Bir kimsenin namaz borçlarının fidye ile ödenebileceğine dair kitap ve sünnette ne bir nass, ne de işaret vardır. Makîsün aleyh (nassla sabit olan hüküm), makul olmadığı, yani oruç ile fidye arasında aklen anlaşılabilen bir benzerlik bulunmadığı için, namazın oruç ıskatı ile ilgili hükme kıyası da mümkün değildir.
Esasen kolaylık ve meşakkat itibariyle de, -ister edâ, ister kaza olsun- namaz, oruç gibi mütalaa edilemez. Çünkü abdest alamayanın teyemmümle, ayakta duramayan veya oturamayanın yattığı yerde sadece başı ile imâ ederek namaz kılması mümkündür. İma ile namaz kılmaktan âciz kimseler ise namazlarını tehir ederler, kaza imkânı bulamadan ölürlerse, sorumlu olmazlar.
Oysa oruç, meşakkatli bir ibadettir. Belirli mazeretler sebebiyle tehiri de caizdir. Kesin zaruret olmadıkça, namazın kazaya bırakılması ise caiz değildir. Nitekim, namaz borcunun da fidye ile zimmetten düşebileceği konusunda İmam Muhammedin ez-Ziyâdât adlı eserinden nakledilen namaz fidyesi de inşallah kifayet eder... ifadesi dışında, herhangi bir mezhep imamının veya müçtehidin içtihâdı nakledilmiş değildir.
Kaldı ki, İmam Muhammedin, henüz gayrı matbu olan mezkûr eserinin, kütüphanelerdeki müteaddit yazma nüshalarında yapılan araştırmada, söz konusu ibareye rastlanamamıştır.
Ancak meşâyıh-ı Hanefiyye (Hanefi fakihler), her iki ibadetin de bedenî ve üstelik namazın oruçtan daha önemli oluşunu dikkate alarak, namaz borcunu da oruç borcunun hükmüne katmışlar, böylece her bir namaz borcu için yoksula bir fidye ödenmesini ihtiyat olarak tavsiye etmişler ve bunu güzel (müstahsen) bir iş saymışlardır.
Vakıa, bununla bir kimsenin namaz borçlarının düşeceği söylenemez. Nitekim, İmam Muhammede nispet edilen ifade de inşallah kaydının yer alması bunu göstermektedir. Fakat yoksulların sevindirilmesi sonucu Cenab-ı Hakkın affının tecellisi umulur. Hiç olmazsa, sadaka sevabı verilir, günahlarının bağışlanmasına vesile olur. Nitekim bir âyet-i kerimede Şüphesiz iyilikler, kötülükleri giderir. (Hûd Sûresi, âyet: 114) buyurulmuştur.
Ayrıca, fukahanın beyanına uygun olarak (her namaz borcu için bir fidye ödenmek suretiyle) yapılacak bu uygulama, içtimaî yardımlaşma açısından büyük önem taşır.
Bir günde vitir ile beraber altı vakit, bir ayda 30x6=180 vakit bir yılda kamerî takvim hesabıyla 12x180=2160; güneş yılı hesabıyla 365x6=2190 vakit namaz olduğuna göre; sözgelimi yirmi yıllık namaz borcu olduğu kabul edilen bir kişinin iskat-ı salâtı için, bir günlük yiyecek bedeli ile, yoksullara ödenmesi gereken meblağ 20x2190x1 günlük yiyecek bedelidir ki, bununla çarpımı toplumda sosyal yardım ve refahın sağlanmasında küçümsenmeyecek bir meblağ ortaya çıkarmaktadır.
Ancak, zamanımızda bunun böyle yapılmadığı, belli bir miktar paranın fakire verilmesi ve onun da güya hamiyetli davranarak, aldığı bu parayı veren kişiye hibe etmesi ve ödenmesi gereken meblağ tamamlanıncaya kadar bu kabul ve hibe işinin devamı demek olan devr usûlünün uygulanmakta olduğu bilinmektedir.
Vakıa, özellikle son asırlarda telif edilmiş bazı fıkıh ve Türkçe ilmihal kitaplarında, ölenin terekesinin üçte biri veya ıskat-ı salat için vasiyet ettiği mal yahut da bu maksatla teberru edilmiş olan meblağ, bu iş için kâfî gelmediği takdirde, devr usûlüne gidilebileceği... ifade olunmuştur. Ancak, söz konusu uygulamanın aklî ve naklî hiçbir mesnedi yoktur. Yukarıda açıklandığı üzere, her bir namaz borcu için ayrı fidye ödenerek yapılacak iskat-ı salat ile namaz borçlarının bile zimmetten düşmesi kesin olmayıp, ancak bir ihtiyat olmak üzere tavsiye edilmişken, aklî ve naklî hiçbir delile dayanmadığı halde, basit bir formalite ile namaz borçlarının düşeceği düşüncesi ile bazı ihmalkâr müslümanları namazsızlığa sevk eden ve üstelik ıskat-ı salat ile yapılacak içtimaî yardımlaşmayı da engelleyen devrin dinî bir vecibe sanılarak, müslümanlar arasında yaygınlaşmış olması üzücüdür. Ayrıca, amacından sapmış olan bu uygulamanın bir kısım meslektaşımızın ve özellikle mihrap hizmetinde bulunan teşkilatımız mensuplarının, toplum içindeki güven ve itibarlarının zedelenmesine, yerli-yersiz itham ve şaibeler altında kalmalarına yol açtığı Başkanlığımıza intikal eden olay ve bilgilerden anlaşılmaktadır.
Fıkhî hükümlere göre, ıskat-ı savm ve ıskat-ı salatın ölünün velisi veya vekil edeceği bir kişi tarafından yapılması gerekir.
Esasen ıskatla ilgili işleri yerine getirmek din görevlisinin vazifeleri arasında yer almamaktadır.
Teşkilatımız mensupları, fidye miktarının dinî ölçülere göre tespiti, oruç ve namaz fidyelerinin kimlere ve nasıl verileceği hususlarında cenaze sahiplerine, gerektiğinde yol göstereceklerdir.
İmkânlar dahilinde fakirlere sadaka vermek, hayır işleri yaptırmak, hayır kurumlarına yardımda bulunmak, geride kalanların ölüler için yapabilecekleri en uygun davranıştır.
Ancak bunu yaparken ölenin varisleri arasında fakirler, yetimler, ihtiyaç sahibi eş ve çocuklarının bulunması halinde (ölenin vasiyeti dışında) bunların mallarından ıskat, tasadduk ve devir yapılarak mağdur edilmeleri asla câiz değildir.
Halkımız bu konularda aydınlatılacak, görevlilerimiz bunun dışında ıskat ve devir işlerine karışmayacaklardır.