Yeniden Doğuş

  • 》》 Biraz mavi , biraz telaş , biraz bahar , biraz sessizlik ,biraz deniz kokusu, biraz huzur , bir parça turuncu ♧ Hoşgeldin Yaz ♧

Hekimoglu

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
17 Ağu 2005
Mesajlar
1,861
Aldığı Beğeniler
191
Konum
Amerika
Bediüzzaman inziva sırasında sürekli namazda oturur gibi oturduğundan ayakları yara olmuştu.


Talebesi Molla Resul, Bediüzzaman Said Nursi'nin ayaklarına merhem sürerken "Hepimiz Allah'tan korkuyoruz. Ama senin ödün patlıyor! Sen de bizim gibi otursan ayağın yara olmazdı." diyor. Said Nursi, "Kısa ömürde, kısa dünyada, ebedi hayatı kazanmaya gelmişiz. Hem burada rahat olayım, hem cenneti dava edeyim. Olmaz böyle bir şey. Onun için cesaret edemiyorum böyle rahat oturmaya." diyerek emek sarf etmeden cennete girilemeyeceğini söylüyor.

Dünya ahiretin tarlasıdır. Ne ekersen onu biçersin. Dünyada ne ekmeliyiz? Ölüm öldürülemiyor, ahiret kapısı kapanmıyor. Ağaç köklerini, bitkileri yer altında koruyan, yaşatan Allah, toprak altındaki insanları da diriltecektir. Ölmekle beden ölür, ruh yaşamaya devam eder. Kur'an-ı Kerim'de "... Ölü iken sizi O diriltti, sonra sizi yine öldürecek, yine diriltecektir ve sonra O'na döndürüleceksiniz." (Bakara, 28) buyruluyor.

Dünyaya gelmemizdeki gaye, Allah'ın verdiği beyinle İslam'ı öğrenmek, anlamak ve yaşamaktır. Bir şahıs elektrikçiliği öğrenir, elektriği anlamazsa kaza yapar. İşte İslamiyet'i öğrenmek de yetmiyor, anlamak lazım ki harama girilmesin. Dünya hayatıyla İslami hayat bütünleşmelidir. Dünya hayatıyla ahiret hayatı ayrı olamaz. Zaten İslamiyet, dünyada yaşanacak bir dindir.

İslam'a hizmet, Müslümanca yaşamaktır. Cennete giden yollar, dikenli ve zor gibi görünür. Yol zor değil, sıkıntılı değil... Adamın biri yalın ayak dolaşıyor, fakirliğine üzülüyormuş. Bakmış ki yoldan gelen bir adamın ayağı yok. "Çok şükür!" demiş. "Benim ayakkabım yok ama ayağım var." Şuurlu Müslüman'ın sıkıntısı yoktur. Çünkü sıkıntıyı rahmet olarak görür. Hasta olur, hastalığı Allah'ın hediyesi kabul eder, fakir olur, o haliyle şükretmenin zevkini tadar.

Çok zengin bir adamın çocuğu felç olmuştu. Diyordu ki: "Servetimin bütününü vereyim, şu çocuğumu iyileştirin..." Biz zannediyoruz ki o adam çok zengin. Halbuki servet denen şeyi bir "tedavi" için tüketmeyi göze alıyor. Huzur, insanın içinde olmalıdır. Saraylarda oturan insanlar rahat mıydı? İnsanın içinde sıkıntı varsa dışarıdaki konfor bir mana ifade etmez. Bu sebepten şuurlu Müslüman'ın başına gelen felaketler, bize göre felakettir, ona göre rahmettir.

Said Nursi Barla'da dağın başında otururken diyor ki: "Sungur, beni öldürmek için uçaklar gelse, ben derim ki "Sungur bana bir kahve yap!" Ki, üstad pek kahve içmezdi. Her türlü kötülüğe, zulme, haksızlığa razıydı. Çünkü bunları Allah'tan gelen rahmet olarak görürdü. İşte hayatın iyi ve kötü tarafları bizim anlayışımıza bağlıdır. Üstad Bediüzzaman, "Bin canım olsa imana ve ahirete feda etmeye hazırım." buyurmuş.

Osmanlı Devleti zamanında ve daha eskilerde savaşa giden askerler, "Allah'ım bana şehitliği nasip et." diye dua ediyorlardı. Ölümden korkmayanı düşman korkutamaz. Böylece onlar zaferden zafere koştular. Yavuz Sultan Selim düşman kumandanına diyor ki: "Eğer bizim üstümüze gelirseniz sizin dünyayı sevdiğiniz kadar, ahireti seven askerlerimle karşınıza çıkacağım."

Biliyorlar ki şehitler ölmez. Vuruldukları an, cennet hayatına geçecekler. Hürmet ettiğim bazı insanlar vardı, hâlâ var. Onları üzmemek için dikkatli hareket ederim. Onları üzmekten korkarım. Bu kadar nimetleri bana veren Allah'a karşı saygısızlık yapmaktan korkarım. Kalbimizi çalıştıran Allah, hayalimizden geçenleri bilir. Elhamdülillah beynimizde İslami ilimler, kalbimizde iman var. Böylece dünya denilen bu mekanda "İnsan" olduğumuzu Allah'ın izniyle ispat edip, ahirete gideceğiz inşallah. Dünya denilen bu fabrikada çalışıp, ücretimizi almaya gideceğiz inşallah...



18.03.2006
Hekimoglu Ismail
 

fzehra

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
25 Ağu 2005
Mesajlar
9,365
Aldığı Beğeniler
1,490
Konum
İstanbul
İNSANIN SORUMLULUĞU VE İHLÂS

İnsanın iki türlü sorumluluğu vardır: Birincisi, insanın Allah ile olan sözleşmesinin gereği olan ahdine bireysel olarak vefa göstermesidir. Allah insanın kendisine karşı samîmî davranmasını istiyor. Allah şöyle buyuruyor: "Bana verdiğiniz sözü tutun ki, ben de size verdiğim sözü tutayım ve sadece benden korkun." İnsanın Allah'a verdiği söz, daha çok iman ve ibadet şeklinde kendisini gösterir. Allah'ın insana verdiği söz ise, insanı dünya ve âhirette mutlu bir hayata, Kur'ân'ın ifadesiyle "sırat-ı müstakim"e götürür. Ayetin sonunda yer alan "sadece benden korkun" ifadesi, insanın Allah'a karşı sorumlu olduğu fiillerine karşılık sevap kazanabilmesi için tüm işlerinde samîmî olması, yani ihlâslı davranması, ahlâkî sorumluluğun gereği olduğunu öngörüyor.

İnsanın ikinci sorumluluğu, hemcinslerine karşı olan sorumluluğudur. Bu durum, insanın topluma karşı olan görevini ve işindeki samîmîyet ve ihlâsı da içine almaktadır. Kuşkusuz insanın Allah'a karşı olan sorumluluğunun yanı sıra hemcinsleri olan diğer insanlarla da belli bir ilişki biçimi içinde olması kaçınılmazdır. Çünkü, insan, fıtratı gereği medeni yaratılmıştır. Bu yüzden başkalarıyla bir arada yaşamak durumundadır. Ancak toplumun refah ve mutluluğu insan ilişkilerinin belli bir düzen içinde şekillenmesine bağlıdır. Aksi takdirde her toplumda kargaşa doğar. Başka bir ifadeyle, sosyal hayat ya belli ahlâkî ilkeler doğrultusunda düzene girip adaletin toplumda tecelli etmesini mümkün kılar ya da kaos kendi özel dinamikleriyle adaletin ortadan kalkmasına ve zulmün kurumsallaşmasına yol açar.

Allah bu konuda da insandan ahit aldığını ve insanın Allah'ın ahdine vefa göstermesi gerektiğini talep eder. Burada Allah'ın ahdinin yerine getirilmesi, insanlar arasındaki ilişkilerin adalet, iyilik, yardımlaşma, paylaşma vb. ahlâkî ilkelere göre düzenlenmesidir. Allah şöyle buyuruyor: "Yetimin malına yaklaşmayın. Ölçü ve tartıyı tam adaletle yapın. Yakınlarının aleyhinde de olsa her olayda ve her durumda adil davranın."17 Başka bir âyette şöyle buyuruyor: "Allah'ın size olan nimetini 'duyduk ve kabul ettik' dediğiniz zaman sizi bununla bağladığı (O'na verdiğiniz) sözü hatırlayın ve Allah'tan korkun. Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin sizi adil davranmamaya sevk etmesin."18 Bu konudaki bir diğer âyet ise şöyle: "Ey iman edenler, adaleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, ana babanız ve akrabanız aleyhinde bile olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun. Hislerinize uyup adaletten sapmayın."19

Dinî ibadetlerden olan ve imandan sonra gelen abdest ve namaz dinin direği ve insanın manevî hayatının temeli olduğu gibi, adalet ve adaleti ayakta tutan şahitlik kurumu da sosyal hayatımızın teminatıdır. Bu âyetler, insanı adaletten ayıran ekonomik, sosyal ve psikolojik sebeplere dikkat çekerek doğrudan yargının başında bulunan ya da dolaylı olarak yargıçlara yardımcı durumunda olanların yalnız ve yalnız Allah'tan korkmaları ve o­nun tesirinde kalmaları gerektiğini vurgulamıştır. Âyetlerde geçen "Allah'tan korkun", "Her durumda adil davranın", "Adalet titizlikle ayakta tutun" ve "Hislerinize uyup adaletten sapmayın" şeklindeki ifadeler, Allah'ın ahdine riâyet etmenin sadakat, samîmîyet ve ihlâsla iş yapmak anlamına geldiğini, bunların da adil davranmak ve Allah'tan korkmakla eş anlamlı olduğunu, İslâmiyet'in asıl sırrının ihlâs ve rızâ-i İlâhî olduğunu göstermektedir.20
alıntı
 

Bayram

LA İLAHE İLALLAH
 
Üyelik Tarihi
1 Eyl 2005
Mesajlar
7,283
Aldığı Beğeniler
51
Konum
Ankara
Takım
Galatasaray
Rabbim bu gibi alimleri başımızdan eksik etmesin şefaat lerine nail oluruz inşeallah.

Allah razı olsun hekimoğlu kardeşim.
 

peri

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
1 Ara 2005
Mesajlar
950
Aldığı Beğeniler
5
Dinle hele!
Bir adamın uyurken ağzı açık kalmıştı. Ağzına bir yılan girdi, uyanmadı bile.
Bir atlı bunu gördü, ne yapmak gerektiğini düşünmeye başladı.
Ona bunu duyurursam, dedi, ödü patlayıverir.
Elinden de birşey gelmez, hiçbir şeyin farkına varmaz, bir duvar gibi yıkılır gider.
İyisi mi ona haber vermeden, yılanı çıkaracak bir yol bulayım karnından.
Şöyle yapmayı uygun gördü: Onu zorlayayım, döveyim, dedi, acı dağ meyvelerinden ona çok çok yedireyim.
Sonra da onu dört bir yana koşturmaya, ırmağın bulanık suyundan bol bol içirmeye karar verdi.
Böylece kusmasını, yılanın da bu şekilde karnından çıkmasını istedi.
Kılıcını çekip yanına koştu adamın, uyandırıp zorladı, yerden yere vurup koşturmaya başladı.
Biçare adam gözlerini fal taşı gibi açmış, eyvahlar olsun demeye başlamıştı. Ne diye beni yerden yere top gibi vurup yuvarlıyorsun, diyordu.
Önüme ardıma vuruyorsun, senin yüzünden başım da yara içinde kaldı, ayağım da.
Ben sana ne yaptım da bana böylesine işkence ediyorsun? Ben de senin gibi müslüman değil miyim? Sen Allah'tan korkmaz mısın?
Ne kadar merhametsizsin! Nasıl adamsın sen, suçsuz kanıma giriyorsun?
Acıma yok sende, iman da. Gücün var ama imanın yok! Lanet olasıca adam! diye bar bar bağırıyordu.
Atlı ise, sus, herze yeme, ne dersem onu yap, hadi! demedeydi.
Hadi, hemen şu meyveleri ye. Hem eriği, hem elmayı, hem de armudu ye.
Ye bunları, diye kılıcıyla dürtüyor, acı da olsa ye, diyordu, tatlı da olsa ye!
Böylece bir hayli meyve yedirdi adama, sonra da rahat rahat bırakmadı onu.
Hadi bakalım koş şimdi, yukarı aşağı, haber çavuşu gibi yel yöpür , diyordu, adamı dövüyordu.
Birazcık dinlenmeye, sersemliğinden kurtulup kendine gelmeye bırakmıyordu onu.
Adam bir hayli koştuktan sonra ansızın içi bulanmaya başladı.
Kusarken, yediği meyvelerle beraber yılan da karnından çıktı, o yana bu yana kıvrılmaya başladı.
Hiçbir şeyden habersiz adam aydı yılanı görünce, aklı başına geldi.
Atlıya döndü minnetle, Allah'a şükürler olsun ki, dedi, sana rastgeldim .
Sen olmasaydın bu yılan beni helâk eder, sokar öldürürdü.
Sen bir veli kul musun, beni tuttun, perişan olmaktan çekip çıkardın?
Ne büyük ders verdin bana, bunu anam-babam bile yapmadı.
Onlar bana beden varlığı verdi. Ama dünya geçip gidici zaten.
Yılan içinizdeki nefistir. Mürşid onu meydana çıkarsa ödünüz patlar, korkunçluğundan helâk olur gidersiniz.
Nefsin kötülüğünü size dille söylese, sizde can kalmaz.
Korkudan eliniz ayağınız birbirine dolaşır, aklınız da gider canınız da.
Kaçıp kurtulacak yer bulamazsınız, uçup göğe de çıkamazsınız.
Daha uygundur da, o yüzden mürşid bunu gizler sizden, dile getirip söylemez size.
Kendinizden hepten ümidi kesmeyin, ay gibi o güneşin ışığıyla parıldayın ister.
Hakikati böyle görür de, nefsinizi zorlar, çeker çekiştirir. Böyle büyük bir düşmandan sizi kurtarmak için öldürür onu.
Nefis ateştir, mürşid ise Allah'ın nuru.
Ey gerçeği arayan kişi! Ateş, nurla hükmünü kaybeder, söner gider.
 
Üst Alt