti kerimenin tefsirinde insanoğlundan iki kere söz alındığından bahsetmektedirler. Bunlardan birisi ruhlar aleminde alınan misak, diğeri de ana rahminden dünyaya geldiklerinde alınan misaktır. Her iki halde de insan Allahtan başka ilah olmadığını, kendisinin de Onun kulu olduğunu tasdik etmiştir. İnsan akil baliğ olunca ya bu misaka sadık kalıp Müslüman olmuş, ya da küfre girmiştir.
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem: "Her doğan çocuk, İslam fıtratı üzere doğar, anne babaları onları ya Yahudi, ya Hıristiyan veya Mecusi yapar." buyurmaktadır.
İnsanlar ruhlar aleminde ve ana rahminden dünyaya geldiklerinde kendilerinden alınan misaklardan dolayı iman ehli sayılmışlardır. Hadisi şerif bu misak sebebi ile insanların İslam fıtratı üzere doğduğunu beyan etmektedir. Aslolan imandır, İslamdır. Şirk ve küfür ise ârızîdir. Arızî olanı defetmek, aslî olanı ikame etmek her kişinin vazifesidir. Bunun için de Allah Tela insana akıl vermiştir. Bu nimeti yerli yerinde kullanan, netice itibariyle Allah Tealaya ulaşacak, ona iman etmek bahtiyarlığına kavuşacaktır. İman ettikten sonra da akılını imanın emrine verecektir. İşte o zaman böyle bir akıl kişiyi doğruya kılavuzlar. Böyle bir akıla AKL-I SELİM denilir. Aklını iyiye, hayra kullanan, şu muazzam aleme bakıp tefekkür eden, şu zıtlar alemindeki ahenkler cümbüşünü temaşa eden bir akıl sahibinin Allah Tealaya inanmaması, iman etmemesi asla mümkün değildir.
İmanın sahih olması için üç şart vardır:
1- İman yeis halinde olmamalıdır. Firavunun imanı bu türden olduğu için sahih değildir. O kızıl denizde boğulurken, hayatından ümidini tamamen kestiği bir anda, "Musanın Rabbına iman ettim." demişti.
2- Kişi inanılması gereken bir esası, nasla sabit olan bir hakikati yalanlar, inkar ederse, dinin diğer bütün esaslarını kabul etmiş olsa bile imanı sahih olmaz.
Mesela bir kişi: "Faiz haram değil" dese, veya haccın farziyyetini inkar etse, o kişinin imanı makbul olmaz. Yaptığı ibadetler fayda vermez.
3- Dini hükümlerin ve ibadetlerin Allahın emri ve hikmeti icabı olduğunu beğenerek kabul etmeli, asla küçümsememelidir.
Mesela: "Namaz, oruç, zekat da ne oluyor?" dese İslamın hükümlerini, ibadetleri hafif alsa dinden çıkar.
İnsanlar inanmak ve inanmamak yönünden üç kısma ayrılır:
1- Mümin: İman esaslarının tamamına bütün kalbiyle iman eden, bu imanını lisanıyla ikrar eden kişidir.
2- Kâfir: İman esaslarını kalben inkar eden, bu inkarını lisanıyla da ikrar eden kişidir.
3- Münafık: İman esaslarını kalben tasdik etmediği, inanmadığı halde, lisanıyla inandığını söyleyen kimsedir.
Gerek Kuran-ı Kerimde ve gerekse hadis-i şeriflerde mümin, kâfir ve münafıkların vasıfları o kadar açık ve seçik bir şekilde bildirilmiştir ki onlar durumlarını açıklamasalar bile söz, hal ve tavırlarına bakarak mümin mi, kafir mi, münafık mı olduklarını anlayabiliriz.
Mümin, kâfir ve münafıkların bir kısım vasıflarını ayeti kerimeler ve hadis-i şerifler ışığında tadât edelim.
Müminlerin özellikleri
Ayeti Kerimeler:
"Müminler ancak Allah anıldığı zaman yürekleri titreyen, kendilerine Allahın ayetleri okunduğunda imanlarını artıran ve yalnız Rablerine güvenip dayanan kimselerdir. Onlar namazlarını dosdoğru kılan ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz (Allahın emrettiği yerlere) harcayan kimselerdir. İşte onlar gerçek Müminlerdir. Onlar için rableri katında dereceler, bağışlanma ve tükenmez bir rızık vardır." (Enfal/2-4)
"Onlar (akıl sahibi müminler) Allahın ahdini yerine getirirler. Verdikleri sözü bozmazlar. Onlar Allahın gözetilmesini emrettiği şeyleri gözeten, Rablerinden sakınan ve kötü hesaptan korkan kimselerdir. Yine onlar Rablerinin rızasını isteyerek sabreden, namazı dosdoğru kılan, kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açık olarak (Allah yolunda) harcayan ve kötülüğü iyilikle savan kimselerdir. İşte bunlar var ya dünya yurdunun sonucu (cennet) sadece onlarındır." (Râd/20-22)
"Onlar (müminler) büyük günahlardan ve hayasızlıktan kaçınırlar. Kızdıkları zaman da, kusurları bağışlarlar. Ki onlar Rablerinin davetine icabet ettiler ve namazı kıldılar. Onların işleri aralarında istişare iledir. Bir zulüm ve saldırıya uğradıkları zaman birbirlerine yardım ederler." (Şura-37-39)
"Onlar (müminler) namazlarında devamlıdır. (İhmal etmezler). Mallarında isteyene ve mahrum kalmışa belli bir hak tanıyanlar. Ceza ve (hesap) gününün doğruluğuna inananlar. Rablerinin azabından korkanlar ki, Rablerinin azabı(na karşı) emin olunamaz.
Mahrem yerleri koruyanlar. Ancak eşlerine ve cariyelerine karşı müstesna. Çünkü onlara bir şey denemez. Bundan öteye (geçmek) isteyenler ise, onlar taşkınların tâ kendisidir.
Emanetlerine ve akitlerine riayet edenler. Şahitliklerini (dosdoğru) yapanlar. Namazlarını koruyanlar." (Mearic/23,24)
"O takva sahibi (müminler ki) bollukta da, darlıkta da Allah için harcarlar. Öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah güzel davranışta bulunanları sever.
Yine onlar ki, bir kötülük yaptıklarında, ya da bizzat kendilerine zulmettiklerinde Allahı hatırlayıp günahlarından dolayı hemen tevbe, istiğfar ederler. Zaten günahları Allahtan başka kim bağışlayabilir ki? Bir de onlar işledikleri kötülükte bile bile ısrar etmezler." (Al-i İmran/134-135)
"Muhammed Allahın elçisidir. Beraberinde bulunanlar (müminler) de kafirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler. Onları rüku ederken, secde ederken görürsün. Allahtan lütuf ve rıza isterler. Yüzlerinde secdelerin izinden nişanlar vardır." (Fetih-29)
Hadis-i şerifler:
"Allah için seven, Allah için nefret eden, Allah için veren, Allah için tutumlu olan imanını kemale erdirmiştir." (Ebû Davud)
"Mescide gitmeyi adet edinen birini gördüğünüzde onun mümin olduğuna tanık olun. Çünkü Allah şöyle buyuruyor: Allahın mescitlerini sadece Allaha inanan, namaz kılan, zekat veren ve ancak Allahtan korkan kimseler onarır." (Tevbe-18) (Tirmizi)
"Müslüman (diğer Müslümanların) onun elinden ve dilinden selamette olduğu kişidir. Mümin ise, kanlarına ve mallarına karşı (diğer müminleri) emniyette kılan kişidir." (Tirmizi)
"Yaptığın iyilikten haz duyarsan, yaptığın kötülüğe üzülürsen sen Müminsin." (Taberani-Cemul Fevaid)
"Üç şey imandandır: Darlıkta infak etmek, herkese selamı yaymak, insafı (adaleti) gözetmek." (Bezzar-Cemul Fevaid)
"Sizden biriniz, ben kendisine babasından, çocuğundan ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça hakkıyla iman etmiş olamaz." (Buhari-Müslim)
"Müminin işine hayret ederim: Çünkü onun işleri bütünüyle hayırdır. Bu da ancak mümine mahsustur. Çünkü o sevindirici bir şeyle karşılaştığında şükreder hayır olur. Zararlı ve üzücü bir işle karşılaştığında sabrederse bu da kendisi için hayır olur." (Müslim)
"Biriniz kendisi için sevdiği bir şeyi, kardeşi içinde sevmedikçe hakkıyla iman etmiş sayılmaz." (Buhari, Müslim, Tirmizi)
"Haya imandandır. İman ise cennettedir. Yüzsüzlük cefadandır. Cefa ise cehennemdedir." (Tirmizi)
İman, mutlak tasdiktir, kalbin tasdikidir. Kâlbin tasdik ettiğini, dil ile ikrar etmektir. Dilsiz olanların, dil ile ikrarı mümkün olmadığından, kâlben tasdik etmeleri, imanın sıhhati için yeterlidir.
Kişinin icmâlen yani iman esaslarına toptan inanması kâfidir. Ancak kişi iman esaslarını geniş bir şekilde, ayrıntılı olarak yani tafsilen öğrenirse nûrun alâ nûr olur. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin, meşhur "Cibril hadisi" olarak bilinen hadiste Cibril-i Eminin "İman nedir?" sorusuna verdiği cevabında: "İman, Allaha, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, hayrıyla şerriyle, kadere inanmandır." buyurmuşlardır. Bir kişi böylece iman ederse icmalen iman etmiş ve imanı da sahih olmuş olur.
Hiç bir delile dayanmadan iman eden bir kişinin yani mukallidin imanı da sahihtir. Bir kimse bütün samimiyeti ile "Lâ ilâhe illallah Muhammed Rasulullah" dese ve bu imanını bozacak, batıl edecek dini esaslardan bir esası da inkar etmese, yalanlamasa, o kişi bu hal üzere yaşadığı müddetçe Müslümandır ve kendisine Müslüman muamelesi yapılır.
Bir kişi irtikap ettiği günahların haram olduğuna itikat ettiği müddetçe, işlediği günahlar, -içki, kumar gibi- büyük günahlar olsa da Müslümandır. İşlediği günahların helal olduğuna itikat ederse kâfir olur.
Ebû Zer radıyallahü anh rivayet ediyor:
Bir gece dışarı çıkmıştım. Baktım Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem yalnız başına yürüyordu. Yanında kimse yoktu. Herhalde yanında başka birinin olmasını istemiyor diye düşündüm. Ben de alacakaranlıkta yürümeye başladım. Birden geri dönünce beni gördü.
- "Kim o?" dedi.
- Ebû Zerim. Uğrunda canım feda olsun, diye cevap verdim.
- "Gel Ebû Zer" dedi. Onunla birlikte bir müddet yürüdüm.
Bu defa
- "Otur şuraya" diyerek, beni çevresi taşlarla kaplı geniş düz bir yere oturttu ve:
- "Ben dönünceye kadar burada otur." buyurdu. Siyah taşlarla kaplı bir arazide yürümeye başladı. Nihayet onu gözden kaybettim. Yerimde bir hayli bekledim. Bir müddet sonra dönüp gelirken şöyle dediğini işittim: "Zina bile yapsa, hırsızlıkta etse." yanıma gelince artık sabredemedim ve:
- Ey Allahın Rasulü canım sana feda olsun. Taşlı yerde kendisi ile konuştuğun kimdi? Sana cevap veren bir kimseyi göremedim dedim.
- Bu Cibrildi. Bana kara taşlı yerde göründü ve Allaha hiçbir şeyi ortak koşmadan ölen kimsenin cennete gireceğini ümmetine müjdele dedi. Ben, Ey Cibril! hırsızlık yapsa da, zina etse de mi? diye sordum. Evet dedi. Bu defa ben:
- Ey Allahın Rasulü gerçekten hırsızlık yapsa, zina etse de mi? dedim.
- "Evet hatta şarap bile içse." buyurdu. (Buhari-Müslim)
Başta şeytan olmak üzere nice şer odakları, insan suretindeki şeytanlar, müslümanın imanını çalmak, onu küfre düşürmek için çeşit çeşit hileler yapar, çeşit çeşit tuzaklar kurarlar. Müslümanlar olarak imanımızı kuvvetlendirerek, salih ameller, hayırlı işler, hayırlı hizmetler yaparak Allah Tealanın istediği bir şekilde kul olmak için bütün samimiyetimizle çaba göstererek onların tuzaklarından ve hilelerinden korunmalıyız. Aksi takdirde Allah korusun imanımız tehlikeye düşebilir.
İMAN ile İSLAM birbirinden ayrılmayan bir bütündür. Yukarıda da ifade edildiği gibi İMAN TASDİKTİR, İSLAM İSE TESLİMİYETTİR, AMELDİR. Rabb olarak kabul ettiğimiz, iman ettiğimiz Allah Tealanın emirlerini yerine getirmek, yasaklarından içtinap etmek, bize bir rehber olarak gönderdiği Peygamberin sünnetine uymak, imandaki samimiyetimizin göstergesidir. Bir kişi şehadet getirerek iman dairesine girer, bu dairede kalır ve bu hal ile ölürse cennete girer. Yukarıda zikri geçen Ebû Zer hadisi bu müjdeyi vermektedir. Ancak o dairede kalabilmek için İslamın, imanın icabı olan amelleri, kulluk vazifelerini yerine getirmek gerekir.
Çünkü, biz insanlar, Allah Tealaya ruhlar aleminde söz verdik. Onun rububiyyetini kabul ettik.
Bu husus Araf Suresi 172. ayette şöyle açıklanıyor:
"Kıyamet gününde Biz bunlardan habersizdik demeyesiniz diye Rabbin ademoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini aldı ve onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: Ben sizin Rabb'iniz değil miyim? (Onlar da) Evet (Rabb'imiz olduğuna) şahit olduk dediler."
Müfessirler bu ayeti kerimenin tefsirinde insanoğlundan iki kere söz alındığından bahsetmektedirler. Bunlardan birisi ruhlar aleminde alınan misak, diğeri de ana rahminden dünyaya geldiklerinde alınan misaktır. Her iki halde de insan Allahtan başka ilah olmadığını, kendisinin de Onun kulu olduğunu tasdik etmiştir. İnsan akil baliğ olunca ya bu misaka sadık kalıp Müslüman olmuş, ya da küfre girmiştir.
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem: "Her doğan çocuk, İslam fıtratı üzere doğar, anne babaları onları ya Yahudi, ya Hıristiyan veya Mecusi yapar." buyurmaktadır.
İnsanlar ruhlar aleminde ve ana rahminden dünyaya geldiklerinde kendilerinden alınan misaklardan dolayı iman ehli sayılmışlardır. Hadisi şerif bu misak sebebi ile insanların İslam fıtratı üzere doğduğunu beyan etmektedir. Aslolan imandır, İslamdır. Şirk ve küfür ise ârızîdir. Arızî olanı defetmek, aslî olanı ikame etmek her kişinin vazifesidir. Bunun için de Allah Tela insana akıl vermiştir. Bu nimeti yerli yerinde kullanan, netice itibariyle Allah Tealaya ulaşacak, ona iman etmek bahtiyarlığına kavuşacaktır. İman ettikten sonra da akılını imanın emrine verecektir. İşte o zaman böyle bir akıl kişiyi doğruya kılavuzlar. Böyle bir akıla AKL-I SELİM denilir. Aklını iyiye, hayra kullanan, şu muazzam aleme bakıp tefekkür eden, şu zıtlar alemindeki ahenkler cümbüşünü temaşa eden bir akıl sahibinin Allah Tealaya inanmaması, iman etmemesi asla mümkün değildir.
İmanın sahih olması için üç şart vardır:
1- İman yeis halinde olmamalıdır. Firavunun imanı bu türden olduğu için sahih değildir. O kızıl denizde boğulurken, hayatından ümidini tamamen kestiği bir anda, "Musanın Rabbına iman ettim." demişti.
2- Kişi inanılması gereken bir esası, nasla sabit olan bir hakikati yalanlar, inkar ederse, dinin diğer bütün esaslarını kabul etmiş olsa bile imanı sahih olmaz.
Mesela bir kişi: "Faiz haram değil" dese, veya haccın farziyyetini inkar etse, o kişinin imanı makbul olmaz. Yaptığı ibadetler fayda vermez.
3- Dini hükümlerin ve ibadetlerin Allahın emri ve hikmeti icabı olduğunu beğenerek kabul etmeli, asla küçümsememelidir.
Mesela: "Namaz, oruç, zekat da ne oluyor?" dese İslamın hükümlerini, ibadetleri hafif alsa dinden çıkar.
İnsanlar inanmak ve inanmamak yönünden üç kısma ayrılır:
1- Mümin: İman esaslarının tamamına bütün kalbiyle iman eden, bu imanını lisanıyla ikrar eden kişidir.
2- Kâfir: İman esaslarını kalben inkar eden, bu inkarını lisanıyla da ikrar eden kişidir.
3- Münafık: İman esaslarını kalben tasdik etmediği, inanmadığı halde, lisanıyla inandığını söyleyen kimsedir.
Gerek Kuran-ı Kerimde ve gerekse hadis-i şeriflerde mümin, kâfir ve münafıkların vasıfları o kadar açık ve seçik bir şekilde bildirilmiştir ki onlar durumlarını açıklamasalar bile söz, hal ve tavırlarına bakarak mümin mi, kafir mi, münafık mı olduklarını anlayabiliriz.
Mümin, kâfir ve münafıkların bir kısım vasıflarını ayeti kerimeler ve hadis-i şerifler ışığında tadât edelim.
Müminlerin özellikleri
Ayeti Kerimeler:
"Müminler ancak Allah anıldığı zaman yürekleri titreyen, kendilerine Allahın ayetleri okunduğunda imanlarını artıran ve yalnız Rablerine güvenip dayanan kimselerdir. Onlar namazlarını dosdoğru kılan ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz (Allahın emrettiği yerlere) harcayan kimselerdir. İşte onlar gerçek Müminlerdir. Onlar için rableri katında dereceler, bağışlanma ve tükenmez bir rızık vardır." (Enfal/2-4)
"Onlar (akıl sahibi müminler) Allahın ahdini yerine getirirler. Verdikleri sözü bozmazlar. Onlar Allahın gözetilmesini emrettiği şeyleri gözeten, Rablerinden sakınan ve kötü hesaptan korkan kimselerdir. Yine onlar Rablerinin rızasını isteyerek sabreden, namazı dosdoğru kılan, kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açık olarak (Allah yolunda) harcayan ve kötülüğü iyilikle savan kimselerdir. İşte bunlar var ya dünya yurdunun sonucu (cennet) sadece onlarındır." (Râd/20-22)
"Onlar (müminler) büyük günahlardan ve hayasızlıktan kaçınırlar. Kızdıkları zaman da, kusurları bağışlarlar. Ki onlar Rablerinin davetine icabet ettiler ve namazı kıldılar. Onların işleri aralarında istişare iledir. Bir zulüm ve saldırıya uğradıkları zaman birbirlerine yardım ederler." (Şura-37-39)
"Onlar (müminler) namazlarında devamlıdır. (İhmal etmezler). Mallarında isteyene ve mahrum kalmışa belli bir hak tanıyanlar. Ceza ve (hesap) gününün doğruluğuna inananlar. Rablerinin azabından korkanlar ki, Rablerinin azabı(na karşı) emin olunamaz.
Mahrem yerleri koruyanlar. Ancak eşlerine ve cariyelerine karşı müstesna. Çünkü onlara bir şey denemez. Bundan öteye (geçmek) isteyenler ise, onlar taşkınların tâ kendisidir.
Emanetlerine ve akitlerine riayet edenler. Şahitliklerini (dosdoğru) yapanlar. Namazlarını koruyanlar." (Mearic/23,24)
"O takva sahibi (müminler ki) bollukta da, darlıkta da Allah için harcarlar. Öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah güzel davranışta bulunanları sever.
Yine onlar ki, bir kötülük yaptıklarında, ya da bizzat kendilerine zulmettiklerinde Allahı hatırlayıp günahlarından dolayı hemen tevbe, istiğfar ederler. Zaten günahları Allahtan başka kim bağışlayabilir ki? Bir de onlar işledikleri kötülükte bile bile ısrar etmezler." (Al-i İmran/134-135)
"Muhammed Allahın elçisidir. Beraberinde bulunanlar (müminler) de kafirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler. Onları rüku ederken, secde ederken görürsün. Allahtan lütuf ve rıza isterler. Yüzlerinde secdelerin izinden nişanlar vardır." (Fetih-29)
Hadis-i şerifler:
"Allah için seven, Allah için nefret eden, Allah için veren, Allah için tutumlu olan imanını kemale erdirmiştir." (Ebû Davud)
"Mescide gitmeyi adet edinen birini gördüğünüzde onun mümin olduğuna tanık olun. Çünkü Allah şöyle buyuruyor: Allahın mescitlerini sadece Allaha inanan, namaz kılan, zekat veren ve ancak Allahtan korkan kimseler onarır." (Tevbe-18) (Tirmizi)
"Müslüman (diğer Müslümanların) onun elinden ve dilinden selamette olduğu kişidir. Mümin ise, kanlarına ve mallarına karşı (diğer müminleri) emniyette kılan kişidir." (Tirmizi)
"Yaptığın iyilikten haz duyarsan, yaptığın kötülüğe üzülürsen sen Müminsin." (Taberani-Cemul Fevaid)
"Üç şey imandandır: Darlıkta infak etmek, herkese selamı yaymak, insafı (adaleti) gözetmek." (Bezzar-Cemul Fevaid)
"Sizden biriniz, ben kendisine babasından, çocuğundan ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça hakkıyla iman etmiş olamaz." (Buhari-Müslim)
"Müminin işine hayret ederim: Çünkü onun işleri bütünüyle hayırdır. Bu da ancak mümine mahsustur. Çünkü o sevindirici bir şeyle karşılaştığında şükreder hayır olur. Zararlı ve üzücü bir işle karşılaştığında sabrederse bu da kendisi için hayır olur." (Müslim)
"Biriniz kendisi için sevdiği bir şeyi, kardeşi içinde sevmedikçe hakkıyla iman etmiş sayılmaz." (Buhari, Müslim, Tirmizi)
"Haya imandandır. İman ise cennettedir. Yüzsüzlük cefadandır. Cefa ise cehennemdedir." (Tirmizi)