Der tarîk-i Nakşibendî lâzım âmed çâr terk,
Terk-i dünya, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk"
“Seyr-i Süluku Nakşibendî”yi anlatan bu beyit, aslında fedakârlığı ve değergamlığı da çok güzel izah etmektedir.
Allah için, O’na vasıl olmak için kişinin yapacağı fedakârlıkları tek tek anlatır. Dünyayı terk etme işin başıdır. Ama belki de en zor terklerden birisidir.
İnsanın maliki bulunduğu; hatta diğer insanların övgüsüne, gıpta veya haset etmesine sebep olan şeyleri terk edebilmesi, sevgilerini kalpten çıkarabilmesi manevi terakki adına çok büyük adımlardır. Pek çoklarının ayaklarının kaydığı yer de burasıdır.
Hazinelerinin anahtarlarını develerin taşımakta zorlandığı Karun; dünya malından dolayı imtihanı kaybetmiştir. Dünya ile bütün bütün alakayı kesmek, kaybettiğine üzülmemek, kazandığına sevinmemek demektir. Yoksa dünyaya sırt çevirip; başkasının eline bakmak anlamında değildir. Sadece maldan mülkten değil, evladu iyalden, makam ve mevkiden de vazgeçmek gerektir.
İmam-ı Gazali’nin İhya’sında belirttiği gibi kalpten en son çıkan sevgi olan makam/riyaset sevdası, çoklarını felakete sürüklemiştir. Ama o makam sevdasını kalbinden söküp atan da Aziz Mahmud Hüdai olur…
Terkin ikincisi ise cennet beklentisi veya cehennem korkusudur. Dünya hayatındaki mücahedesinin, sabrettiği sıkıntı ve musibetlerin karşılığı olarak cennet nimetlerini bile tahayyül etmeyecek ve Yunus Emre aziz gibi “Cennet cennet dedikleri üç beş köşk ile üç beş huri” diyecek ve tüm hedefini “ruyetullah” (Allahu Teala’yı temaşa etmek, seyretmek) olarak ortaya koyacaktır.
Terkin üçüncü merhalesi ise “terk-i hest” yani kişinin terk edeceği şey bizzat nefsi, öz benliği olacaktır. Kişi tevhidin hakikatine ermek, “marifetullah” içinde “muhabbetullah”ı bulmak için kesafet âleminde benliğinden, nefsinden sıyrılmak zorundadır. Nefis ve beden kınından sıyrılmayan ruh, manevi terakki vadilerine uğrayamaz. Kendinden geçmiş, kesret içinde vahdet şarabına gark olan derviş ise ötelerin ötesinde, hayret makamlarına uçar gider...
Terkin, fedakârlığın son merhalesi ise Hazreti Şah, Muhammed Bahaeddin Nakşibend’in ifadesiyle, bu merhaleye kadar terk ettiklerini de terk etmektir. Hiçbir münasebet ile terk ettiklerini, geride bıraktıklarını hatırlamayacak, hangi mülahaza ile olursa olsun, terk fiilini herhangi bir gurur vesilesi haline dönüştürmeyecektir.
Hakiki fedakârlık da işte bunlardadır. Seyri süluku ruhani yolunda ilerleyen dervişler, bu fedakârlıkları ile lahuti âlemlere yönelmişlerdir.
Irak Süleymaniye’de medresesi olan Halid-i Bağdadi; tüm benliğini, dünyasını, ailesini, makamını, talebelerini, dahası Kadiri yolundan irşad postunu bir kenara bırakmış, kalbinden silmiş ve ta Hint diyarına uzanmıştır. Uzanmış ama bu muhteşem fedakârlığın olgun meyveleriyle de geri dönmüştür. Bağdatlı Halid olarak gitmiş ama dönüşte Hazret-i Mevlana olmuş; Nakşî yolunun Pîr-i Salis’i (3. pîri) olarak geri dönmüştür. Allah şefaatlerine nail eylesin. (Âmin)
Hindistan’dan Hazreti Mevlana’nın kalbinde gelen ateşin, bizleri de böyle fedakârlık ve değergamlık hisleri ile yakması duasıyla…
AHMED OZAN HALİLOĞLU
Gülistan Dergisi
Terk-i dünya, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk"
“Seyr-i Süluku Nakşibendî”yi anlatan bu beyit, aslında fedakârlığı ve değergamlığı da çok güzel izah etmektedir.
Allah için, O’na vasıl olmak için kişinin yapacağı fedakârlıkları tek tek anlatır. Dünyayı terk etme işin başıdır. Ama belki de en zor terklerden birisidir.
İnsanın maliki bulunduğu; hatta diğer insanların övgüsüne, gıpta veya haset etmesine sebep olan şeyleri terk edebilmesi, sevgilerini kalpten çıkarabilmesi manevi terakki adına çok büyük adımlardır. Pek çoklarının ayaklarının kaydığı yer de burasıdır.
Hazinelerinin anahtarlarını develerin taşımakta zorlandığı Karun; dünya malından dolayı imtihanı kaybetmiştir. Dünya ile bütün bütün alakayı kesmek, kaybettiğine üzülmemek, kazandığına sevinmemek demektir. Yoksa dünyaya sırt çevirip; başkasının eline bakmak anlamında değildir. Sadece maldan mülkten değil, evladu iyalden, makam ve mevkiden de vazgeçmek gerektir.
İmam-ı Gazali’nin İhya’sında belirttiği gibi kalpten en son çıkan sevgi olan makam/riyaset sevdası, çoklarını felakete sürüklemiştir. Ama o makam sevdasını kalbinden söküp atan da Aziz Mahmud Hüdai olur…
Terkin ikincisi ise cennet beklentisi veya cehennem korkusudur. Dünya hayatındaki mücahedesinin, sabrettiği sıkıntı ve musibetlerin karşılığı olarak cennet nimetlerini bile tahayyül etmeyecek ve Yunus Emre aziz gibi “Cennet cennet dedikleri üç beş köşk ile üç beş huri” diyecek ve tüm hedefini “ruyetullah” (Allahu Teala’yı temaşa etmek, seyretmek) olarak ortaya koyacaktır.
Terkin üçüncü merhalesi ise “terk-i hest” yani kişinin terk edeceği şey bizzat nefsi, öz benliği olacaktır. Kişi tevhidin hakikatine ermek, “marifetullah” içinde “muhabbetullah”ı bulmak için kesafet âleminde benliğinden, nefsinden sıyrılmak zorundadır. Nefis ve beden kınından sıyrılmayan ruh, manevi terakki vadilerine uğrayamaz. Kendinden geçmiş, kesret içinde vahdet şarabına gark olan derviş ise ötelerin ötesinde, hayret makamlarına uçar gider...
Terkin, fedakârlığın son merhalesi ise Hazreti Şah, Muhammed Bahaeddin Nakşibend’in ifadesiyle, bu merhaleye kadar terk ettiklerini de terk etmektir. Hiçbir münasebet ile terk ettiklerini, geride bıraktıklarını hatırlamayacak, hangi mülahaza ile olursa olsun, terk fiilini herhangi bir gurur vesilesi haline dönüştürmeyecektir.
Hakiki fedakârlık da işte bunlardadır. Seyri süluku ruhani yolunda ilerleyen dervişler, bu fedakârlıkları ile lahuti âlemlere yönelmişlerdir.
Irak Süleymaniye’de medresesi olan Halid-i Bağdadi; tüm benliğini, dünyasını, ailesini, makamını, talebelerini, dahası Kadiri yolundan irşad postunu bir kenara bırakmış, kalbinden silmiş ve ta Hint diyarına uzanmıştır. Uzanmış ama bu muhteşem fedakârlığın olgun meyveleriyle de geri dönmüştür. Bağdatlı Halid olarak gitmiş ama dönüşte Hazret-i Mevlana olmuş; Nakşî yolunun Pîr-i Salis’i (3. pîri) olarak geri dönmüştür. Allah şefaatlerine nail eylesin. (Âmin)
Hindistan’dan Hazreti Mevlana’nın kalbinde gelen ateşin, bizleri de böyle fedakârlık ve değergamlık hisleri ile yakması duasıyla…
AHMED OZAN HALİLOĞLU
Gülistan Dergisi
Son düzenleme: