On dört asır öncesi.
Yeni bir peygamber çıktığına dair söylentilerle bütün Arabistan çalkalanıyor.
Tevrat’ta ve İncil’de bahsedilen Son Peygamber, o olmasın?
Özellikle din adamlarında merak, büyük.
Zaman zaman kafileler halinde Medine’ye O’nu (SAV) görmeye gidiyorlar.
Hıristiyan rahipler, Allâh Resûlü’nün (SAV) huzurunda.
Sohbet ediliyor.
Tabii, misafir rahiplerin hepsi pür-dikkat, O’nu izliyor.
İlk izlenim, çarpıcı bir sadelik, rahatlık ve doğallık.
Ve derin mi derin bir ciddiyet.
En ufak bir gösteriş, telaş, ısrar ve ikna çabası yok.
Sohbet esnasında rahipler, Arabistan’ın iç bölgelerinden geldiklerini söylüyor.
Bunun üzerine Allâh’ın Resûlü (SAV) o bölgeye ait bazı şeylerden bahsediyorlar.
Filanca dağ, falanca köprü, filanca çeşme… gibi.
Rahipler, hayrette. Bu zat, o uzak diyarları nereden biliyor?
Biri, dayanamayıp soruyor:
“-Bunları size Allâh mı bildirdi?”
Mukaddes yüzde kurban olunası tebessüm:
“-HAYIR. BEN KÜÇÜKKEN AMCAMLA ORALARA GELMİŞTİM.”
İşte asıl mucize bu!
Son derece rahat, tabii ve gerçek.
O ağız, sadece doğruyu söyler.
.....
Evet, Son Peygamber (SAV) ile başlayan İslam medeniyetinde Gavs-ı Geylânî’den, Şâh-ı Nakşıbend’den, Bediüzzaman’a… kadar insanlığa ufuk nice azizler yetişmiştir.
Ve o büyüklerin dürüstlükleri -ki en kör vicdanda bile hayranlıktan başka bir şeye yer bırakmaz- onlar, mitoloji veya masal değildir.
…
Peki, dürüstlük denince biz, ya biz?..
Âh o eski güzel günler, eski güzel insanlar… diye sızlanarak kıyaslar yapmak, umutsuzluklar üflemek ve hakkın, dürüstlüğün artık “eskidiğini” ima etmek, elbette ayrı bir yanlış, ayrı bir samimiyetsizlik.
Ama olanca gerçekliğiyle günümüzü ve halimizi görmek de kaçınılmaz.
…
Baştan sona yalandan ibaret bir dünyada, yalandan ibaret bir hayatı yaşıyoruz.
Bu dünyada süper güçlerin, üst akılların yönettiği algı operasyonlarından tutun da ödevini yapmayan öğrencinin: -Elektrikler kesilmişti, gerekçesine kadar yalanın girmediği bir nokta kalmamıştır.
Hele siyaset, medya ve sosyoloji âleminde yalan, oksijen kadar varlık vesilesi.
Şu ana kadar yalansız bir demeç, yalansız bir yorum, yalansız bir nutuk… dinlediniz mi? İstisnalar, parmak sayısını geçer mi?
Ve baştan başa yalanla kuşatılmış günlük hayat.
Ölünceye kadar’la başlayan; ama tek üfleyişte sönüveren yalandan aşklar, yalandan evlilikler…
Gösteriş ve hased üzerine kurulu yalandan dostluklar, komşuluklar…
Aynı evde yaşayan; ama birbirine yıldızlar kadar uzak anne baba ve evlatların oluşturduğu yalandan aileler…
Hocasından öğrencisine, esnafından müşterisine, amirinden memuruna... birbirine yalan söylemeyen yoktur ve bu, o kadar refleks haline gelmiş, tabiileşmiştir ki masalın kendisi yalanken, yalansız bir dünya, masal olmuştur.
Evet; beyazından, pembesinden, grisinden… en karasına kadar yalanın bin bir tonu içinde yüzüyoruz.
Yalan konuşuyor, yalan dinliyor, yalan soluyoruz.
Ve daha vahimi, artık acı hissetmeyen koma halindeki hastalar gibi, bundan bir rahatsızlık da duymuyoruz.
Niçin?
İlkokuldaki öğretmenden, camideki vaiz efendiden, derste ahlak felsefesini işleyen üniversite hocasına kadar ilgili herkes, yalanın kötü, lânetli bir şey olduğunu sürekli vurguladığı halde…
Nedir bu hal? Ve nedendir?
…
Güneşin değmediği yerde rutubet, küflenme, kokuşma, hatta kurtlanma… kaçınılmaz, değil mi?
On dört asır önce “Âlemlere Rahmet” olarak doğan o güneşle (SAV) aramıza hangi kara bulutlar girdi ki böyle vıcık vıcık kurtlandık?
İki kere ikinin dört etmesinden daha kesin olan şu:
Bize dünya diye sunulmuş bu mahzenden kurtulmak ve gün yüzüne çıkmak için, tekrar o eteğe tutunmaktan başka çare yoktur.
…
Gelin, yüzde yüz bozacağımızı bilsek de yine tövbe edelim.
Hiç değilse dürüst olmayı isteyelim, özleyelim.
Yalansız yaşayan büyükler gelmişse, demek bu, mümkün.
Aleyhimize de olsa yalan “söylememeyi” başaralım.
Bizi ne kadar zora soksa da yalan “söylememiş” olmanın hazzını yaşayalım.
Ve bu feyzi ailemize, çoluk çocuğumuza tattıralım.
-Kopya çektim, diyen öğrenciye; -Haksızlık yaptım, diyen hocaya; -Malım kusurlu, diyen esnafa; -Hata benim, diyen yöneticiye… ulaşalım.
Ve onları alınlarından öpelim.
…
Çok mu imkânsız?
Yeni bir peygamber çıktığına dair söylentilerle bütün Arabistan çalkalanıyor.
Tevrat’ta ve İncil’de bahsedilen Son Peygamber, o olmasın?
Özellikle din adamlarında merak, büyük.
Zaman zaman kafileler halinde Medine’ye O’nu (SAV) görmeye gidiyorlar.
Hıristiyan rahipler, Allâh Resûlü’nün (SAV) huzurunda.
Sohbet ediliyor.
Tabii, misafir rahiplerin hepsi pür-dikkat, O’nu izliyor.
İlk izlenim, çarpıcı bir sadelik, rahatlık ve doğallık.
Ve derin mi derin bir ciddiyet.
En ufak bir gösteriş, telaş, ısrar ve ikna çabası yok.
Sohbet esnasında rahipler, Arabistan’ın iç bölgelerinden geldiklerini söylüyor.
Bunun üzerine Allâh’ın Resûlü (SAV) o bölgeye ait bazı şeylerden bahsediyorlar.
Filanca dağ, falanca köprü, filanca çeşme… gibi.
Rahipler, hayrette. Bu zat, o uzak diyarları nereden biliyor?
Biri, dayanamayıp soruyor:
“-Bunları size Allâh mı bildirdi?”
Mukaddes yüzde kurban olunası tebessüm:
“-HAYIR. BEN KÜÇÜKKEN AMCAMLA ORALARA GELMİŞTİM.”
İşte asıl mucize bu!
Son derece rahat, tabii ve gerçek.
O ağız, sadece doğruyu söyler.
.....
Evet, Son Peygamber (SAV) ile başlayan İslam medeniyetinde Gavs-ı Geylânî’den, Şâh-ı Nakşıbend’den, Bediüzzaman’a… kadar insanlığa ufuk nice azizler yetişmiştir.
Ve o büyüklerin dürüstlükleri -ki en kör vicdanda bile hayranlıktan başka bir şeye yer bırakmaz- onlar, mitoloji veya masal değildir.
…
Peki, dürüstlük denince biz, ya biz?..
Âh o eski güzel günler, eski güzel insanlar… diye sızlanarak kıyaslar yapmak, umutsuzluklar üflemek ve hakkın, dürüstlüğün artık “eskidiğini” ima etmek, elbette ayrı bir yanlış, ayrı bir samimiyetsizlik.
Ama olanca gerçekliğiyle günümüzü ve halimizi görmek de kaçınılmaz.
…
Baştan sona yalandan ibaret bir dünyada, yalandan ibaret bir hayatı yaşıyoruz.
Bu dünyada süper güçlerin, üst akılların yönettiği algı operasyonlarından tutun da ödevini yapmayan öğrencinin: -Elektrikler kesilmişti, gerekçesine kadar yalanın girmediği bir nokta kalmamıştır.
Hele siyaset, medya ve sosyoloji âleminde yalan, oksijen kadar varlık vesilesi.
Şu ana kadar yalansız bir demeç, yalansız bir yorum, yalansız bir nutuk… dinlediniz mi? İstisnalar, parmak sayısını geçer mi?
Ve baştan başa yalanla kuşatılmış günlük hayat.
Ölünceye kadar’la başlayan; ama tek üfleyişte sönüveren yalandan aşklar, yalandan evlilikler…
Gösteriş ve hased üzerine kurulu yalandan dostluklar, komşuluklar…
Aynı evde yaşayan; ama birbirine yıldızlar kadar uzak anne baba ve evlatların oluşturduğu yalandan aileler…
Hocasından öğrencisine, esnafından müşterisine, amirinden memuruna... birbirine yalan söylemeyen yoktur ve bu, o kadar refleks haline gelmiş, tabiileşmiştir ki masalın kendisi yalanken, yalansız bir dünya, masal olmuştur.
Evet; beyazından, pembesinden, grisinden… en karasına kadar yalanın bin bir tonu içinde yüzüyoruz.
Yalan konuşuyor, yalan dinliyor, yalan soluyoruz.
Ve daha vahimi, artık acı hissetmeyen koma halindeki hastalar gibi, bundan bir rahatsızlık da duymuyoruz.
Niçin?
İlkokuldaki öğretmenden, camideki vaiz efendiden, derste ahlak felsefesini işleyen üniversite hocasına kadar ilgili herkes, yalanın kötü, lânetli bir şey olduğunu sürekli vurguladığı halde…
Nedir bu hal? Ve nedendir?
…
Güneşin değmediği yerde rutubet, küflenme, kokuşma, hatta kurtlanma… kaçınılmaz, değil mi?
On dört asır önce “Âlemlere Rahmet” olarak doğan o güneşle (SAV) aramıza hangi kara bulutlar girdi ki böyle vıcık vıcık kurtlandık?
İki kere ikinin dört etmesinden daha kesin olan şu:
Bize dünya diye sunulmuş bu mahzenden kurtulmak ve gün yüzüne çıkmak için, tekrar o eteğe tutunmaktan başka çare yoktur.
…
Gelin, yüzde yüz bozacağımızı bilsek de yine tövbe edelim.
Hiç değilse dürüst olmayı isteyelim, özleyelim.
Yalansız yaşayan büyükler gelmişse, demek bu, mümkün.
Aleyhimize de olsa yalan “söylememeyi” başaralım.
Bizi ne kadar zora soksa da yalan “söylememiş” olmanın hazzını yaşayalım.
Ve bu feyzi ailemize, çoluk çocuğumuza tattıralım.
-Kopya çektim, diyen öğrenciye; -Haksızlık yaptım, diyen hocaya; -Malım kusurlu, diyen esnafa; -Hata benim, diyen yöneticiye… ulaşalım.
Ve onları alınlarından öpelim.
…
Çok mu imkânsız?
