Istılah Kullanılmasının Gereği
SORU:
Sûfiyye ricâli arasında tarikat, hakikat, ma'rifet, kurbiyyet, bu'diyyet, vuslat, keramet, mükâşefe, müşâhede, istiğrak, fenâ fillâh ve beka billâh gibi ıstılah ve özel ta'birlerin kullanılması şer'-i şerife uygun mudur? Akâid kitaplarında bunlarla ilgili açık hükümler var mıdır?
CEVAP:
Bunlar ve benzeri tasavvufî ıstılahların muhtevâları, şer'-i şerife uygun ve bu ta'birlerle ilgili rivâyetler mevcûttur.
Ey sâlik Allah'a açılan kapılar, şeri'at, tarikat, hakikat ve ma'rifet olmak üzere dörttür: Bunların her biri gerçek, Kur'an ve Sünnetle sâbit olan husûslardır.
Hz. Peygamber sallâllahü aleyhi ve sellem: «Şeri'at sözlerim, tarikat; davranışlarım, hakikat; hallerim, ma'rifet ise; her şeyim olan ana sermâyemdir» buyurmuştur.
Şeri'at; beden ve cesedle ilgili olup, namaz kılmak, oruç tutmak, hacca gitmek, zekât vermek ve kelime-i şehâdet getirmek gibi fıkıh kitaplarında zikredilen farz, vâcip, sünnet ve mûstehablar ile yasaklanan haram ve günahları terketmek gibi vücûd organlarına mahsûs ibâdet ve mükellefiyetlerdir. Neticesi ise cehennemin yakıcı ateşinden kurtulup, selâmete ermek ve Cennetin firdevs bahçelerine girmektir.
Tarikat; bütün güzel ahlâklarla donanmak, her türlü çirkin davranışlardan uzak durmak gibi kalbi mükellefiyetler olup, iyi huylarla hemhal olmak, kötü âdet ve alışkanlıkları kalbden kovmak ve kalben Allah'ı zikretmek ma'nâsında: «Kalbi her türlü kötülükten temizleme, Allah'dan gayrı her şeyi kalbden çıkarma» şeklinde ifâde edilir. Bunun neticesi kalbi kötülüklerden temizleme ve Allah'tan gâfil bırakan duygu ve düşüncelerden arındırma, imanda yakin derecesine ermektir.
Hakikat ise; Allah'ın dışındaki her şey ve her şekilden uzak kalıp, yalnız O'nunla ünsiyyet etmek, kesiksiz ve kesintisiz her an huzûr-ı ilâhide bulunma şu'ûruna varmaktır. «Gönlüm göz açıp-kapayıncaya kadar kısa bir zaman da olsa Allah'tan gâfil olsa ve O'nun azametini ve huzurunda bulunma duygusunu yitirirse kendini müslümanlardan saymazdım» sözünde ifâdesini bulan, bir an bile Allah'ı unutmadan, her an O'nun murâkabe ve denetimi altında bulunduğu inancı içinde hareket etmek gibi ruha ait mükellefiyetlerdir. Bunun neticesi, nefs-i mutmainne ve selim kalbe erişmek, kâmil bir Allah sevgisi, şahsî irâde ve isteklerini imhâ ederek, ilâhî irâdeye râm olmak gibi güzel hasletlerdir.
Ma'rifet ise; müşâhede, fenâ fi'1-fenâ ve beka bil lâh gibi zikri dahi unutturan sırra ait hasletlerin bütünüdür. Şeyh-i Ekber Muhyiddin-i Arabi Hazretleri bu makamda şunları söylemiştir:
«Allah ile aradaki unutturucu engeller açılmadan, perdeler aralanmadan büyük bir felâket içinde idim. Şimdi ise senin kardeşin miyim? Yoksa sana şükreden ve seni zikreden biri miyim? Gecenin zifiri karanlığı gibi gözlerimin önünü kapatan engeller müşahede güneşinin nûru ile aydmlanıp kalkınca, seni her yerde görmeye ve her şeyde hissetmeye başladım. Anladım ki zikredilen de, zikir de, zikreden de sensin. Varlığımda seni o kadar derinden hissediyorum ki, aradan ben kalkmış, içim ve dışımdaki her şeyde sen varsın. Bütün ayrılık ve gayrılıklar yok olmuş.» Bunun neticesi ise irfan ve ma'rifette kemâl, «ihsân» derecesine yükselme, her şey ve her yerde müşâhede-i cemâl ve celâl, ğayb ile ilgili husûslara kesin bir imandır .
SORU:
Sûfiyye ricâli arasında tarikat, hakikat, ma'rifet, kurbiyyet, bu'diyyet, vuslat, keramet, mükâşefe, müşâhede, istiğrak, fenâ fillâh ve beka billâh gibi ıstılah ve özel ta'birlerin kullanılması şer'-i şerife uygun mudur? Akâid kitaplarında bunlarla ilgili açık hükümler var mıdır?
CEVAP:
Bunlar ve benzeri tasavvufî ıstılahların muhtevâları, şer'-i şerife uygun ve bu ta'birlerle ilgili rivâyetler mevcûttur.
Ey sâlik Allah'a açılan kapılar, şeri'at, tarikat, hakikat ve ma'rifet olmak üzere dörttür: Bunların her biri gerçek, Kur'an ve Sünnetle sâbit olan husûslardır.
Hz. Peygamber sallâllahü aleyhi ve sellem: «Şeri'at sözlerim, tarikat; davranışlarım, hakikat; hallerim, ma'rifet ise; her şeyim olan ana sermâyemdir» buyurmuştur.
Şeri'at; beden ve cesedle ilgili olup, namaz kılmak, oruç tutmak, hacca gitmek, zekât vermek ve kelime-i şehâdet getirmek gibi fıkıh kitaplarında zikredilen farz, vâcip, sünnet ve mûstehablar ile yasaklanan haram ve günahları terketmek gibi vücûd organlarına mahsûs ibâdet ve mükellefiyetlerdir. Neticesi ise cehennemin yakıcı ateşinden kurtulup, selâmete ermek ve Cennetin firdevs bahçelerine girmektir.
Tarikat; bütün güzel ahlâklarla donanmak, her türlü çirkin davranışlardan uzak durmak gibi kalbi mükellefiyetler olup, iyi huylarla hemhal olmak, kötü âdet ve alışkanlıkları kalbden kovmak ve kalben Allah'ı zikretmek ma'nâsında: «Kalbi her türlü kötülükten temizleme, Allah'dan gayrı her şeyi kalbden çıkarma» şeklinde ifâde edilir. Bunun neticesi kalbi kötülüklerden temizleme ve Allah'tan gâfil bırakan duygu ve düşüncelerden arındırma, imanda yakin derecesine ermektir.
Hakikat ise; Allah'ın dışındaki her şey ve her şekilden uzak kalıp, yalnız O'nunla ünsiyyet etmek, kesiksiz ve kesintisiz her an huzûr-ı ilâhide bulunma şu'ûruna varmaktır. «Gönlüm göz açıp-kapayıncaya kadar kısa bir zaman da olsa Allah'tan gâfil olsa ve O'nun azametini ve huzurunda bulunma duygusunu yitirirse kendini müslümanlardan saymazdım» sözünde ifâdesini bulan, bir an bile Allah'ı unutmadan, her an O'nun murâkabe ve denetimi altında bulunduğu inancı içinde hareket etmek gibi ruha ait mükellefiyetlerdir. Bunun neticesi, nefs-i mutmainne ve selim kalbe erişmek, kâmil bir Allah sevgisi, şahsî irâde ve isteklerini imhâ ederek, ilâhî irâdeye râm olmak gibi güzel hasletlerdir.
Ma'rifet ise; müşâhede, fenâ fi'1-fenâ ve beka bil lâh gibi zikri dahi unutturan sırra ait hasletlerin bütünüdür. Şeyh-i Ekber Muhyiddin-i Arabi Hazretleri bu makamda şunları söylemiştir:
«Allah ile aradaki unutturucu engeller açılmadan, perdeler aralanmadan büyük bir felâket içinde idim. Şimdi ise senin kardeşin miyim? Yoksa sana şükreden ve seni zikreden biri miyim? Gecenin zifiri karanlığı gibi gözlerimin önünü kapatan engeller müşahede güneşinin nûru ile aydmlanıp kalkınca, seni her yerde görmeye ve her şeyde hissetmeye başladım. Anladım ki zikredilen de, zikir de, zikreden de sensin. Varlığımda seni o kadar derinden hissediyorum ki, aradan ben kalkmış, içim ve dışımdaki her şeyde sen varsın. Bütün ayrılık ve gayrılıklar yok olmuş.» Bunun neticesi ise irfan ve ma'rifette kemâl, «ihsân» derecesine yükselme, her şey ve her yerde müşâhede-i cemâl ve celâl, ğayb ile ilgili husûslara kesin bir imandır .