Müslüman eğlenir mi? Hele ki Aralık ayının sonundaki “Yılbaşı” denilen gecede?
Müslüman nasıl eğlenir?...
“Komşusu aç iken, kendisi tok yatan bizden değildir.” diyen bir Nebi’nin ümmeti, bugünlere nasıl geldi?
Biz bu vartaya nasıl düştük? Nasıl bu oyuna inanabildik?
Hani, kimse Mekkeli Müslümanlara kucak açmazken; Habeş Kralı Necaşî bağrını açmıştı. Sonra da Allah; bu hizmetine karşılık Necaşi’ye iman nasip etmişti. Muhadramun’dan, yani Efendimiz (sav)’in devrinde yaşadığı halde; O’nu görmeden iman etme şerefine erişenlerden yapmıştı Allah.
İşte, o Necaşî’nin torunları; Bilal-i Habeşi’nin (ra) ilk müminlerden, ilk müezzin, Bilali Habeşi’nin kardeş çocuklarının, şimdi karınları aç. Bir sıcak çorbaya muhtaçlar. Onlar Sıddık-i Ekber’i bekliyor.
Hani; Tebuk Gazvesi için Efendimiz (sav) ordu donatıyordu. Hz. Ömer (ra) malının yarısını hibe etmişti. Hz. Sıdık da malının tamamını… Ailesine ne bıraktığı sorulduğunda; “Allah ve Resul’ünü bıraktım” demişti ya.
İşte, şimdi dün bize kucak açanlar; bugün bize muhtaçken, bizim boş vaktimiz mi olur? Eğlenmeye zamanımız mı olur yılbaşı gecelerinde?
Ölüm; her nefesimizden daha yakınken, malayani ile, boş işler ile nasıl vakit geçirebiliriz ki? Ümmet bu haldeyken eğlenebilir miyiz?...
Kopmuş tespih taneleri gibi; Müslümanların her biri bir tarafta ezilirken, biz sıcak evlerimizde gönül rahatlığıyla televizyon seyredebilir miyiz dersiniz? Peki, buna hakkımız var mı?...
Bizim dünyaya bakışımız nasıl olmalı? Gençliğin zihnini rezalet dolu televizyonlar, gazeteler bulandırırken; her biri, hem iman hem takva yönünden sarsılmaz kale olan Müslümanlar, televizyon başında, hele de kendisine yabancı olan televizyonlar karşısında nasıl vakit öldürür?
Selahaddin Eyyubî, Kudüs haçlı işgali altında iken, senelerce yüzü gülmedi ve hep ağlayıp durdu. Bir gün hatip minberde gülmenin, tebessüm etmenin gereğinden bahsetti.
Namazdan sonra, hatip yanından geçerken, Selahhaddin hatibin elinden tuttu ve tarihin hafızasına nakşedilecek şu sözleri söyledi: “Hocam, zannederim sözlerinle beni kastettin. Fakat, Allah aşkına söyle, Peygamber’in miraca çıktığı Mescid, düşmanların elindeyken ben nasıl gülerim?”
Zaten o büyük insan, Mescid-i Aksa’yı geri alıncaya kadar da hep bir çadırda kalmıştı. Böyle yaparken de; “Allah’ın evi esir iken, benim nasıl evim olur ki?” Diyordu.
İşte Selahaddin; işte yılbaşı… Karar da sizin, vakitte…
Müslüman nasıl eğlenir?...
“Komşusu aç iken, kendisi tok yatan bizden değildir.” diyen bir Nebi’nin ümmeti, bugünlere nasıl geldi?
Biz bu vartaya nasıl düştük? Nasıl bu oyuna inanabildik?
Hani, kimse Mekkeli Müslümanlara kucak açmazken; Habeş Kralı Necaşî bağrını açmıştı. Sonra da Allah; bu hizmetine karşılık Necaşi’ye iman nasip etmişti. Muhadramun’dan, yani Efendimiz (sav)’in devrinde yaşadığı halde; O’nu görmeden iman etme şerefine erişenlerden yapmıştı Allah.
İşte, o Necaşî’nin torunları; Bilal-i Habeşi’nin (ra) ilk müminlerden, ilk müezzin, Bilali Habeşi’nin kardeş çocuklarının, şimdi karınları aç. Bir sıcak çorbaya muhtaçlar. Onlar Sıddık-i Ekber’i bekliyor.
Hani; Tebuk Gazvesi için Efendimiz (sav) ordu donatıyordu. Hz. Ömer (ra) malının yarısını hibe etmişti. Hz. Sıdık da malının tamamını… Ailesine ne bıraktığı sorulduğunda; “Allah ve Resul’ünü bıraktım” demişti ya.
İşte, şimdi dün bize kucak açanlar; bugün bize muhtaçken, bizim boş vaktimiz mi olur? Eğlenmeye zamanımız mı olur yılbaşı gecelerinde?
Ölüm; her nefesimizden daha yakınken, malayani ile, boş işler ile nasıl vakit geçirebiliriz ki? Ümmet bu haldeyken eğlenebilir miyiz?...
Kopmuş tespih taneleri gibi; Müslümanların her biri bir tarafta ezilirken, biz sıcak evlerimizde gönül rahatlığıyla televizyon seyredebilir miyiz dersiniz? Peki, buna hakkımız var mı?...
Bizim dünyaya bakışımız nasıl olmalı? Gençliğin zihnini rezalet dolu televizyonlar, gazeteler bulandırırken; her biri, hem iman hem takva yönünden sarsılmaz kale olan Müslümanlar, televizyon başında, hele de kendisine yabancı olan televizyonlar karşısında nasıl vakit öldürür?
Selahaddin Eyyubî, Kudüs haçlı işgali altında iken, senelerce yüzü gülmedi ve hep ağlayıp durdu. Bir gün hatip minberde gülmenin, tebessüm etmenin gereğinden bahsetti.
Namazdan sonra, hatip yanından geçerken, Selahhaddin hatibin elinden tuttu ve tarihin hafızasına nakşedilecek şu sözleri söyledi: “Hocam, zannederim sözlerinle beni kastettin. Fakat, Allah aşkına söyle, Peygamber’in miraca çıktığı Mescid, düşmanların elindeyken ben nasıl gülerim?”
Zaten o büyük insan, Mescid-i Aksa’yı geri alıncaya kadar da hep bir çadırda kalmıştı. Böyle yaparken de; “Allah’ın evi esir iken, benim nasıl evim olur ki?” Diyordu.
İşte Selahaddin; işte yılbaşı… Karar da sizin, vakitte…
Son düzenleme: