Yeniden Doğuş

  • 》》 Biraz mavi , biraz telaş , biraz bahar , biraz sessizlik ,biraz deniz kokusu, biraz huzur , bir parça turuncu ♧ Hoşgeldin Yaz ♧

optional98

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
22 Eyl 2005
Mesajlar
106
Aldığı Beğeniler
1
İsveçli Subay'dan Ermeni Yalanı 2
O günlerde Avrupaya, bu ülkede sürgün edilen Ermenilerin ne koşullarda götürüldükleri konusunda dikkat çekici haberler ulaşıyordu. Yazıldığına göre bütün trenler sözcüğün tam anlamıyla, tıklım tıklım bu zavallı insanlarla doluydu. Türk hükümetinin yasalarına karşı sadık kalmadıkları için, bu insanlar Rus sınırına yakın bölgelerden, ülke içinde kendilerine uygun görülen başka yerlere göç etmek zorunda bırakılmışlardı.

Avrupa basınında bu konu üstünde bir sürü şey yazıldı. Kuşkusuz propaganda amacıyla, İsveç basınında da, bir takım gerçek olmayan bilgiler yer almıştı. Bütün bunlar, Ermenilerin korkunç şartlar altında sürgün edildikleri izlenimini veriyordu. Hatta bu konuya duyduğu sempatisi ile tanınan İsveçli bir kadın yazar, hazırladığı bir broşürde- ki acı çeken Ermenilere karşı duyduğu gerçek bir acıma duygusunun etkisiyle yazdığından kuşkum yok- öylesine bu zavallı insanların sözcülüğüne soyunmuştu ki, onun yazdıklarını okuyan her insan, istese de istemese de, çaresiz ona inanmak zorunda kalıyor ve Türklerin davranışlarını lanetliyordu.

Bana göre Ermeni sorunu ve bu olayların ele alınış biçimi, olayların kendisinin önüne geçmiş olduğundan, konuya biraz eğilmek istiyorum.

Seyahatim esnasında, Ermenilerin çektikleri zorluklar konusunda gerçekten bir sürü gözlemim oldu. Tam bir ay boyunca onlarla yan yana yolculuk ettim. Bu bahsettiğim süre, iddia edilen barbarlıkların yapıldığı günlere rastlıyordu.

Ben kendim, aslında, Türk yetkililerinin göç ettirme sırasında yaşanan zorlukların ve acıların azaltılmasını sağlamak konusunda, çok fazla çaba gösterememiş olduğunu kabul ediyorum.

Ama doğruyu söylemek gerekirse, o günlerde Türkiye üç tane düşman ülkenin kuşatması altında bulunuyordu. Türkiye, o koşullar altında, bence, daha iyi bir düzen sağlayacak durumda zaten değildi.

Acaba Türk hükümeti, o günlerde, genel bir önlem olarak, Ermenileri sürgün etmek zorunda mıydı diye bir sorulursa, benm yanıtım Evet olur. Şunu düşünmek gerekir ki, Ermeni sorunu, son 40-50 yıl, her türlü ahlak kurallarını şiddetle reddeden, Rusların etkisindeki (sosyalist-komünist-anarşist) devrimci grupların eline geçmişti. Aşırı uçlardaki bu Ermeniler, Londra ve başka yerlerde kurdukları gizli dernekleri ve anarşist eğilimli yayın ve kitapları ile Türk hükümetine cephe almışlardı.

Ermenilerin, aralıksız olarak, Türklerin kölesi gibi yaşadıklarını iddia etmek, bana göre yanlış bir düşüncedir. Çok daha kötü durumda yaşayan halklar vardır. Sözgelim İngilizlerin hakimiyeti altındaki Hindistan Bengallileri, İranda Rusların hakimiyeti altında yaşayan Azerbaycan milliyetçileri, Belçika Kongosunda yaşayan yerli zenci halk, Fransa Guyanasında Kauçiki bölgesinde yaşayan Kızılderililer. Bütün bu insanlar ve daha başka niceleri, bana göre Ermenilerden çok daha kötü koşullarda yaşamaktalar. Ermenilerin kendi dini inançları var, kendi dilleri var, kendi okulları var vb. Ayrıca da tarihin tanıklık etmiş olduğu bir gerçek de, aniden baş göstermiş, kanlı da olsa, kısa süreli bir kıyım hareketi, düzenli olarak sürdürülen, uzun vadeli planlı bir baskıdan daha evladır.

Kuşku yoktur ki, (isyancı) Ermenilere yönelik yıldırma hareketleri çoğu kez masum insanlara da zarar vermiştir. Tıpkı şimdi kuzeyden gelen göçmenlerde olduğu gibi. Ben kendim, sürgün ettirilen Ermeniler için hazırlanmış bir toplama kampında, bir tercüman aracılığı ile, bir çok aile reisi (erkek) ile konuşmuş bir insanım. Onların iddialarına göre, bu insanların çoğu, konunun ne olduğunu bile bilmiyorlarmış ve yaşadıkları köyde, tek kelime Ermenice bilen bir insan yokmuş. Böyle tamamen masum insanları, yerinden yurdundan çıkarıp sürmenin doğal olarak hiç bir gereği yoktu. Onlar bu kötülükten esirgenebilirdi. Belki daha farklı koşullarda, daha başka türlü davranılabilirdi. Ne var ki İsveçte dile getirilen görüşün, insani bir tarafını göremediğimi de burada belirtmek isterim. Sadece eli silah tutanlar seçilip gönderilecek, ve geri kalan insanların tümü; kadınlar, yaşlılar ve çocuklar yerlerinde kalacaklar, bu olacak şey değil. Çünkü eli silah tutan insanların çoğu aile reisleriydi ve böyle durumlarda da en insani olan hareket, onları birbirinden ayırmamaktır.

İstanbulu terkettiğim zaman, Ermenilerin durumu konusunda kendime göre bir görüşüm vardı. Amerikalı ve İskandinavyalı gezginler, Türklerin yaptıkları baskılar konusunda çirkin öyküler anlatıyorlardı. Anlattıklarına göre bütün bu olaylara Almanlar onay vermişlerdi. Ben kendim açık seçik bir Alman dostu olan ve Almanların tarafında yer almış bir insanım. Öte yandan bu savaşta tarafsız kalmış bir ülkenin yurttaşı olmam nedeniyle, anlatılan her şeye fazla inanmıyordum. Bu anlatılanların altında Ermenilerden kaynaklanan bir parçacık yalanın yattığını düşünüyordum. Ortadoğuda uzun bir süre görev yapmış olduğumdan, Ermenilerin Hıristiyan olmalarına karşın, öyle fazla güvenilir insanlar olmadığını biliyordum. Hasılı, gözümü açıp, Türklerin yaptıkları katliamlar konusunda kulağıma gelen söylentilerin ne ölçüde gerçek olduğunu tesbit etmeye çalışacaktım. Sefaletlere, hatta sınırsız sefaletlere tanık olmuştum, ama planlı ve programlı bir katliama ve herhangi bir zulme kesinlikle tanık olmadım.

Şunu da söylemeden geçemeyeceğim ki, Osmanlı İmparatorluğu tarafından kuzeyde yaşayan Ermenilerin güneye doğru sürgün edilmeleri konusunda Türk hükümetinin elinde çok önemli gerekçeler var.

Bunlar içinde en önemlisi, eski Ermeni Krallığının yer aldığı Erzurum bölgesindeki tüm Ermenileri oradan uzaklaştırmaktı. Çünkü onlar, nefret ettikleri kendi devletlerine karşı, Ruslarla el ele verip saldırmayı tasarlıyorlar ve bunun için Rusların ileri hareketini bekliyorlardı. 1916 yılının Şubat ayında (İranda iken)Ruslara esir düşmüştüm. Hapishane koğuşunu bir Ermeni ile paylaşıyordum. O sırada Erzurumun düştüğünü öğrendik. Bunu duyan koğuş arkadaşım Ermeni bana şunları söylemişti. Biz orada bırakılmış olsaydık, şehir çok daha önce düşerdi.

Türkiye gibi, dışarıdan bir sürü güçlü devletlerce tehdit edilen ve saldırıya uğrayan bir ülke, içeriden gelen tehditlere ve hainliklere karşı kendini güvenceye almaya bakar ve bunun için de kimsenin o ülkeyi eleştirmesi gerekmez.

Bölgeden gönderilenleri gözümle gördüm, hem de çok yakından. Onları Anadoluda demiryolu vagonlarında, Konya ve diğer yerlerde öküzlerin çektiği kağnılarda, yalın ayaklarla, yayan yapıldak, Toros dağlarında, Tarsus ve Adanada, toplama kamplarında, Deir-el-zor ve Anada gördüm. Onları yol kenarlarında ölüme terkedilmiş olarak gördüm. Ama yüzlerce binlercesi arasından hiç biri, kendi din kardeşleri olmasına rağmen, ölülerinden birine bile bir mezar kazmıyordu. Mezar kazma işini ise daima Türkler üstleniyorlardı. Cesetleri çakallar tarafından parçalanmış küçük çocuk cesetleri görüyordum. Zavallı açlıktan dermanı kesilmiş kişilerin ekmek dilenmek için yürek parçalayıcı yalvarışlarına tanık oluyordum. Yanlız kader kurbanı bu kişilere karşı Türklerin saldırdığını kesinlikle görmedim. Yalnızca bir kez yanımdan geçip giden bir Türk jandarmasının, geride kalan iri yarı birkaç kişiye, elindeki kırbaçla vurduğunu gördüm. Fakat başka bir kez de, bir Türk astsubayın, aylık maaşının hepsini, yanından geçip giden bir dilenci gurubuna dağıttığını gördüm.

Şunu anlamaya çalışmak gerekir ki, Türk hükümeti, son derece zor şartlar altında iken ve yoksulluklar içinde iki Milyona yakın(resmi kayıtlarda 450.000) Ermeniye, derhal evlerini barklarını terk etmeleri emrini verdi. Pılılarını pırtılarını toplayıp, bir ay sürecek bir yolculuğa çıkacaklardı, hem de ıpıssız dağları, ovaları aşarak. Bu durumda da, kuşkusuz, görülmemiş bir sefalet baş göstermişti. Özellikle de yiyecek bulma ve doktor bakımı gibi önemli konularda sıkıntı dayanılmaz boyutlarda idi.

Aldığım bilgilere göre, 1915 yılındaki ürün, Türkiyenin Asya yakasında yer alan bölgelerinin tümünde, görülmemiş ölçüde iyi durumdaydı. O kadar ki, bir okka yani 1.33 Kilo buğdayın fiyatı, bir kuruşa, yani İsveç parasıyla 16 öreye kadar düşmüştü. Bu fiyat un tüccarlarına göre, nadir rastlanacak derecede düşük bir fiyattı.

Geçtiğimiz yerlerde, üstü çinko ile örtülmüş, dört yanı açık evciklerin içinde, üst üste yığılmış un çuvalları görüyordum. Bunlar nöbetçiler tarafından özenle gözetim altında tutulan yiyecek depolarıydı ve doğal olarak, ilk elde, cephelerde savaşan askerler için saklanıyordu.

Zavallı Ermeniler için ise, yiyecek içecek düzeni gerçekten çok kötü durumdaydı. 27 Ekim(1915) günü Toros dağlarında, en azından yüz bin mülteciyi arkamda bırakarak yol aldım. Perişan bir halde soğuktan titriyorlar ve yiyecek sıkıntısı çekiyorlardı. Bu sefil manzaraları bir an önce arkamızda bırakmak için, o anda yanımda bulunan Levanten kökenli Alman yardımcım, İzmirli Houck ve ben, atlarımızı hızlandırdık. Bizim minik ekmek torbamız, yüz bin kişiden ancak sadece on kişiye yetebilecek kadardı, bunları dağıtsaydık, bu iş yarar yerine belki de onların öfkelerini tahrik etmeye yarayacaktı.

Daha güneyde bir yerlerde, yirmi bin kişi kadar insana yüz elli adet ekmek dağıtıldığına tanık oldum. Gördüğüm manzara, tıpkı İsa Peygamberin beş bin yoksul insana, bir kaç balık ve ekmek dağıtması gibiydi.

Hasılı, Türklerin, bu evsiz barksız binlerce insana, belli bir denetim ve planlama içinde yiyecek dağıtma işi çok kötüydü. Ama şunu da hatırlatmak gerekir ki, bu bölgede Avrupa ölçütlerine uygun bir yardımın düzenli bir biçimde uygulanması kesinlikle düşünülemiyecek bir şeydi. Ülkenin içinde bulunduğu zor durum, yetersiz tren bağlantıları, insanların uçsuz bucaksız alanlara savrulmuş olması, düzenli bir yardım çalışmasını engelleyen faktörlerden yalnızca bir kaçıdır.

Her zaman olduğu gibi, kuşkusuz yine en fakir insanlar en çok acı çekenler oluyorlardı. Zenginlerin ise ya tren kompartımanları ya da at arabalarında durumları hiç de fena değildi. Sıradan insanlar ise, öküzlerin çektiği kağnı arabalarında az buçuk idare ediyorlardı. Ben kendim de on iki saatlik bir yolculuğu böyle bir kağnıyla yaparak, Maraş üzerinden bir dağı aşıp İslahiyeye ulaşmıştım. Bu insanların hiç bir şikayeti yoktu. Parayı saydıklarında, gereksinim duydukları şeyleri alabiliyorlardı. Öte yandan bir taşıta binmekten mahrum, cebinde ekmek alacak tek kuruş parası olmayan yoksulların tümü korkunç sıkıntılar çekiyor ve çoğu da açlıktan kırılıyordu.

Hiç bir şekilde Viktor Hugonun Sefiller romanındaki yaşlı jüri üyesi Louis Capetsi hatırlayın. Luois Capets, bir idam kararı oylanırken, olumlu oy kullandığı için, rahip Myriel tarafından eleştirilir. Bunun üzerine yaşlı jüri üyesi şu yanıtı verir: Fransanın tarihi bir şimşek bulutuna benzer. Bu bulutlar yüzlerce yıl boyunca üst üste binmiş ve büyümüş ve dev bir bulut haline gelmiştir. Bin beş yüz yıl sonra bulut patlıyor ve siz beni neden yıldırım çarptı diye sorguluyorsunuz.

Çizilen resim buraya uyuyor. Çünkü uzun zamandır Ermeniler, yaşadıkları ülkenin yasal yönetimine karşı bir takım entrikalar çeviriyorlardı. Birinci Dünya savaşı patlak verdiğinde, artık kendileri güvenilmez insanlar olarak tanımlanan Ermeniler, Türkiyenin baş düşmanı olan ülkenin(Rusyanın) sınırlarına yakın yerlerde yaşıyorlardı. Onlar hiç kuşkusuz, önlerine çıkan ilk fırsatta, ellerinde kılıç bu komşu ülkeyle birlikte hareket edeceklerdi. Böyle bir durumda, Türk hükümeti, onları bulundukları yerlerden daha az zarar verecekleri yerlere uzaklaştırma kararı aldı ve bu karar, hemen anında, Ermenilere dost olan Hıristiyan ülkeler tarafından, çığlık çığlığa, tepkilerle karşılandı. Ama, bu güvenlik önlemlerinin niçin alındığı gerçeği - yani şimşeğin çakmasına neden olan bu dev bulut örneğinde olduğu gibi - sessizlikle geçiştirildi.

Olaylara görgü tanıklığı etmiş olmam, bana, abartılara ve gerçek dışı beyanlara karşı çıkma hakkı ve görevi veriyor. Kaderin kurbanı olmuş bu insanlara karşı saldırılara, zülme veya katliamlara kesinlikle tanık olmadım.
üzücü durumları görmemezlikten gelmek, ya da inkar etmek istemiyorum. Ermeni mültecileri bu durumlara düşüren de, elbette savaşın acımasızlığı olmuştur. Ama şunu hatırlatmakta yarar var. Bu cezaya onların kendileri neden olmuşlardır. Diyeceğim şu ki, onlar kendi kaderlerini kendileri çizmişti ve vardıkları nokta ise kendi çizdikleri bu yolun kaçınılmaz ve mantıklı bir sonucudur
 

setre

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
17 May 2007
Mesajlar
261
Aldığı Beğeniler
2
Ama şunu hatırlatmakta yarar var. Bu cezaya onların kendileri neden olmuşlardır. Diyeceğim şu ki, onlar kendi kaderlerini kendileri çizmişti ve vardıkları nokta ise kendi çizdikleri bu yolun kaçınılmaz ve mantıklı bir sonucudur

__________________
olaylara bizzat tanılık eden isvecli subay bunları söylerken bizim türk dediğimiz, vatanımızda yetişip büyüyen yazar bozuntusu hatta kendi vatanına yaptığı hainlik için, nobel ödülünü alıyor.
Gercekleri Tarih Yazar
Yazıyı bizimle paylaştığınız için teşekkürler.
 
Üst Alt