İnanıyor muyuz; öyleyse...
Bir insan, Allah'ın rızasını dert edinmiş, hayatını ona bağlamışsa, onun dışında başka hiçbir şey düşünmüyorsa, ona "rıza insanı" veya "rıza eri" denebilir. Eğer sen, Allah'a imanla şahlanmış bir rıza eriysen artık yerinde duramazsın, sürekli O'nun hoşnutluğuna ulaştıracak yollar, vesileler ararsın. Eğer gerçekten inanmışsan, imanın va'd ettiği şeyler karşısında lâkayt kalamazsın. Çünkü iman ebedî saadet va'd ediyor, beşerin yaratılış gayesini ruhlara duyurduğu gibi kainatı dahi aydınlatıp sebeb-i hilkatini okutturarak insanı dünyada vahşetten, ötede de zulümat-ı ebedîyeden kurtarıyor. Yirmiüçüncü Söz'de ifade edildiği gibi; ancak iman sayesinde her şeyin yüzü aydınlanıyor. İman sayesinde, kâinat bir gündüz rengini alıyor, nur-u İlâhî ile doluyor. Geçmiş, büyük bir kabristan olmaktan kurtulup, mazinin herbir asrı bir nebînin veya evliyanın taht-ı riyasetinde vazife-i ubudiyeti ifa eden insanların meşheri haline geliyor. Fırtına, zelzele ve tâun gibi hadiseler, birer vazifeli memur oluveriyor. Hatta, ölüm bile, hayat-ı ebediyenin mukaddimesi ve kabir, saadet-i ebediyenin kapısı olarak görülüyor. Evet, ahiretin aydınlanması da, ebede namzet olan insanın ebediyeti elde etmesi de imana vâbestedir. Sen ebediyete ancak onunla mazhar olursun. Cenâb-ı Hakk'ın cemâl-i bâkemâlini görmeye ancak onunla ulaşabilirsin.
İşte, sen bunlara inanıyorsan, ebedî azaptan kurtulup gönlünce yaşamanın Cennette olacağına imanın varsa, kendi çevrene karşı nasıl lâkayt kalırsın! Annen, baban, dayın, teyzen, yakınların, akrabaların ve sevdiğin insanlar, bir yerde oturup beraber çay içtiğin kimseler.. nasıl lakayt kalırsın onların akıbetine...
Evet, Peygamberlikteki derinlik de bu noktadadır. Defaatle arz etmişimdir bunu; hani Abdulkuddüs Hazretleri diyor ki: "Hazreti Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) Mirac'da gökler ötesi alemlere gitti, Sidretu'l-Müntehâya ulaştı, Cenâb-ı Allah'la konuştu. Fakat, Cennetin câzibedar güzellikleri O'nun başını döndüremedi, bakışlarını bulandıramadı. Döndü, ümmetinin arasına geri geldi. Allah'a yemin ederim, eğer ben oralara gitseydim, o mertebelere ulaşsaydım, geriye dönmezdim!." Onun bu sözlerini değerlendiren başka bir Hak dostu diyor ki; "İşte nebî ile velî arasındaki fark budur. Biri sürekli O'na doğru gidiyor; vuslat peşinde, üns billah peşinde, maiyyet peşinde.. Beriki oraya ulaşıyor, Allah'la maiyyetini devam ettiriyor, bir ayağını oraya pekçe koyuyor; fakat, Hazreti Mevlânâ ifadesiyle, diğer ayağını yetmiş iki millet içinde döndürüyor, tattıklarını onlara da tattırmak, duyduklarını onlara da duyurmak, onları da zirveye ulaştırmak istiyor." İşte peygamberâne tavır, peygamberâne azim budur; peygamber enginliği, peygamberâne vicdan genişliği herkesi kabulde, duyduklarını herkese duyurma gayretinde gizlidir.. Bu açıdan, Allah'a, ahirete inanan bir insan, i'lâ-yı kelimetullah vazifesinden müstağni kalamaz; gerçekten yürekten inanmışsa başkalarına da duyurmayı gönlünden, kafasından çıkaramaz.
Mefhumu muhâlifiyle meseleye şöyle de yaklaşılabilir; bir insan inandım dediği halde, inandığı esasları, sistemi, düşünceyi, kendi kültür kaynaklarından nebeân eden değerleri başkalarına duyurma cehd, gayret ve iştiyakından mahrumsa, onun iman problemi var demektir. Tebliğ ve temsil aşk u iştiyakından, i'lâ-yı kelimetullah arzusundan ve irşad sevdasından yoksun oluşu, onun imanında da bir problem bulunduğunu gösterir.. öbür tarafı, bilmesi gerektiği gibi bilememiş, öteki âlemin vad ettiklerine tam inanamamış demektir.
Öteye gerçekten inanmışsan, kabir hayatına, mahşere, sorgu-suale, sırata, Cennet nimetlerine, Cehennem azabına.. imanın varsa, sen nasıl annenin, babanın elinden tutmayı düşünmezsin?.. nasıl sevdiğin insanların akıbeti ve kurtuluşu hususunda endişeye düşmezsin?.. ve ebedi hüsran ateşini gördüğün halde nasıl olur da bir itfaiyeci gibi elinde iman tulumbacığınla alevleri söndürmeye koşmazsın?!. Hayır hayır.. inanıyorsan lakayt kalamazsın!...
Havârîlerdeki tebliğ aşk u iştiyakı o imandan kaynaklanıyordu; Sahabedeki enginlik o itikattan, imandaki derinlikten nebeân ediyordu. Hazreti Bedîuzzaman ve onun ilk talebelerindeki şuur, imanın içlerinde tutuşturduğu korun tezahürüydü. İman gönüllerinde öyle bir kora dönüşmüştü ki, hapishaneleri, lüks otel köşelerine tercih ediyor, insanların ebedi saadet-i için dünya mahrumiyetlerine seve seve katlanıyorlardı. Dinleyin merhum Zübeyr Gündüzalp'i, ne diyor: "Eğer Üstadımız, talebelerine musibet zamanında sabır, tahammül ve itidal telkin etmemiş olsaydı; ona hürmetkâr binlerce talebe, Afyon tepelerine kuracakları çadırlar içerisinde, mahkemenin beraat kararını bekleyeceklerdi... Biz, iman ve İslâmiyet hizmeti uğrunda zâlimlerin zulmüne mâruz kaldığımız vakit, hapishane köşelerinde veya darağaçlarında ölmeyi, istirahat döşeğindeki ölüme tercih ederiz. Görünüşü hürriyet, hakikati istibdad-ı mutlak olan bir esaret içinde yaşamaktansa, hizmet-i Kur'âniyemizden dolayı zulmen atıldığımız hapishanede şehid olmayı büyük bir lûtf-u İlâhî biliriz." Evet, onlar yürekten bağlanmışlardı i'la-yı kelimetullaha ve insanlığın kurtuluşunu onda görüyorlardı.
Ayrıca şu meseleyi de açıklamanın zarurî olduğuna inanıyorum: Bazı dönemlerde devlet, sistemini o yüce gâyeye göre kurar.. planını, projesini tamamlar, o vazife için tahsis ettiği insanlarla dinin i'lası için gayret eder. Fakat, bunu da bir dayatmayla değil, bir yönüyle empoze etmekle değil, dinin güzelliklerini sergilemek ve gönüllere girmekle yapar. Hiçbir devletin diğer bir devlete "ille de bunu alacaksınız.. ille medenî olacaksınız, ya da medeniyeti şu şekilde anlayacaksınız.. ille demokrasiyi böyle yorumlayacaksınız" şeklinde baskılar kurmaya ve istediğini kaba kuvvete başvurarak almaya hakkı yoktur. Bir başka ülkeyi demokratlaştırmak, -kendi anlayışına göre- medenileştirmek kimsenin vazifesi değildir. Çünkü bu mülahaza her zaman su-i isti'mallere, haksızlıklara açıktır; her zaman baskı ve dayatma vesilesi yapılabilir ve her zaman bazı insanların haysiyetiyle, şerefiyle, onuruyla, milli birlikleriyle, kendi iktidarlarıyla oynamaya sebep olabilir. Evet bu tür baskı ve zulümlere başvurulamaz dinin anlatılması için. Siz medeniyetinize, dininize, kendi değerlerinize ait güzellikleri âdetâ bir panayırda, bir sergide teşhir ediyor gibi sergilersiniz ve bu sergilemeyi de hususiyle tavırlarınızla, davranışlarınızla, ahlakınızla yaparsınız. Başkaları koşup gelir sizin serginize ve beğenen alır güzelliklerinizi. Ne güzel der Alvar İmamı, "Tevhid Güneşi doğmuş; yağmadır, alan alsın!" Evet, İslam güneşi doğmuş, yağmadır, alan alsın.. iman güneşi zuhur etmiş, yağmadır, alan alsın... İşte, devlet, semâda markalanmış, kudsiyeti damgalanmış bu dini, baskılara, dayatmalara tenezzül etmeden, işe "kaba kuvvet terörü"nü karıştırmadan başkalarına da anlatır, dünyanın her tarafına yayarsa, öyle bir dönemde i'lâ-yı kelimetullah bir farz-ı kifâye haline gelir. Yani, fertler o vazifeyle tâlî dereceden sorumludur. Fert, namazını kılar, orucunu tutar, zekâtını verir.. bunlar birer farz-ı ayndır, herkesin mutlaka eda etmesi gereken ferdî mükellefiyetlerdir; onların yanında emr-i bi'l ma'ruf, nehy-i ani'l münker gibi bir yolla i'lâ-yı kelimetullah yaparsa bir farz sevabı kazanır; ama yapmazsa günaha girmiş olmaz.
M.FETHULLAH GÜLEN
kırık testi
Bir insan, Allah'ın rızasını dert edinmiş, hayatını ona bağlamışsa, onun dışında başka hiçbir şey düşünmüyorsa, ona "rıza insanı" veya "rıza eri" denebilir. Eğer sen, Allah'a imanla şahlanmış bir rıza eriysen artık yerinde duramazsın, sürekli O'nun hoşnutluğuna ulaştıracak yollar, vesileler ararsın. Eğer gerçekten inanmışsan, imanın va'd ettiği şeyler karşısında lâkayt kalamazsın. Çünkü iman ebedî saadet va'd ediyor, beşerin yaratılış gayesini ruhlara duyurduğu gibi kainatı dahi aydınlatıp sebeb-i hilkatini okutturarak insanı dünyada vahşetten, ötede de zulümat-ı ebedîyeden kurtarıyor. Yirmiüçüncü Söz'de ifade edildiği gibi; ancak iman sayesinde her şeyin yüzü aydınlanıyor. İman sayesinde, kâinat bir gündüz rengini alıyor, nur-u İlâhî ile doluyor. Geçmiş, büyük bir kabristan olmaktan kurtulup, mazinin herbir asrı bir nebînin veya evliyanın taht-ı riyasetinde vazife-i ubudiyeti ifa eden insanların meşheri haline geliyor. Fırtına, zelzele ve tâun gibi hadiseler, birer vazifeli memur oluveriyor. Hatta, ölüm bile, hayat-ı ebediyenin mukaddimesi ve kabir, saadet-i ebediyenin kapısı olarak görülüyor. Evet, ahiretin aydınlanması da, ebede namzet olan insanın ebediyeti elde etmesi de imana vâbestedir. Sen ebediyete ancak onunla mazhar olursun. Cenâb-ı Hakk'ın cemâl-i bâkemâlini görmeye ancak onunla ulaşabilirsin.
İşte, sen bunlara inanıyorsan, ebedî azaptan kurtulup gönlünce yaşamanın Cennette olacağına imanın varsa, kendi çevrene karşı nasıl lâkayt kalırsın! Annen, baban, dayın, teyzen, yakınların, akrabaların ve sevdiğin insanlar, bir yerde oturup beraber çay içtiğin kimseler.. nasıl lakayt kalırsın onların akıbetine...
Evet, Peygamberlikteki derinlik de bu noktadadır. Defaatle arz etmişimdir bunu; hani Abdulkuddüs Hazretleri diyor ki: "Hazreti Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) Mirac'da gökler ötesi alemlere gitti, Sidretu'l-Müntehâya ulaştı, Cenâb-ı Allah'la konuştu. Fakat, Cennetin câzibedar güzellikleri O'nun başını döndüremedi, bakışlarını bulandıramadı. Döndü, ümmetinin arasına geri geldi. Allah'a yemin ederim, eğer ben oralara gitseydim, o mertebelere ulaşsaydım, geriye dönmezdim!." Onun bu sözlerini değerlendiren başka bir Hak dostu diyor ki; "İşte nebî ile velî arasındaki fark budur. Biri sürekli O'na doğru gidiyor; vuslat peşinde, üns billah peşinde, maiyyet peşinde.. Beriki oraya ulaşıyor, Allah'la maiyyetini devam ettiriyor, bir ayağını oraya pekçe koyuyor; fakat, Hazreti Mevlânâ ifadesiyle, diğer ayağını yetmiş iki millet içinde döndürüyor, tattıklarını onlara da tattırmak, duyduklarını onlara da duyurmak, onları da zirveye ulaştırmak istiyor." İşte peygamberâne tavır, peygamberâne azim budur; peygamber enginliği, peygamberâne vicdan genişliği herkesi kabulde, duyduklarını herkese duyurma gayretinde gizlidir.. Bu açıdan, Allah'a, ahirete inanan bir insan, i'lâ-yı kelimetullah vazifesinden müstağni kalamaz; gerçekten yürekten inanmışsa başkalarına da duyurmayı gönlünden, kafasından çıkaramaz.
Mefhumu muhâlifiyle meseleye şöyle de yaklaşılabilir; bir insan inandım dediği halde, inandığı esasları, sistemi, düşünceyi, kendi kültür kaynaklarından nebeân eden değerleri başkalarına duyurma cehd, gayret ve iştiyakından mahrumsa, onun iman problemi var demektir. Tebliğ ve temsil aşk u iştiyakından, i'lâ-yı kelimetullah arzusundan ve irşad sevdasından yoksun oluşu, onun imanında da bir problem bulunduğunu gösterir.. öbür tarafı, bilmesi gerektiği gibi bilememiş, öteki âlemin vad ettiklerine tam inanamamış demektir.
Öteye gerçekten inanmışsan, kabir hayatına, mahşere, sorgu-suale, sırata, Cennet nimetlerine, Cehennem azabına.. imanın varsa, sen nasıl annenin, babanın elinden tutmayı düşünmezsin?.. nasıl sevdiğin insanların akıbeti ve kurtuluşu hususunda endişeye düşmezsin?.. ve ebedi hüsran ateşini gördüğün halde nasıl olur da bir itfaiyeci gibi elinde iman tulumbacığınla alevleri söndürmeye koşmazsın?!. Hayır hayır.. inanıyorsan lakayt kalamazsın!...
Havârîlerdeki tebliğ aşk u iştiyakı o imandan kaynaklanıyordu; Sahabedeki enginlik o itikattan, imandaki derinlikten nebeân ediyordu. Hazreti Bedîuzzaman ve onun ilk talebelerindeki şuur, imanın içlerinde tutuşturduğu korun tezahürüydü. İman gönüllerinde öyle bir kora dönüşmüştü ki, hapishaneleri, lüks otel köşelerine tercih ediyor, insanların ebedi saadet-i için dünya mahrumiyetlerine seve seve katlanıyorlardı. Dinleyin merhum Zübeyr Gündüzalp'i, ne diyor: "Eğer Üstadımız, talebelerine musibet zamanında sabır, tahammül ve itidal telkin etmemiş olsaydı; ona hürmetkâr binlerce talebe, Afyon tepelerine kuracakları çadırlar içerisinde, mahkemenin beraat kararını bekleyeceklerdi... Biz, iman ve İslâmiyet hizmeti uğrunda zâlimlerin zulmüne mâruz kaldığımız vakit, hapishane köşelerinde veya darağaçlarında ölmeyi, istirahat döşeğindeki ölüme tercih ederiz. Görünüşü hürriyet, hakikati istibdad-ı mutlak olan bir esaret içinde yaşamaktansa, hizmet-i Kur'âniyemizden dolayı zulmen atıldığımız hapishanede şehid olmayı büyük bir lûtf-u İlâhî biliriz." Evet, onlar yürekten bağlanmışlardı i'la-yı kelimetullaha ve insanlığın kurtuluşunu onda görüyorlardı.
Ayrıca şu meseleyi de açıklamanın zarurî olduğuna inanıyorum: Bazı dönemlerde devlet, sistemini o yüce gâyeye göre kurar.. planını, projesini tamamlar, o vazife için tahsis ettiği insanlarla dinin i'lası için gayret eder. Fakat, bunu da bir dayatmayla değil, bir yönüyle empoze etmekle değil, dinin güzelliklerini sergilemek ve gönüllere girmekle yapar. Hiçbir devletin diğer bir devlete "ille de bunu alacaksınız.. ille medenî olacaksınız, ya da medeniyeti şu şekilde anlayacaksınız.. ille demokrasiyi böyle yorumlayacaksınız" şeklinde baskılar kurmaya ve istediğini kaba kuvvete başvurarak almaya hakkı yoktur. Bir başka ülkeyi demokratlaştırmak, -kendi anlayışına göre- medenileştirmek kimsenin vazifesi değildir. Çünkü bu mülahaza her zaman su-i isti'mallere, haksızlıklara açıktır; her zaman baskı ve dayatma vesilesi yapılabilir ve her zaman bazı insanların haysiyetiyle, şerefiyle, onuruyla, milli birlikleriyle, kendi iktidarlarıyla oynamaya sebep olabilir. Evet bu tür baskı ve zulümlere başvurulamaz dinin anlatılması için. Siz medeniyetinize, dininize, kendi değerlerinize ait güzellikleri âdetâ bir panayırda, bir sergide teşhir ediyor gibi sergilersiniz ve bu sergilemeyi de hususiyle tavırlarınızla, davranışlarınızla, ahlakınızla yaparsınız. Başkaları koşup gelir sizin serginize ve beğenen alır güzelliklerinizi. Ne güzel der Alvar İmamı, "Tevhid Güneşi doğmuş; yağmadır, alan alsın!" Evet, İslam güneşi doğmuş, yağmadır, alan alsın.. iman güneşi zuhur etmiş, yağmadır, alan alsın... İşte, devlet, semâda markalanmış, kudsiyeti damgalanmış bu dini, baskılara, dayatmalara tenezzül etmeden, işe "kaba kuvvet terörü"nü karıştırmadan başkalarına da anlatır, dünyanın her tarafına yayarsa, öyle bir dönemde i'lâ-yı kelimetullah bir farz-ı kifâye haline gelir. Yani, fertler o vazifeyle tâlî dereceden sorumludur. Fert, namazını kılar, orucunu tutar, zekâtını verir.. bunlar birer farz-ı ayndır, herkesin mutlaka eda etmesi gereken ferdî mükellefiyetlerdir; onların yanında emr-i bi'l ma'ruf, nehy-i ani'l münker gibi bir yolla i'lâ-yı kelimetullah yaparsa bir farz sevabı kazanır; ama yapmazsa günaha girmiş olmaz.
M.FETHULLAH GÜLEN
kırık testi