Yeniden Doğuş

  • 》》 Biraz mavi , biraz telaş , biraz bahar , biraz sessizlik ,biraz deniz kokusu, biraz huzur , bir parça turuncu ♧ Hoşgeldin Yaz ♧

Necmeddin

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
24 Ocak 2006
Mesajlar
10,138
Aldığı Beğeniler
179
Konum
Batman
Takım
Diğer
Arkadaşını kendi haline bırakma!

“Önce en yakın akrabanı uyar”

Bütün insanlığa “Müjdeleyici ve Uyarıcı” olarak gönderilen Peygamber Efendimiz, kendisini ve risalet görevini bir benzetmeyle şöyle tarif eder: “Benim size karşı durumum, yaklaşan bir düşman ordusunu görüp de ansızın yakalanmaması için ikaz etmek üzere, koşarak gelen adamın durumuna benzer…”

Peygamber Efendimiz yirmi üç senelik peygamberliği süresinde en yakınlarından başlayarak dalga dalga bütün insanlığı bir tek amaçla uyardı. Çok zor günler geçirdi, eziyete uğradı, akrabalarıyla beraber boykota maruz kaldı, hicret etti ve savaştı. Bunların hepsini sadece bir şey için yaptı; insanları, bir dağın öte yanında, yaklaşan bir ordu kadar yakın bir tehlikeye karşı uyarmak…

O yakın tehlike neydi?

Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem, “Önce en yakın akrabanı uyar” (Şuarâ, 214) emr-i ilahisi gelince Hz. Ali’ye yemek hazırlattırıp bütün Haşimoğullarını davet etti. Yemekten sonra, ayağa kalkarak özetle şu çağrıda bulundu:

“Vallahi ben (faraza) bütün insanlara yalan söylemiş olsam yine de aileme yalan söylemem. Allah öyle bir Allah’tır ki O’ndan başka ilah yoktur. Vallahi, sizler uyur gibi öleceksiniz. Uykudan uyanır gibi de dirileceksiniz. Ve bütün yaptıklarınızdan hesaba çekileceksiniz. İyiliklerinizin mükâfatını göreceksiniz. Kötülüklerinizin de cezasını göreceksiniz. Bunların sonucunda, ya temelli cennette ya da temelli cehennemde kalacaksınız.”

Peygamber Efendimiz, zaten doğru sözlülüğüyle biliniyordu. Safa tepesine çıkıp “Benden bir haber duysanız inanır mısınız?” diye sorduğunda “Evet, çünkü senin yalan söylediğini görmedik” diyorlardı. Ama ne gariptir ki Hz. Peygamber onları ahiret günü hakkında uyarınca dinlemeyip yüz çevirip gittiler.

İşin ciddiyetine vakıf mıyız?

Peygamberin varisleri olan âlimler ve Allah dostları da aynı gaye uğruna çaba gösterdiler; göstermeye devam ediyorlar. Hepsi de kaçınılmaz sonumuz olan hesap günü için uyarıyorlar. Fakat ne yazık ki biz de tıpkı Kureyşliler gibi, dinlemeyip ehemmiyet vermeyip geçip gidiyoruz. Halbuki bundan hiçbir menfaatleri olmadığını ve asla yalan söylemediklerini çok iyi biliyoruz. Fakat sanki masal anlatılıyor gibi ciddiyetsizce dinleyip geçiyoruz.

Kendimiz konunun ciddiyetinden gafil olduğumuz için, aile efradımızı, akrabalarımızı, komşularımızı kısacası din kardeşlerimizi uyarmakta da gayretli davranmıyoruz. Eğer ahiret hesabını ciddiye alsaydık, yakamıza yapışacaklarını ve “Sen, hesabın bu kadar çetin olduğunu biliyordun da bizi niye uyarmadın?” diyeceklerine yakinen inansaydık herhalde bu uğurda her türlü cefayı çeker, yine ikazlarda bulunmaya devam ederdik.

Evet, bizzat kendi nefsimizden dolayı biliyoruz, insanoğlu nasihat verenleri sevmez. (A’raf: 79)
Hz. Nuh aleyhisselamın Rabbine niyazla dert yanışında dile getirdiği gibi, insanoğlu uyarıda bulunanların hevesini kırmak için her türlü direnci gösterir: “Senin onları bağışlaman için her davet edişimde onlar parmaklarını kulaklarına tıkadılar, örtülerini başlarına çektiler ve büyüklük tasladıkça taslayıp direttiler.” (Nuh: 6)

Korkularını aş! Arkadaşını kendi haline bırakma!

Bu yüzdendir ki biz de uyarıda bulunmaya korkuyoruz. Hatta başka türlü ithamlarla karşılaşmaktan da… Mesela, bir arkadaşımız israfa kaçan masraflarını ballandıra ballandıra anlatıyor; çoğu zaman “Ne iyi yapmışsın. Çok yakışmış, güle güle kullan, çok zevklisin, pek güzel seçmişsin” diyoruz. “Aman kıskandı” demesin diye iltifatlar ediyor, manidar bir sükûtla bile ikaz etmeye cesaret edemiyoruz.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem, amcası Hz. Abbas’ı duvarını çamurla sıvayarak tamir yaparken görünce, “Senin ömrün o duvardan daha kısadır” diye ikaz ediyordu. Kaçımız, bu ikazları en yakınlarına yapabiliyor?

Bir arkadaşımız, kızının nişan fotoğraflarını gösteriyor. Nişan kıyafeti bir Müslüman kızın giyebileceği bir kıyafet değil. Ama birimiz ağzını açıp da bir şey söyleyemiyor. Belki korkuyoruz, uyarıda bulunurken kardeşimizi büsbütün kaybederiz diye… Çünkü bunu da yaşıyoruz bazen.
Hocahanım tesettürün nasıl olması lazım geldiğine dair bir konu seçip okuyor, maksadı ortaya konuşarak ihtiyaç duyanları ikaz etmek. Kimseyi hedef almıyor, mahcup etmiyor, konu neyse onu okuyor. Ama maalesef bazı kişiler “Kıyafetime laf ediliyor” diye sohbeti bırakıyor. Bu sefer hoca hanım pişman oluyor. “Acaba söylemeseydik de hiç değilse sohbete devam etse miydi? Hata mı ettik?”…

Yapmamız gereken; Hakiki kardeşler olmak

Ne yazık ki benliklerimiz (enaniyet) çok kuvvetli, imanlarımız çok cılız. İmanlarımızı birbirimize yaslayıp, birlik olup, birbirimizden kuvvet alarak benliklerimizi dize getirmemiz gerek. Namazda omuz omuza verip saf olduğumuz gibi, zikir halkalarında diz dize verip kardeş olduğumuz gibi, imanlarımızı da bir duvarın tuğlaları gibi birleştirip bir iman kalesi inşa etmemiz gerekiyor. Peygamber Efendimiz parmaklarını kenetleyerek, “Mü’minin mü’mine karşı durumu, bir parçası diğer parçasını kenetleyip tutan binalar gibidir.” (Buhari, Salat, 88.) buyurmuştur. İşte, ancak o zaman nefislerimizle baş edebiliriz.




Öyle bir kardeş olmalıyız, benlik gururundan öylesine arınmalıyız ki, sözlerimiz birbirimize batmasın. Haklı olduğunu bile bile kardeşimize karşı benliğimizi savunmayalım. Bize de bir ikazda bulunulduğunda hiç sıkıntı hissetmeden, “Doğru söyledin, inşaallah dediğini yapmaya muvaffak olurum.” diyebilelim. Birbirimizden dua ve istiğfar isteyelim. Dahası Ashab-ı Kiram’ın ve Allah dostlarının yaptığı gibi “Bana nasihat et.”, “Bana kusurlarımı söyle.” diyebilelim.

Onlar kusurlarını söyleyene darılmaz, aksine kusurunu söylemeyen dosta, samimi dost bile demezlerdi. Cafer b. Berkân demiştir ki: Meymun b. Mihran bana şöyle söyledi: “Benim sevmediğim, hoş olmayan işlerimi yüzüme karşı söyle. Bir kimse arkadaşının hoş olmayan hâllerini yüzüne karşı söylemedikçe ona samimi davranmış olmaz.”
Eğer biz, kimsenin ikazından incinmez, hak sözü kabul edersek o zaman kendimizde başkalarını ikaz etme gücünü de bulabiliriz. Tıpkı Hz. Ömer gibi…

O, sahabenin âlimleriyle istişare eder, kendisini ikaz etsinler diye danışıp görüşürdü. “Sizin en sevgiliniz, bana kusurlarımı gösterendir.” derdi. Kendisi de valilerini ve memurlarına yazdığı mektuplarında “Sana Allah'tan korkmanı tavsiye ederim.” gibi sözlerle ikaz ederdi. Yalnız valilerini değil dostlarını da…

Hz. Ömer arkadaşını bırakmadı…

Hz. Ömer radıyallahu anhın ahiret kardeşi olan zat, Şam tarafına gitmişti. O zamanın ticaret merkezi olan Şam şehri, hicaz bölgesine benzemezdi; her dinden ve dünya görüşünden insanın yerleşmiş olduğu bir diyardı. Hz. Ömer’in arkadaşı da buraya gelince kendisini muhafaza edemedi, günahlara daldı. Hz. Ömer ondan uzun bir müddet haber alamayınca merak etti, Şam'dan Medine’ye gelmiş birisine rastlayınca dostunun haberini sordu. Şam’dan gelen adam: “Ya Emir el mü’minin, o senin kardeşin değil, şeytanın arkadaşıdır. İçki içiyor, büyük günah işliyor.” Dedi. Hz. Ömer böyle söylenmesine razı olmadı “Hayır öyle deme.” dedi ve “Şam’a döneceğin zaman yanıma uğra.” diye tembihledi. Uğradığı zaman, kendisine kötü haberini duyduğu arkadaşına vermek üzere bir mektup emanet etti. Bu müddet içinde de arkadaşı için Allah'a dua edip istiğfarda bulundu. Mektubun içeriğinde, Allah'ın tevbe edenleri affedeceğini bildiren ayet-i kerimeyle beraber, yanlış yoldan dönmesi için nasihat vardı.

Halife mektubun bir yerinde arkadaşına, “Sen benim kardeşimsin, kıyamet gününde senden ayrılmak istemiyorum. Her nasılsa dünyada benden ayrıldın. Ahirette de benden ayrılmayı isteme ne olur.” diyordu. Onun bu sevgi dolu sözleri arkadaşına tesir etti: “Ne yüce insan, beni yalnız bırakmadı.” Diyerek tevbe etti.

Hz. Ömer’in uyarıda bulunurken gösterdiği samimiyeti ve inceliği göstersek öyle zannediyorum ki bizim de sözlerimiz tesirli olur. Eğer günahkâr, hatalı veya gafil kardeşimizi samimiyetle severek, asla kendimizden aşağı görmeyerek, onunla ahirette beraber olmayı gönülden arzu ederek uyarıda bulunursak her şey çok farklı olabilir.




Sevgiyle, nazikçe uyaralım

Ancak bunu yaparken kardeşimizi, parmağımıza konmuş bir kelebekmiş gibi görmeli; ne incitmeli ne kaçırmalı; hassasiyetle hatırlatmada bulunmalıyız. Bunun için de ikazlarımızı mümkün olduğu kadar yalnız başına kaldığımız bir zamanda yapmalı, toplum önünde mahcup etmemeliyiz. Sözlerimiz son derece nazik olmalı, asla nefret ettirmemeliyiz. Bir de ikrah ettirecek şekilde ısrarcı ve baskıcı olmamalıyız. İnsanı bir hatadan vazgeçireceğim derken, dinden imandan çıkarmak da büyük hata olur!

Ayet-i kerimede: “Kullarıma, sözün en güzel olanını söylemelerini bildir. Çünkü şeytan aralarını açıp bozmaktadır. Şüphesiz şeytan insanın açıkça bir düşmanıdır.” (İsra, 53) buyruluyor.

Hem bu işlerde nasibin de büyük rolü vardır. Tevbenin kişiye ne zaman nasip olacağını biz bilemeyiz. Bir de bilemeyiz ki belki bizden çok sonra yola çıkan kardeşimiz bizi geride bırakır. Bize düşen, sadece toplum içinde güzel örnek olacak bir cemaat teşkil edip devamlı surette sohbetlerle hatırlatma yapmaktır. Ayet-i kerimede buyrulduğu gibi;
“Sizden; hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler, işte bunlardır. (Al-i İmran, 104)

Aceleci de olmamalıyız. Çünkü herkesin iradesini kullanmak için belli bir zamana ihtiyacı vardır. Söylendiği anda hemen yapmak, nefse ağır gelebilir. Bir zaman, kendisi düşünüp taşınıp hatta araştırıp soruşturup karar vermeye ihtiyaç duyabilir. Bu sebeple “Hatasından vazgeçmiyor.” Diye, kimseye düşmanlık beslememeliyiz. Hatta bizi terk edip gidenlerden ümidimizi kesmemeli, tekrar kazanmaya çalışmalıyız.

Rivayete göre, Cüneyd-i Bağdadi rahmetullahi aleyhin bir talebesi, işlediği bir hatadan mahcup olup dergâhtan kaçar. Cüneyd-i Bağdadi, talebesiyle çarşıda karşılaşınca talebesi utancından kaçmak ister. Cüneyd-i Bağdadi yanındakilere: “Siz gidedurun, benim yuvamdan bir kuş kaçmış!” Deyip talebesinin ardına düşer. Talebe, hocasından uzaklaşacağım derken bir çıkmaz sokağa girince çaresiz başını öne eğer. Hazret müşfik sesiyle:

“Evladım nereye gidiyorsun, kimden kaçıyorsun. Bir hocanın talebesine yardımı asıl böyle zor günlerde olur.” Der ve talebeyi dergâha götürür. (Tezkiretü’l-Evliya, 469)

Hidayet Allah'tandır. Allah cümlemize hidayet eylesin. (Âmin)

HATİCE KÜBRA ERGİN
 
Son düzenleme:

Beste

Dert etme Duâ et..
 
Üyelik Tarihi
13 Eki 2009
Mesajlar
11,177
Aldığı Beğeniler
18,751
Konum
Sessiz
Takım
Galatasaray
cok faydali bir paylasim Allah razi olsun abi.
 

uhibbu

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
4 Eki 2007
Mesajlar
18,383
Aldığı Beğeniler
39,770
Konum
istanbul
Takım
Galatasaray
Amin velhamdülillahi rabbil alemin..
Önce aile ,komşu ,akran ve akraba olarak sıralama yaptım kendimce.
ulaşım derecesine göre oldu bu biraz..

Allah hidayet versin hepimize..

teşekkürler abi.
 
Üst Alt