Bir kuş da beni taksa pençesine,
Ne çok istedim vakti zamanı ile...
Nasıl bir aşkla uçuverirlerdi kilometrelerce ileriye
Her kanat çırpışta geride bırakırlardı,
Biçare insanların nefesleriyle üşüyen havayı belki de...
Ne vakit bir kuş konsa pencereme, fısıldardım ben ona,
“Sırrınız nedir? Ben bilemedim...” diye.
Bir gün ufukta iki minare belirince
Benimkilerin sırrı çıkmıştı su yüzüne,
Ezan sesi çağırırmış her birini,
Sonsuz bir şölen yaşanırmış gökyüzünde...
Her savruluşlarında bir pencere aralanır,
Gözlerdeki perdeler çekilirmiş birdenbire...
Buraya kadarmış yolculukları ekseri,
Bırakıp giderlermiş kalplere ehemmiyetli keselerini,
Bizler kollarımızı açtığımızda gökyüzüne,
Çok daha uzun vadeli bir yolculuk başlar, nihayetlenirmiş ebediyette,
Bulutlar, kırmızı halı timsali serilirmiş önümüze,
Yıldızlarla bezeli, ihtişamlı bir kapı aralanırmış bu sefer de...