Büyük Fransız tiyatro bilgini Profesör Gustave Cohen her din dram doğurtucusudur ve her tapınış kolaylıkla ve kendiliğinden dramatik ve tiyatro görünüşü kazanmıştır, diyor.Bu görüş eski totemci topluluklar ve eski Yunan gibi çoktanrılı dinler bakımından yüzde yüz doğru olmakla birlikte acaba Hristiyanlık ve İslamiyet için doğru mudur? Gerçi bir Hristiyan dramı ve tiyatrosu yaratılmıştır, ancak bu hiç yoktan var olmuş, özgün, kiliseden fışkırmış bir tiyatro mudur, yoksa daha önceden de var olan kilise dışındaki kaynaklardan ve kiliseye rağmen mi çıkmıştır? Araştırmalar bu ikincinin doğru olduğunu gösteriyor. İslâma gelince, hiçbir islam ülkesi ne özgün, ne de bir başka dram örneğinde bir dram yaratabilmiş değildir. Bir bakıma Şii inancında görülen taziyeler ileri sürülebilir. Bunun dışında islam ülkeleri kendi dramlarını yaratamamışlardır. Bunun çeşitli nedenleri vardır.
Bunun başında İslam ülkelerinin ilişki kurdukları uygarlıkların gelişmiş bir tiyatroları olmayışı, özellikle Yunan dramını tanımamış olmaları gelir. Yunan tiyatrosu dokuzuncu ve onuncu yüzyılda sona ermiştir. Eflatunu, Euclidei, Plotemeyi tanıyan Arap dünyası Sophoclesi, Europidesi, Aristophanesi tanımadı. Aynı şeyi Türkler için de söyleyebiliriz. Yunan dramının mirasçısı olan Bizansta uzun ömürlü bir imparatorluk olmasına karşın bu önemli kaynağı sürdürecek bir tiyatro yaşamı yoktu. Gerçi günümüze değin gelen ve köylerde görülen eski bolluk törenlerinin kalıntıları vardı, ama kent-köy kültürlerinin birbirlerinden kopmuşluğu bu kaynaktan da yararlanmayı engellemiştir. Oysa Hristiyan dramının Avrupada gelişmesinde bu bolluk törenlerinin kalıntılarının, seyirlik köylü oyunlarının büyük katkısı olmuştur.
Bir görüşe kulak verirsek kadın ve erkeğin bir arada bulunmalarına karşı konulan sınırlamaların da payı vardır. Ancak bu öylesine önemli bir engel sayılmamalı. Özellikle Asya ülkelerinin zengin dramalarında da kadına yer tanınmadığı gibi, Avrupa tiyatrosunun da bir çok dönemlerinde kadın sahneye çıkmamıştır.
Daha başka nedenler de aranıp, bulunup söylenebilir. Fakat İslâmın bir dram yaratamamasının en büyük nedeni İslâmın inanç ve dünya görüşünde dram ve tiyatroya aykırılıklar bulunmasıdır. İslamda Tanrı bütün varlıkları yoktan var eder, bu varlıkların tümü gelip geçici, oysa Tanrı kalıcıdır, önsüzdür, sonsuzdur. Tanrı yeri göğü kendi yasalarına göre yönetir. İşte bu temel ilkeler açısından Tanrınınki gibi bir yaratıcılık etkinliği olan ve canlı varlıkların benzetmecelerini yapan türden sanat kollarına yer yoktur. Bunların başında resim ve heykel gelmektedir. Gerçi resim ve heykel bakımından Kuranda herhangi bir yasaklamaya rastlamayız. Buna karşın çeşitli hadisler buluruz. Bunlardan birine göre yargı günü gelince, cehennemin cezası ressam için ölçüp biçilecek ve kendisinden yarattığı biçimlere can vermesi istenecektir, oysa onun hiçbir varlığa can verecek gücü yoktur. Canı olan bir biçim yaratmakla Yaradanın yaratıcılık görevine karışılmış olunuyor. Arapçada ressama musavvir denilmektedir, aynı kelime Fars, Türk ve Urdu dillerine de girmiş, biçim veren, biçimleyen anlamına geldiği için heykelci, yontucu için de kullanılmıştır. Öte yandan musavvir Kuranda Tanrının bir niteliğidir, bunun insanoğlu için kullanılması hoş karşılanmamıştır. Çeşitli hadislerde ele alınmış bu konu daha sonra hukukta da işlenmiştir. Nitekim 13. yüzyılın büyük hukukçusu Navavi, çağının ve özellikle Şafii inancının görüşünü belirtmektedir. Onun görüşüne göre canlı varlıkların resmini yapmak büyük günahtır. Hangi maddeden olursa olsun Tanrının yaratıcı etkinliğine özenmek sayılacağından benzetmece yasaktır. Buna karşın bir ağaç, bir deve semeri gibi cansız şeyleri benzetmece yasak değildir. Üzerine canlı bir varlığın resmi çizilmiş eşyayı kullanmak da aynı gerekçeyle yasaktır. Burada gölge düşüren ya da gölge düşürmeyen gibisinden bir ayrım yapmak yolu da kapalıdır. Bazıları yalnız gölge düşüren cisimlerin benzetmecesini yasaklayıp, gölgesi olmayanlarda bir kötülük görmemektedirler. Oysa Peygamber ve gelenekler böyle bir ayrım yapmamışlardır. Özetlemeye çalıştığım bu görüş daha çok aşırı bir anlayıştır. Resimler karşısında yalnız Arapların değil Yahudilerin de takındığı bu çekingen tavrın bir nedeni de resimlerin ve heykellerin büyüsel özelliklerinden korkudandır. Resmi, heykeli yapılanın kişiliği bu cisme geçer ve bu cisim büyü gücü kazanır. Ancak bazı durumlarda izin verildiği de olmuştur. Nitekim kız çocuklarının bebeklerle oyalanması hoş görülmüştür. Ne var ki burada bebek puta taparlık olarak görülmemiş, kız çocuğunda annelik duygusunu geliştirmesi aranmıştır. Kız çocuklarının oynadığı bebekler gibi İslam ülkelerinde asıl konumuz olan gölge tiyatrosu da hoşgörüyle karşılanmıştır. Bu hoşgörünün nedenlerine inmeden gölge tiyatrosunun tarihi üzerine önemli araştırmalar yapmış olan Dr. Georg Jacobun Araplarda dramatik eğilimin yokluğunun nedenlerini ortaya koyan düşüncelerini özetleyelim.
İslâmın yaşam görüşü, salt Tanrı ve yazgı anlayışı, bireyin muharrik le (Tanrısal oynatıcı) çatışmasına, ona baş kaldırmasına ya da istem ile ödev arasındaki çatışmaya, dolayısıyla dramatik kavrama karşıdır. Dramatik sanatın en bireyci türü olan tragedyayı beğenmek, duyguda ve düşüncede edilgin olan Arap için saçma gözükecektir. Tragedyada umutsuz ve başarısız da olsa yaşam savaşının korkucu vericiliğinin, soylu bir düşüşün, yenilginin yarattığı beğeni Arap dünyası için yabancıdır. Arap dünyasının örnek kahramanı kendini böylesine boşa harcamayacak denli işini bilir ve Arap şairi de kahramanını yaratırken onu boşu boşuna yazgıya, alınyazısına meydan okutmayıp, işi kitabına uydurur. Kişinin kendi yaşam çizgisini belirleyip kararlaştırması Arapın hiç düşünmeyeceği bir iştir. Bu yolda Tanrının gücünden başka güç tanımaz. Arapın gözleri yalnız en yakına, süsten öteye geçmeyen ayrıntılara dikilmiştir. Bütün Arap sanatı süsleyici ayrıntılarla meydana gelir. Düşünüş yöntemi de epik tir. Çabuk gelişmelere karşıdır. Aynı motifin birikiciliği, yinelenmesi hiçbir zaman bıktırıcı ya da kötü sanatın kanıtları sayılmaz onun gözünde, tersine o bunları en etkili sanat ilkesi kabul eder. Dramatik bir özellik olan olaylar dizisinin gelişmesinde çabuk eylem Arap için hoşa gitmeyen bir özelliktir. O her şeyi epik bir solukla söyler, daha önce olmuş bir olaya dönüş yapmak gerektiğinde her şeyi yeni baştan alıp usanç vericilik kertesinde anlatmaktan çekinmez. Olaylar dizisinde gerilim onun bilmediği bir şeydir. Bir konu buldu mu tükeninceye dek bu konu üzerinde işlemeler, çeşitlemeler yapar. Bu özellikler en çok Arap müziğinde karşımıza çıkar. Aynı ton dizilerinin durmadan yinelenmesi, aynı ezginin bir düzine notada sonsuz çeşitlemelerini yarım saat dinlemek Avrupalının kulağında umutsuzluk, bıktırıcılık izlenimi yaratır. Oysa Doğulu bunu dinlemeye doymak bilmez.
Dr.Jacobun bu açıklamasının en ilginç yanı Arap ve İslam dünyasının daha çok epik anlatışa yönelişidir. Nitekim dramatik bir yönteme başvursa da İslam ülkelerinde hâkî, Râvî, nakkal, kıssahan, gazelhan, efsane-gûyende, meddah gibi çeşitli adlar altında hep hikaye anlatana rastlamamız da bu görüşün sonucu değil midir?
Bunun başında İslam ülkelerinin ilişki kurdukları uygarlıkların gelişmiş bir tiyatroları olmayışı, özellikle Yunan dramını tanımamış olmaları gelir. Yunan tiyatrosu dokuzuncu ve onuncu yüzyılda sona ermiştir. Eflatunu, Euclidei, Plotemeyi tanıyan Arap dünyası Sophoclesi, Europidesi, Aristophanesi tanımadı. Aynı şeyi Türkler için de söyleyebiliriz. Yunan dramının mirasçısı olan Bizansta uzun ömürlü bir imparatorluk olmasına karşın bu önemli kaynağı sürdürecek bir tiyatro yaşamı yoktu. Gerçi günümüze değin gelen ve köylerde görülen eski bolluk törenlerinin kalıntıları vardı, ama kent-köy kültürlerinin birbirlerinden kopmuşluğu bu kaynaktan da yararlanmayı engellemiştir. Oysa Hristiyan dramının Avrupada gelişmesinde bu bolluk törenlerinin kalıntılarının, seyirlik köylü oyunlarının büyük katkısı olmuştur.
Bir görüşe kulak verirsek kadın ve erkeğin bir arada bulunmalarına karşı konulan sınırlamaların da payı vardır. Ancak bu öylesine önemli bir engel sayılmamalı. Özellikle Asya ülkelerinin zengin dramalarında da kadına yer tanınmadığı gibi, Avrupa tiyatrosunun da bir çok dönemlerinde kadın sahneye çıkmamıştır.
Daha başka nedenler de aranıp, bulunup söylenebilir. Fakat İslâmın bir dram yaratamamasının en büyük nedeni İslâmın inanç ve dünya görüşünde dram ve tiyatroya aykırılıklar bulunmasıdır. İslamda Tanrı bütün varlıkları yoktan var eder, bu varlıkların tümü gelip geçici, oysa Tanrı kalıcıdır, önsüzdür, sonsuzdur. Tanrı yeri göğü kendi yasalarına göre yönetir. İşte bu temel ilkeler açısından Tanrınınki gibi bir yaratıcılık etkinliği olan ve canlı varlıkların benzetmecelerini yapan türden sanat kollarına yer yoktur. Bunların başında resim ve heykel gelmektedir. Gerçi resim ve heykel bakımından Kuranda herhangi bir yasaklamaya rastlamayız. Buna karşın çeşitli hadisler buluruz. Bunlardan birine göre yargı günü gelince, cehennemin cezası ressam için ölçüp biçilecek ve kendisinden yarattığı biçimlere can vermesi istenecektir, oysa onun hiçbir varlığa can verecek gücü yoktur. Canı olan bir biçim yaratmakla Yaradanın yaratıcılık görevine karışılmış olunuyor. Arapçada ressama musavvir denilmektedir, aynı kelime Fars, Türk ve Urdu dillerine de girmiş, biçim veren, biçimleyen anlamına geldiği için heykelci, yontucu için de kullanılmıştır. Öte yandan musavvir Kuranda Tanrının bir niteliğidir, bunun insanoğlu için kullanılması hoş karşılanmamıştır. Çeşitli hadislerde ele alınmış bu konu daha sonra hukukta da işlenmiştir. Nitekim 13. yüzyılın büyük hukukçusu Navavi, çağının ve özellikle Şafii inancının görüşünü belirtmektedir. Onun görüşüne göre canlı varlıkların resmini yapmak büyük günahtır. Hangi maddeden olursa olsun Tanrının yaratıcı etkinliğine özenmek sayılacağından benzetmece yasaktır. Buna karşın bir ağaç, bir deve semeri gibi cansız şeyleri benzetmece yasak değildir. Üzerine canlı bir varlığın resmi çizilmiş eşyayı kullanmak da aynı gerekçeyle yasaktır. Burada gölge düşüren ya da gölge düşürmeyen gibisinden bir ayrım yapmak yolu da kapalıdır. Bazıları yalnız gölge düşüren cisimlerin benzetmecesini yasaklayıp, gölgesi olmayanlarda bir kötülük görmemektedirler. Oysa Peygamber ve gelenekler böyle bir ayrım yapmamışlardır. Özetlemeye çalıştığım bu görüş daha çok aşırı bir anlayıştır. Resimler karşısında yalnız Arapların değil Yahudilerin de takındığı bu çekingen tavrın bir nedeni de resimlerin ve heykellerin büyüsel özelliklerinden korkudandır. Resmi, heykeli yapılanın kişiliği bu cisme geçer ve bu cisim büyü gücü kazanır. Ancak bazı durumlarda izin verildiği de olmuştur. Nitekim kız çocuklarının bebeklerle oyalanması hoş görülmüştür. Ne var ki burada bebek puta taparlık olarak görülmemiş, kız çocuğunda annelik duygusunu geliştirmesi aranmıştır. Kız çocuklarının oynadığı bebekler gibi İslam ülkelerinde asıl konumuz olan gölge tiyatrosu da hoşgörüyle karşılanmıştır. Bu hoşgörünün nedenlerine inmeden gölge tiyatrosunun tarihi üzerine önemli araştırmalar yapmış olan Dr. Georg Jacobun Araplarda dramatik eğilimin yokluğunun nedenlerini ortaya koyan düşüncelerini özetleyelim.
İslâmın yaşam görüşü, salt Tanrı ve yazgı anlayışı, bireyin muharrik le (Tanrısal oynatıcı) çatışmasına, ona baş kaldırmasına ya da istem ile ödev arasındaki çatışmaya, dolayısıyla dramatik kavrama karşıdır. Dramatik sanatın en bireyci türü olan tragedyayı beğenmek, duyguda ve düşüncede edilgin olan Arap için saçma gözükecektir. Tragedyada umutsuz ve başarısız da olsa yaşam savaşının korkucu vericiliğinin, soylu bir düşüşün, yenilginin yarattığı beğeni Arap dünyası için yabancıdır. Arap dünyasının örnek kahramanı kendini böylesine boşa harcamayacak denli işini bilir ve Arap şairi de kahramanını yaratırken onu boşu boşuna yazgıya, alınyazısına meydan okutmayıp, işi kitabına uydurur. Kişinin kendi yaşam çizgisini belirleyip kararlaştırması Arapın hiç düşünmeyeceği bir iştir. Bu yolda Tanrının gücünden başka güç tanımaz. Arapın gözleri yalnız en yakına, süsten öteye geçmeyen ayrıntılara dikilmiştir. Bütün Arap sanatı süsleyici ayrıntılarla meydana gelir. Düşünüş yöntemi de epik tir. Çabuk gelişmelere karşıdır. Aynı motifin birikiciliği, yinelenmesi hiçbir zaman bıktırıcı ya da kötü sanatın kanıtları sayılmaz onun gözünde, tersine o bunları en etkili sanat ilkesi kabul eder. Dramatik bir özellik olan olaylar dizisinin gelişmesinde çabuk eylem Arap için hoşa gitmeyen bir özelliktir. O her şeyi epik bir solukla söyler, daha önce olmuş bir olaya dönüş yapmak gerektiğinde her şeyi yeni baştan alıp usanç vericilik kertesinde anlatmaktan çekinmez. Olaylar dizisinde gerilim onun bilmediği bir şeydir. Bir konu buldu mu tükeninceye dek bu konu üzerinde işlemeler, çeşitlemeler yapar. Bu özellikler en çok Arap müziğinde karşımıza çıkar. Aynı ton dizilerinin durmadan yinelenmesi, aynı ezginin bir düzine notada sonsuz çeşitlemelerini yarım saat dinlemek Avrupalının kulağında umutsuzluk, bıktırıcılık izlenimi yaratır. Oysa Doğulu bunu dinlemeye doymak bilmez.
Dr.Jacobun bu açıklamasının en ilginç yanı Arap ve İslam dünyasının daha çok epik anlatışa yönelişidir. Nitekim dramatik bir yönteme başvursa da İslam ülkelerinde hâkî, Râvî, nakkal, kıssahan, gazelhan, efsane-gûyende, meddah gibi çeşitli adlar altında hep hikaye anlatana rastlamamız da bu görüşün sonucu değil midir?