Kaldığımız yerden devam etmeden önce, önemine binâen, kısaca son yazımızı hatırlayalım dostlar. Yüce Mevlâ (cc) Zâriyat Suresi 56’da ‹‹Ben cinleri ve insanları, ancak bana ibâdet/kulluk etsinler diye yarattım›› buyuruyor. Bu net ve ilâhi mesajın muhâtapları olarak, öncelikle bizden istenilen “kulluk” ve “ibâdet”i iyi anlamamız, sağlıklı yorumlamamız gerekiyor, ki vazifemizi doğru ve tam yapabilelim.
Bunun için Allah Rasûlü (sav) Efendimiz’e muhtacız. Zira, “fikir ve gönül sağlığımızı namaz, oruç ve hacc’dan ibâret zannetme mikrobundan; kulluğu kölelik olarak algılama virüsünden”, başka türlü korunamayız.
Sevgili Efendimiz’den (sav) en güzel şekilde faydalanmanın yolunu tek kelimeyle ifade edecek olursak, şüphesiz “Sahâbece”dir. Çünkü Sahâbe Efendilerimiz’den (ra) öğreniriz sevgili Peygamberimiz’i (sav) nasıl seveceğimizi, yolunda nasıl gidecegimizi ve vahyi nasıl hayata geçireceğimizi...
Peki, Sahâbe-i Kirâm’ın (ra) sîretlerini kitaplardan okuyup, vâizlerden dinlemekle Sahâbece algılamayı öğrenmemiz mümkün müdür? Yıllarını, yüzlerce Sahâbe’nin biyografik bilgilerini öğrenmek için adayan nicesinin, o Kutlu Yıldızlar’ı aslında pek tanımadıklarına/anlamadıklarına (üzülerek) şahit oluyor ve diyoruz ki, “Kitaplarla ve sohbetlerle yetinmek, işi zorlaştırıyor!“ Sahâbece algılamayı, Allah (cc) ve Rasûlü’ne (sav) Sahâbece inanmış, sevdâlanmış ve bağlanmış olan istikâmet sahibi, irfan ehli, ehliyetli mürşidlerden öğrenmeli, tahsil etmeli...
Evet değerli dostlar, bu niyetle, örnek şahsiyetlerden Haznevî Üstadları’na (ks) misafir olmuş ve hepsiyle teker teker tanışarak, hangi Sahâbe Efendilerimiz’den (ra) izler taşıdıklarını, güzel ahlâkın hangi boyutunda zirveye tırmandıklarını (hayranlıkla) seyretmiştik. Buyrun, şimdi de bu bereketli ilim ve hikmet meclisine oturalım, Haznevî Külliyesi’nin bugünkü imamı büyük ârif Muhammed Mutâ el-Haznevî Efendi’ye kulak verelim. Hazret şöyle buyuruyorlar:
“Üstâdım olan babam, vasiyetiyle bana iki şey miras bırakmıştır. Bu sebeple, birincisi, ne ikâmet ettiğim memlekette, ne de başka bir yerde politikayla uğraşmıyorum. İkincisi de, kimseden dünya malı istemiyor, verilse dahi kesinlikle kabul etmiyorum!”
Vefâ yüklü bu açıklamayı, mesajını daha iyi anlayabilmek adına, buyrun beraberce biraz açalım dostlar. Muhammed Mutâ Efendi’nin bu pek açık ifadesinden kastı nedir acaba? Niçin her fırsatta tekrar ediyor, herkese bildirmeyi ve duyurmayı bunca önemsiyor?
Bu soruların cevâbını, yine Haznevi Efendi’nin kendi konuşmalarında ararsak, inanıyorum ki çok daha sağlıklı neticelere kavuşacağız.
Efendi, genele hitap eden sohbetlerinde yukarıdaki açıklamayı yaptıkdan sonra, çoğu zaman Salâhaddîn Eyyûbî’den (M.1138/1193) örnekler veriyor. Bu kesinlikle dikkat çekici. Madem ki böyle, bağlantıyı çözebilmek için öncelikle o büyük komutanı tanımalıyız.
İlk kıble, ikinci mescid, üçüncü harem olan Mescîd-i Aksâ’yı ve Kuds-ü Şerîf’i işgalden kurtarmasıyla “İkinci Ömer” diye çağrılarak Sahâbe Efendilerimiz (ra) ile irtibatlandırılan Salâhaddîn Eyyûbî, bazı âlimlerce “Salâhaddîn Muhammedî” olarak da isimlendirilmiştir. Bunun sebebi, Selmân-i Fârisî’den (ra) izler taşımasıdır.
Hz. Selman (ra) İranlı’dır, Farisî’dir. Selmân-i Farisî’nin en büyük özelliği kavmini dinine fedâ etmesidir. O kendisine kavmi sorulduğu zaman, “Ben İslam’ın oğlu Selman’ım” diyecek kadar, dinine düşkündür. Bu özelliğinden olsa gerek Allah Rasûlü (sav) Efendimiz “Selmân bizdendir, bizim ehl-i beytimizdendir” buyurarak, onu kendi evinin halkından saymıştır. İşte buradan ilham ile Selmân-i Farisî (ra) Hazretleri “Selmân-i Muhammedî” olarak da çağrılmış ve tanınmıştır.
Salâhaddîn Eyyûbî de aynı şekilde “İslâm’ın oğlu” olmayı hedeflemiş ve öylesine Muhammedî olmuştur ki, bütün kavimleri kucaklamış, hepsi tarafından da kabul görmüştür. Bölgede yaşayan herkesin gönlünü kazanmış, paylaşılamayacak kadar çok sevilmiştir. “İslâm’ın oğluyum” derken, sevenlerinin “O, bizim oğlumuzdur!” iltifâtına muhatap olmuştur.
Buradan anlaşılıyor ki âdil davranmak ve herkesi kucaklamak, ancak Muhammedî olmakla, “İslâm Siyâseti”ni uygulamakla mümkün; politikayla değil...
Belki de bu gerçeği gözardı etmeleri sebebiyle, irşad ehlinden birçoğu, ne yazık ki topluma hakkıyla faydalı olamıyorlar. Doğrudan veya dolaylı olarak politikayla uğraştıkları ve hâdiselere politik yaklaştıkları için, herkese aynı mesâfede duramıyorlar. Oysa günümüz insanı en çok birlik ve beraberliğe muhtaç durumda...
Muhammed Mutâ Efendi’nin yukarıdaki sözünü şimdi bir kez daha okursak, öyle sanıyorum ki daha geniş yorumlayabiliriz. Zaten Hazret’in, Salâhaddîn Eyyûbî’yle aynı rûha ve fikre sâhip olduğunu, kavmi soruldugunda (nesebi sebebiyle) Hz. Muhammed’i (sav) işâret buyurmasından da anlıyoruz. Bu yüzdendir ki, Haznevî Üstâd(lar)ı bölgedeki bütün kavimlerin ilgi ve sevgisini kazanmıştır.
Bu durumda akla bir soru takılıyor tabii: “Halk olarak politikadan el-etek mi çekelim?” Düşünenler için cevâbı, yine Efendi’den: “Tercihinize karışmıyorum. Yalnız ferâsetli olun, vatana ve millete faydalı olan(lar)ı seçin.”
Rabbim! Bizi Habîbin Hz. Muhammed Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in, “onlar yıldızlar gibidir” buyurduğu Ashâbı’na uymakla nasiplendir. Nasibini başka yerde değil, Paygamber vârisi dostlarının kapısında aramayı bize lûtfet. Bu lûtfun şükrünü hizmet etmek sûretiyle ifâyı, cümlemize tatlı kıl.… Âmin.
Muhammed Vefâ,
Haziran 2009
Bunun için Allah Rasûlü (sav) Efendimiz’e muhtacız. Zira, “fikir ve gönül sağlığımızı namaz, oruç ve hacc’dan ibâret zannetme mikrobundan; kulluğu kölelik olarak algılama virüsünden”, başka türlü korunamayız.
Sevgili Efendimiz’den (sav) en güzel şekilde faydalanmanın yolunu tek kelimeyle ifade edecek olursak, şüphesiz “Sahâbece”dir. Çünkü Sahâbe Efendilerimiz’den (ra) öğreniriz sevgili Peygamberimiz’i (sav) nasıl seveceğimizi, yolunda nasıl gidecegimizi ve vahyi nasıl hayata geçireceğimizi...
Peki, Sahâbe-i Kirâm’ın (ra) sîretlerini kitaplardan okuyup, vâizlerden dinlemekle Sahâbece algılamayı öğrenmemiz mümkün müdür? Yıllarını, yüzlerce Sahâbe’nin biyografik bilgilerini öğrenmek için adayan nicesinin, o Kutlu Yıldızlar’ı aslında pek tanımadıklarına/anlamadıklarına (üzülerek) şahit oluyor ve diyoruz ki, “Kitaplarla ve sohbetlerle yetinmek, işi zorlaştırıyor!“ Sahâbece algılamayı, Allah (cc) ve Rasûlü’ne (sav) Sahâbece inanmış, sevdâlanmış ve bağlanmış olan istikâmet sahibi, irfan ehli, ehliyetli mürşidlerden öğrenmeli, tahsil etmeli...
Evet değerli dostlar, bu niyetle, örnek şahsiyetlerden Haznevî Üstadları’na (ks) misafir olmuş ve hepsiyle teker teker tanışarak, hangi Sahâbe Efendilerimiz’den (ra) izler taşıdıklarını, güzel ahlâkın hangi boyutunda zirveye tırmandıklarını (hayranlıkla) seyretmiştik. Buyrun, şimdi de bu bereketli ilim ve hikmet meclisine oturalım, Haznevî Külliyesi’nin bugünkü imamı büyük ârif Muhammed Mutâ el-Haznevî Efendi’ye kulak verelim. Hazret şöyle buyuruyorlar:
“Üstâdım olan babam, vasiyetiyle bana iki şey miras bırakmıştır. Bu sebeple, birincisi, ne ikâmet ettiğim memlekette, ne de başka bir yerde politikayla uğraşmıyorum. İkincisi de, kimseden dünya malı istemiyor, verilse dahi kesinlikle kabul etmiyorum!”
Vefâ yüklü bu açıklamayı, mesajını daha iyi anlayabilmek adına, buyrun beraberce biraz açalım dostlar. Muhammed Mutâ Efendi’nin bu pek açık ifadesinden kastı nedir acaba? Niçin her fırsatta tekrar ediyor, herkese bildirmeyi ve duyurmayı bunca önemsiyor?
Bu soruların cevâbını, yine Haznevi Efendi’nin kendi konuşmalarında ararsak, inanıyorum ki çok daha sağlıklı neticelere kavuşacağız.
Efendi, genele hitap eden sohbetlerinde yukarıdaki açıklamayı yaptıkdan sonra, çoğu zaman Salâhaddîn Eyyûbî’den (M.1138/1193) örnekler veriyor. Bu kesinlikle dikkat çekici. Madem ki böyle, bağlantıyı çözebilmek için öncelikle o büyük komutanı tanımalıyız.
İlk kıble, ikinci mescid, üçüncü harem olan Mescîd-i Aksâ’yı ve Kuds-ü Şerîf’i işgalden kurtarmasıyla “İkinci Ömer” diye çağrılarak Sahâbe Efendilerimiz (ra) ile irtibatlandırılan Salâhaddîn Eyyûbî, bazı âlimlerce “Salâhaddîn Muhammedî” olarak da isimlendirilmiştir. Bunun sebebi, Selmân-i Fârisî’den (ra) izler taşımasıdır.
Hz. Selman (ra) İranlı’dır, Farisî’dir. Selmân-i Farisî’nin en büyük özelliği kavmini dinine fedâ etmesidir. O kendisine kavmi sorulduğu zaman, “Ben İslam’ın oğlu Selman’ım” diyecek kadar, dinine düşkündür. Bu özelliğinden olsa gerek Allah Rasûlü (sav) Efendimiz “Selmân bizdendir, bizim ehl-i beytimizdendir” buyurarak, onu kendi evinin halkından saymıştır. İşte buradan ilham ile Selmân-i Farisî (ra) Hazretleri “Selmân-i Muhammedî” olarak da çağrılmış ve tanınmıştır.
Salâhaddîn Eyyûbî de aynı şekilde “İslâm’ın oğlu” olmayı hedeflemiş ve öylesine Muhammedî olmuştur ki, bütün kavimleri kucaklamış, hepsi tarafından da kabul görmüştür. Bölgede yaşayan herkesin gönlünü kazanmış, paylaşılamayacak kadar çok sevilmiştir. “İslâm’ın oğluyum” derken, sevenlerinin “O, bizim oğlumuzdur!” iltifâtına muhatap olmuştur.
Buradan anlaşılıyor ki âdil davranmak ve herkesi kucaklamak, ancak Muhammedî olmakla, “İslâm Siyâseti”ni uygulamakla mümkün; politikayla değil...
Belki de bu gerçeği gözardı etmeleri sebebiyle, irşad ehlinden birçoğu, ne yazık ki topluma hakkıyla faydalı olamıyorlar. Doğrudan veya dolaylı olarak politikayla uğraştıkları ve hâdiselere politik yaklaştıkları için, herkese aynı mesâfede duramıyorlar. Oysa günümüz insanı en çok birlik ve beraberliğe muhtaç durumda...
Muhammed Mutâ Efendi’nin yukarıdaki sözünü şimdi bir kez daha okursak, öyle sanıyorum ki daha geniş yorumlayabiliriz. Zaten Hazret’in, Salâhaddîn Eyyûbî’yle aynı rûha ve fikre sâhip olduğunu, kavmi soruldugunda (nesebi sebebiyle) Hz. Muhammed’i (sav) işâret buyurmasından da anlıyoruz. Bu yüzdendir ki, Haznevî Üstâd(lar)ı bölgedeki bütün kavimlerin ilgi ve sevgisini kazanmıştır.
Bu durumda akla bir soru takılıyor tabii: “Halk olarak politikadan el-etek mi çekelim?” Düşünenler için cevâbı, yine Efendi’den: “Tercihinize karışmıyorum. Yalnız ferâsetli olun, vatana ve millete faydalı olan(lar)ı seçin.”
Rabbim! Bizi Habîbin Hz. Muhammed Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in, “onlar yıldızlar gibidir” buyurduğu Ashâbı’na uymakla nasiplendir. Nasibini başka yerde değil, Paygamber vârisi dostlarının kapısında aramayı bize lûtfet. Bu lûtfun şükrünü hizmet etmek sûretiyle ifâyı, cümlemize tatlı kıl.… Âmin.
Muhammed Vefâ,
Haziran 2009