Yeniden Doğuş

  • 》》 Biraz mavi , biraz telaş , biraz bahar , biraz sessizlik ,biraz deniz kokusu, biraz huzur , bir parça turuncu ♧ Hoşgeldin Yaz ♧

Gölge

Dost İstersen Allah Yeter
 
Üyelik Tarihi
1 Kas 2005
Mesajlar
4,662
Aldığı Beğeniler
29
Konum
İstanbul - Eyüpsultan
Takım
Galatasaray
61436.jpg



'Bütün hayatım boyunca eğitimsizlerin, başı örtülü teyzelerle eli tespihli amcaların inandığı yoksulların Allah’ına inanmadığım için suçluluk duydum.' diyen yazarın hali ne oldu?


Prof.Dr.Mustafa NUTKU'nun yazısı

“KAR” romanının en mühim cümleleri

Türkiye’de Nobel ödülü alan tek kişi, “KAR” romanını yazmak için, en fazla kar yağışı alan illerimizden olan Kars’ta bir yıl kalmıştı. Bu romanı beğenmek, yazarını takdir ve tüm yazdıkların tasvip manâsında değil; fakat, bu romandaki diğer cümlelerinden farklı olarak bir karakterine söylettiği şu cümlelerinin, Kars’ta bulunduğu sırada maneviyat dünyası bir süre için de olsa kardan etkilenen yazarının kendisini mi ifade ettiği, merak konusu olabilmektedir:
“…Bütün hayatım boyunca eğitimsizlerin, başı örtülü teyzelerle eli tespihli amcaların inandığı yoksulların Allah’ına inanmadığım için suçluluk duydum. İnançsızlığımın mağrur bir yanı vardı. Ama şimdi şu güzel karı yağdıran Allah’a inanmak istiyorum. Dünyanın gizli simetrisine dikkat kesilmiş, insanı daha uygar, daha ince kılacak bir Allah var.”

“Bir Allah var.” diyen, iman etmiş sayılır mı?

“…dünyanın gizli simetrisine dikkat kesilmiş..”, “… insanı daha uygar, daha ince kılacak...”sıfat cümlecikleri, dinî kitaplarımızda belirtilen Allah’ın sıfatlarına çok benzemese de, “KAR” romanı yazarının, romanının kahramanına söylettirdiklerini “... bir Allah var.” hüküm cümlesiyle noktalaması iyi olmakla beraber, bu sözün Allah’a iman manâsında yeterli sayılacağı da söylenemez. İnsanlar, hakikaten iman etmiş olmadıkları halde, “inkâr etmemek” manâsında da “.. .bir Allah var.” diyebilirler. Bu, “Allah’ı bilmek” midir?
“…Allah'ı bilmek, bütün kâinata ihata eden rububiyetine ve zerrelerden yıldızlara kadar cüz'î ve küllî herşey Onun kabza-i tasarrufunda ve kudret ve iradesiyle olduğuna kat'î iman etmek; ve mülkünde hiçbir şeriki olmadığına ve Lâ ilâhe illallah kelime-i kudsiyesine, hakikatlerine iman etmek, kalben tasdik etmekle olur. Yoksa, ‘Bir Allah var’ deyip, bütün mülkünü esbaba ve tabiata taksim etmek ve onlara isnat etmek-hâşâ-hadsiz şerikleri hükmünde esbabı merci tanımak ve herşeyin yanında hâzır irade ve ilmini bilmemek ve şiddetli emirlerini tanımamak ve sıfatlarını ve gönderdiği elçilerini, peygamberlerini bilmemek, elbette hiçbir cihette Allah'a iman hakikati onda yoktur. Belki küfr-ü mutlaktaki mânevî Cehennemin dünyevî tazibinden kendini bir derece teselliye almak için o sözleri söyler.
Evet, inkâr etmemek başkadır, iman etmek bütün bütün başkadır.
Evet, kâinatta hiçbir zîşuur, kâinatın bütün eczası kadar şahidleri bulunan Hâlik-ı Zülcelâl'i inkâr edemez... Etse, bütün kâinat onu tekzib edeceği için susar, lâkayd kalır.
Fakat Ona iman etmek, Kur'ân-ı Azîmüşşânın ders verdiği gibi, O Hâlıkı, sıfatlarıyla, isimleriyle, umum kâinatın şehadetine istinaden kalben tasdik etmek; ve elçileriyle gönderdiği emirleri tanımak; ve günah ve emre muhalefet ettiği vakit, kalben tevbe ve nedamet etmek iledir. Yoksa, büyük günahları serbest işleyip istiğfar etmemek ve aldırmamak, o imandan hissesi olmadığına delildir. Çünkü, “İnkâr etmemek başkadır; iman etmek bütün bütün başkadır.” (RNK-Emirdağ Lâhikası-I).

Kâinatta en yüksek hakikat

Allah’ın varlığı ve birliğine: “Tevhid hakikatı” denilir. Kâinatta en yüksek hakikat budur. Kelime-i şehâdet ve kelime-i tevhidin ilk bölümü, bu hakikati ifade eder. Kur’an-ı Kerîmin üzerinde en fazla ehemmiyetle durduğu dört konudan (Tevhid, Nübüvvet, Haşir, Adalet ve İbadet) başta geleni budur. Tevhidin aksi “şirk”, yani Allah’a ortak koşmaktır ve en büyük günahtır. Varlık âlemi, en küçüğünden en büyüğüne kadar, aslında hâl lisanıyla: “Bir Allah var.” der.
Tevhid hakikatı, yani Allah’ın varlığı ve birliği, O’nun Vahidiyeti ve Ehadiyeti şeklinde, mahlûkat âleminde kendini (gören gözlere) gösterir. Vâhidiyet ve Ehadiyet’in her ikisi de Allah’ın birliğini ifade etmesine ve her ikisinin de Allah’ın en büyük isimlerinden Ferd (tek, eşi bulunmayan) ismi içerisinde bulunmasına rağmen, aralarındaki manâ farkı: Vâhidiyet’in, Allah’ın her şeyde birden görülen birlik tecellîsi oluşu; Ehadiyet’in ise Allah’ın her şeyde özel olarak birliğinin tecellî etmesidir. Varlık âlemindeki her şeyde olduğu gibi kar kristallerinde de, Allah’ın Vahidiyet ve Ehadiyet şeklinde birliğinin tecellîleri görülür.

Kar kristallerinde, Allah’ın Vahidiyet ve Ehadiyet Şeklinde Birliğinin Tecellîsi

Kar kristallerinin hepsi altıgen geometrisindeki kristal yapılarında teşekkül eder; fakat birbirinin ayni iki kar kristaline hiç rastlanmaz! Ömrünün elli senesini kar kristallerinin fotoğraflarını çekerek geçiren ve binlerce kar kristali fotoğrafı çekmiş olan W.A.Bentley, çektiği kar kristali fotoğraflarından 2453 adedini 1931 de Amerika’da 226 sayfalık “Snow Crystals”(Kar Kristalleri) kitabında neşrederek, Allah’ın varlığı ve birliğinin kar kristallerindeki bir çeşit deliline -bilerek veya bilmeyerek- dikkatleri çekmiştir.
Bu kar kristalleri fotoğrafları ve başkalarının çekmiş olduğu diğer tüm kar kristalleri fotoğrafları, başka varlık cinslerinde de örnekleri bulunan, ayni cinsten canlı veya cansız bir varlığın genel olarak anahatlarıyla birbirine benzer yapıda olmalarına rağmen hiçbirinin diğerinin ayni olmaması manâsındaki, Allah’ın “Ferd” isminin içinde “Vahidiyet” ve “Ehadiyet” şekillerindeki birliğinin, çok açık tecellîleridir.

İnsandaki ve Diğer Varlıklardaki Vahidiyet ve Ehadiyet Tecellîleri

Allah’ın, Vahidiyet ve Ehadiyet şekillerindeki birliğinin tecellîleri en fazla, en mükemmel mahlûku olan insanların yaratılışlarında görülür: İnsanların DNA’larında, parmak izlerinde, yüzlerinde, avuç içlerindeki ve ayak tabanlarındaki çizgilerde, ellerinin damarlarında, bakışlarında ve daha başka birçok yerlerinde Allah’ın Vahidiyet ve Ehadiyet şeklindeki birliğinin delilleri mevcuttur. Bilim ilerledikçe, bu birlik tecellîlerinin yeni misalleri de keşfedilmektedir.
İnsanlardaki kadar çok olmasa da, diğer bütün varlıklarda, Allah’ın bu birlik tecellîleri vardır. Meselâ bütün koyunlar, genel görünüşleri ile birbirine benzemekle Allah’ın Vahidiyet şeklindeki birliğini ispatlar; fakat birbirinin tamamen ayni iki koyunun bulunmaması da, her bir koyunda ayrı olarak Allah’ın Ehadiyet şeklinde birliğini gösterdiğinin delilidir. Ayni şey, bir ağacın bütün yaprakları ve bütün meyveleri için de söylenebilir, vd.

Alfred Nobel, Asıl Bulunması Gerekeni Kendisi Bulmuş muydu?

Bu mükafattan söz açılmışken, şu soruyu da sormadan geçmemekte fayda vardır:
“- Bir asırdan fazla zamandır, insanların çoğunun dünyanın en prestijli mükafatı saydığı ve bunu alabilmek için bütün dünyada değişik branşlarda insanların yarıştığı Nobel Mükafatı’nı koyanın kendisi kimdi ve o neyi bulmuştu?”
Nobel Mükafatı’nı ihdas eden Alfred Nobel (1833-1896), özel olarak kendi kendini yetiştirmiş ve yirmi yaşına geldiğinde, o devrin bilim seviyesine göre mükemmel bir kimyacı olmuştu. Anadili olan İsveç dilinden başka Rusça, Almanca, Fransızca ve İngilizceyi de mükemmel şekilde konuşabiliyordu. Yaptığı ilmî keşiflerini endüstriye uygulamakta da çok muvaffak olmuş; yirmiden fazla şehirde seksenden fazla şirket kurmuş ve büyük servet kazanmıştı. Hiç evlenmemiş, son derece mütevazı bir hayat yaşamış ve ölümünden bir yıl önce hazırladığı meşhur vasiyetnamesi ile, büyük servetinden her yıl insanlığa en faydalı olanlara mükâfat verilmesini istemişti. Alfred Nobel’in bu vasiyetnamesi gereğince, her yıl fizik, kimya, fizyoloji veya tıp, edebiyat, barış ve kardeşlik için “en büyük çalışma”yı yapanlar seçilmekte ve bu seçimlerin neticelerini bütün dünya alâka ile takip etmektedir.
Alfred Nobel’in 31 milyon İsveç kron’luk servetinin her yıl getireceği gelir, bu vasiyetnamesine göre 5 eşit kısma bölünerek, ölümünün yıldönümü olan 10 Aralık’ta Stockholm’ün meşhur Konser Salonunda, büyük bir merasimle “Nobel Mükafatı” olarak sahiplerine verilir. Mükâfatlar, berat, altın madalya ve para çeki halindedir.
Onun hayatını yakından takip edenler, l896 yılında 63 yaşında ölen ve Nobel mükafatlarının verilmeğe başlandığı 1901 yılından şimdiye kadar yüzlerce kişiye kendi adı ile şöhret ve servet dağıtmış olan Alfred Nobel’in, topluluk içinde neşeli görünmesine rağmen, yalnız kaldığında büyük bir sıkıntı haline girdiğini nakletmektedirler.
Nobel mükafatını almak, hem mükafatı alan şahsa hem de onun ülkesine itibar sağlıyor. Bu mükafatı alabilmek çok büyük bir ideal sayılıyor ve onu alabilmek için bütün dünyada çok çalışanlar var.
Nobel Mükafatı mevzuundan bahsederken, şu sorulara da dikkati çekmekte ve onların üzerinde düşünmeğe davet etmekte fayda vardır:
- Acaba, “en büyük çalışmalar” ve “en büyük buluşlar”, Nobel Mükafatı gibi mükafatların verilebileceği çalışmalar ve buluşlar mıdır?
- Bu mükafatı ihdas eden Alfred Nobel’in kendisinin yalnızlığındaki büyük sıkıntısı niçindi?
- 108 yıldır en büyük buluşlara verilen bu mükafatları ihdas eden Alfred Nobel’in kendisi, “asıl bulunması en mühim olanı ve en gerekeni” bulmuş muydu?
 

menzil_gülü

Ne Mutlu Müslüman olana..
 
Üyelik Tarihi
24 Mar 2008
Mesajlar
2,584
Aldığı Beğeniler
20
Takım
Fenerbahçe
Rahman razi olsun abi...
 
Üst Alt