Tevekkülün her türlü sebebe sarıldıktan sonra sonucu Allah'a bırakma olduğunu biliyoruz. Yoksa yan gelip yatıp "İşimi Allah'a bıraktım, Ona güvenip dayandım" demek değil. Tembellik bu.
Her konuda olduğu gibi tevekkül konusunda da bize en güzel örnek hiç şüphesiz Sevgili Peygamberimiz (asm) olmuştur. O, Allah'ın peygamberiydi. Her hâl ü kârda koruma altındaydı. Ama asla, "Ben nasıl olsa Allah'ın peygamberiyim. Beni korur" demedi. Gerekenler neyse onları bir bir, hem de eksiksiz olarak yaptı. Sonra da Rabbine güvendi.
Meselâ Hicreti ele alalım. Allah Resûlü (asm), Hicret'te akıl ve ilim neyi, ne gibi tedbirler almayı gerektiriyorsa yaptı. Kendisi de, ümmeti de zarar görmemeliydi.
Önce Evs ve Hazreç kabileleriyle Akabe'de görüşmüş, kucak açıp kendi çocuklarını korudukları Efendimizi de (asm) koruyacaklarına dair söz vermişlerdi. Emin bir yere gidiyordu.
Yanında öyle bir yol arkadaşı olmalıydı ki her türlü riski, sıkıntıyı, eziyeti göğüsleyebilmeliydi. Bu iş için de Hz. Ebû Bekir'den daha ehil bir kimse bulunamazdı. Her türlü tehlikeyi göğüsleyebilecek cesur bir insana da ihtiyaç vardı. Onu da yatağında yatıracak, müşrikleri oyalayacaktı. Bunun için de Allah'ın arslanı Hz. Ali'yi seçti.
Yolda kılavuzluk yapabilecek öyle biri lâzımdı ki hem güvenilir olmalı, hem yolu, engebeleri, dönemeçleri çok iyi bilmeli, yolda takip edebilecekleri şaşırtabilmeliydi. Bu işi için de Abdullah bin Uraykıt seçilmişti. Abdullah o an için müşrikti, fakat sözüne güvenilir biriydi.
Kâinatın Efendisi (asm) müşrikleri şaşırtmak için taktik kullanmayı da ihmal etmedi. Onun için Medine'ye ters istikamette Sevr Mağarasını seçti, orada üç gün kaldılar. Bu süre içinde Hz. Ebû Bekir'in kızı Esmâ yiyecek ve içecek, oğlu Abdullah Mekke'den haber getirmiş, âzatlı kölesi Âmir bin Füheyre de mağaranın etrafına koyunları getirmiş, süt sağıp vermiş, Esmâ ile Abdullah'ın izleri belli olmasın diye de koyunları izlerinden sürüp geri götürmüştü.
Müşriklerin karamsarlık ve ümitsizliğe düşmeleri için her türlü plân en ince ayrıntılarına kadar düşünülmüş, hiçbir açık bırakılmamıştı. Planlar bozulma noktasına geldiğinde de Allah yardımını göndermişti. Dört bir tarafı arayıp sonunda mağaraya kadar gelip dayanan müşriklerin ayaklarını gören Hz. Ebû Bekir'i, Efendimize (asm) bir zarar gelir diye telâş sarmış, "Ya Resûlallah, içlerinden biri ayakları hizasına kadar eğilip baksa bizi görür" demiş, Allah Resûlü de (asm), "Ey Ebû Bekir, iki kişinin üçüncüsü Allah olduktan sonra yakalanacağımızı mı sanıyorsun? Mahzun olma, Allah bizimle beraberdir" demiş, onu yatıştırmıştı.
Daha onlar gelmeden örümcek gelip mağaranın ağzına ağını örmüş, güvercin gelip kapının yanında yuvasını yapmış, yumurtlamış, müşrikler içeriye girmek istediklerinde de içlerinden biri, "Sizde hiç akıl yok mu, içeri insan girse bu örümcek ağı bozulmaz mı? Hele şu güvercin burada durur mu?" deyip girmeden gitmişlerdi.
Allah, tevekkülün gereğini yapan Resûlü (asm) ve arkadaşını örümcek ağı ve güvercinle korumuştu.
Her konuda olduğu gibi tevekkül konusunda da bize en güzel örnek hiç şüphesiz Sevgili Peygamberimiz (asm) olmuştur. O, Allah'ın peygamberiydi. Her hâl ü kârda koruma altındaydı. Ama asla, "Ben nasıl olsa Allah'ın peygamberiyim. Beni korur" demedi. Gerekenler neyse onları bir bir, hem de eksiksiz olarak yaptı. Sonra da Rabbine güvendi.
Meselâ Hicreti ele alalım. Allah Resûlü (asm), Hicret'te akıl ve ilim neyi, ne gibi tedbirler almayı gerektiriyorsa yaptı. Kendisi de, ümmeti de zarar görmemeliydi.
Önce Evs ve Hazreç kabileleriyle Akabe'de görüşmüş, kucak açıp kendi çocuklarını korudukları Efendimizi de (asm) koruyacaklarına dair söz vermişlerdi. Emin bir yere gidiyordu.
Yanında öyle bir yol arkadaşı olmalıydı ki her türlü riski, sıkıntıyı, eziyeti göğüsleyebilmeliydi. Bu iş için de Hz. Ebû Bekir'den daha ehil bir kimse bulunamazdı. Her türlü tehlikeyi göğüsleyebilecek cesur bir insana da ihtiyaç vardı. Onu da yatağında yatıracak, müşrikleri oyalayacaktı. Bunun için de Allah'ın arslanı Hz. Ali'yi seçti.
Yolda kılavuzluk yapabilecek öyle biri lâzımdı ki hem güvenilir olmalı, hem yolu, engebeleri, dönemeçleri çok iyi bilmeli, yolda takip edebilecekleri şaşırtabilmeliydi. Bu işi için de Abdullah bin Uraykıt seçilmişti. Abdullah o an için müşrikti, fakat sözüne güvenilir biriydi.
Kâinatın Efendisi (asm) müşrikleri şaşırtmak için taktik kullanmayı da ihmal etmedi. Onun için Medine'ye ters istikamette Sevr Mağarasını seçti, orada üç gün kaldılar. Bu süre içinde Hz. Ebû Bekir'in kızı Esmâ yiyecek ve içecek, oğlu Abdullah Mekke'den haber getirmiş, âzatlı kölesi Âmir bin Füheyre de mağaranın etrafına koyunları getirmiş, süt sağıp vermiş, Esmâ ile Abdullah'ın izleri belli olmasın diye de koyunları izlerinden sürüp geri götürmüştü.
Müşriklerin karamsarlık ve ümitsizliğe düşmeleri için her türlü plân en ince ayrıntılarına kadar düşünülmüş, hiçbir açık bırakılmamıştı. Planlar bozulma noktasına geldiğinde de Allah yardımını göndermişti. Dört bir tarafı arayıp sonunda mağaraya kadar gelip dayanan müşriklerin ayaklarını gören Hz. Ebû Bekir'i, Efendimize (asm) bir zarar gelir diye telâş sarmış, "Ya Resûlallah, içlerinden biri ayakları hizasına kadar eğilip baksa bizi görür" demiş, Allah Resûlü de (asm), "Ey Ebû Bekir, iki kişinin üçüncüsü Allah olduktan sonra yakalanacağımızı mı sanıyorsun? Mahzun olma, Allah bizimle beraberdir" demiş, onu yatıştırmıştı.
Daha onlar gelmeden örümcek gelip mağaranın ağzına ağını örmüş, güvercin gelip kapının yanında yuvasını yapmış, yumurtlamış, müşrikler içeriye girmek istediklerinde de içlerinden biri, "Sizde hiç akıl yok mu, içeri insan girse bu örümcek ağı bozulmaz mı? Hele şu güvercin burada durur mu?" deyip girmeden gitmişlerdi.
Allah, tevekkülün gereğini yapan Resûlü (asm) ve arkadaşını örümcek ağı ve güvercinle korumuştu.