Genome Research dergisinde çıkan araştırmada, Columbia'daki Missouri Üniversitesi'nde incelenen Cinnamon adı verilen kedinin DNA şifresinin üçte ikisinin çözüldüğü bildirildi. Böylece kediler, DNA'sı çözülen iki düzine hayvan arasına girmiş oldu. Kedilerdeki 200 kadar hastalığın insan hastalıklarına benzemesi sebebiyle kedinin DNA şifresinin çözülmesinin kedigillerin yanı sıra insan hastalıklarının tedavisinde ve yeni aşıların bulunmasında yardımcı olacağı belirtiliyor. (aa)
Bilim adamlarının, kedilerin DNA şifresinin üçte ikisini çözmesi, elbet büyük bir başarı. Bu gelişmenin, bazı insan hastalıklarının tedavisine yardımcı olacağının bildirilmesi ise, insanlık adına ayrı bir sevindirici husus.
Bediüzzaman Hazretleri, "hayvanların istidad dili bilinirse, çok tâifeleri var ki, karındaşları hayvanât-ı ehliye (evcil hayvanlar) gibi, birer mühim işte istihdam edilebilirler" derken, kimbilir belki DNA şifrelerinin çözümüne de işaret etmişti. Çünkü bu şifrelerin çözümü, hayvanları farklı özellikleriyle tanımak ve bu özelliklerinden istifadeyle önemli gelişmeler kaydetmek adına yeni ipuçları da sunuyor...
Aslında, Bediüzzaman, yıllar önce kedilerin daha farklı bir şifresini çözmüş ve onu da şöyle deşifre etmişti:
"..bir gün kedilere baktım; yalnız yemeklerini yediler, oynadılar yattılar. Hatırıma geldi, "Nasıl bu vazifesiz canavarcıklara mübârek denilir?" Sonra gece yatmak için uzandım. Baktım, o kedilerden birisi geldi, yastığıma dayandı, ağzını kulağıma getirdi. Sarîh (açık) bir sûrette, "Yâ Rahîm, yâ Rahîm, yâ Rahîm, yâ Rahîm" diyerek, güyâ hatırıma gelen îtirazı ve tahkiri, tâifesi nâmına reddedip yüzüme çarptı. Aklıma geldi, "Acaba şu zikir bu ferde mi mahsustur, yoksa tâifesine mi âmmdır (geneldir)? Ve işitmek yalnız benim gibi haksız bir mûterize mi münhasırdır, yoksa herkes dikkat etse bir derece işitebilir mi?" Sonra sabahleyin başka kedileri dinledim. Çendan (gerçi) onun gibi sarîh (açık) değil, fakat mütefâvit (farklı) derecede aynı zikri tekrar ediyorlar. Bidâyette (başlangıçta) hır hırları arkasında "Yâ Rahîm" fark edilir. Git gide hır hırları, mırmırları aynı "Yâ Rahîm" olur. Mahreçsiz, fasîh (açık ve güzel) bir zikr-i hazin olur. Ağzını kapar, güzel "Yâ Rahîm" çeker."
Evet, Bediüzzaman, kedilerin zikrini çözmüştü.
Peki bu zikri işitmek sedece Bediüzzaman'a mı hastı, yoksa biz de duyabilir miydik?
Bunun cevabını da, yine kendisi veriyordu:
"Yanıma gelen ihvanlara (kardeşlere) hikâye ettim. Onlar dahi dikkat ettiler, "Bir derece işitiyoruz" dediler."
Demek ki, dikkat kesilinirse, bir derece işitilebilir. Tıpkı üç boyutlu resmin ilk anda fark edilmeyip, dikkat edildikçe ortaya çıkması gibi. İlk önce, "Ya Rahîm" zikri, mırmırlarının bir alt sesi olarak algılanıyor. Daha sonra mırmırları, aynı "Ya Rahîm" olarak işitiliyor.
Aslında, Bediüzzaman'ın zikir dilini çözdüğü, sadece kediler değil, bütün hayvanlar, hatta topyekûn varlık âlemi. Çünkü o, "muâmmâ-i hilkat" dediği, "âlemlerin yaratılış şifresini" çözmüştü. Ve bu şifre, ona her şeyin şifresini de vermişti.
Bilim adamlarının genetik şifreleri çözmesi, fıtrata müdahale olmadığı ve insanlığın hizmetine vesile kılındığı sürece, elbette insanoğlunun büyük bir başarısı olarak değerlendirilmelidir.
Ancak unutulmamalıdır ki, insanoğlunun diğer ve belki de daha önemli bir görevi, varlıkların zikir dilini çözmek, en azından çözenlerin tefekkürünü örnek alarak kâinata o gözle bakmaktır. "Hiçbir şey yoktur ki, O'nu övüp tesbih etmesin" (İsrâ Sûresi: 44.) âyeti de, mânen bunu emretmiyor mu?
Bilim adamlarının, kedilerin DNA şifresinin üçte ikisini çözmesi, elbet büyük bir başarı. Bu gelişmenin, bazı insan hastalıklarının tedavisine yardımcı olacağının bildirilmesi ise, insanlık adına ayrı bir sevindirici husus.
Bediüzzaman Hazretleri, "hayvanların istidad dili bilinirse, çok tâifeleri var ki, karındaşları hayvanât-ı ehliye (evcil hayvanlar) gibi, birer mühim işte istihdam edilebilirler" derken, kimbilir belki DNA şifrelerinin çözümüne de işaret etmişti. Çünkü bu şifrelerin çözümü, hayvanları farklı özellikleriyle tanımak ve bu özelliklerinden istifadeyle önemli gelişmeler kaydetmek adına yeni ipuçları da sunuyor...
Aslında, Bediüzzaman, yıllar önce kedilerin daha farklı bir şifresini çözmüş ve onu da şöyle deşifre etmişti:
"..bir gün kedilere baktım; yalnız yemeklerini yediler, oynadılar yattılar. Hatırıma geldi, "Nasıl bu vazifesiz canavarcıklara mübârek denilir?" Sonra gece yatmak için uzandım. Baktım, o kedilerden birisi geldi, yastığıma dayandı, ağzını kulağıma getirdi. Sarîh (açık) bir sûrette, "Yâ Rahîm, yâ Rahîm, yâ Rahîm, yâ Rahîm" diyerek, güyâ hatırıma gelen îtirazı ve tahkiri, tâifesi nâmına reddedip yüzüme çarptı. Aklıma geldi, "Acaba şu zikir bu ferde mi mahsustur, yoksa tâifesine mi âmmdır (geneldir)? Ve işitmek yalnız benim gibi haksız bir mûterize mi münhasırdır, yoksa herkes dikkat etse bir derece işitebilir mi?" Sonra sabahleyin başka kedileri dinledim. Çendan (gerçi) onun gibi sarîh (açık) değil, fakat mütefâvit (farklı) derecede aynı zikri tekrar ediyorlar. Bidâyette (başlangıçta) hır hırları arkasında "Yâ Rahîm" fark edilir. Git gide hır hırları, mırmırları aynı "Yâ Rahîm" olur. Mahreçsiz, fasîh (açık ve güzel) bir zikr-i hazin olur. Ağzını kapar, güzel "Yâ Rahîm" çeker."
Evet, Bediüzzaman, kedilerin zikrini çözmüştü.
Peki bu zikri işitmek sedece Bediüzzaman'a mı hastı, yoksa biz de duyabilir miydik?
Bunun cevabını da, yine kendisi veriyordu:
"Yanıma gelen ihvanlara (kardeşlere) hikâye ettim. Onlar dahi dikkat ettiler, "Bir derece işitiyoruz" dediler."
Demek ki, dikkat kesilinirse, bir derece işitilebilir. Tıpkı üç boyutlu resmin ilk anda fark edilmeyip, dikkat edildikçe ortaya çıkması gibi. İlk önce, "Ya Rahîm" zikri, mırmırlarının bir alt sesi olarak algılanıyor. Daha sonra mırmırları, aynı "Ya Rahîm" olarak işitiliyor.
Aslında, Bediüzzaman'ın zikir dilini çözdüğü, sadece kediler değil, bütün hayvanlar, hatta topyekûn varlık âlemi. Çünkü o, "muâmmâ-i hilkat" dediği, "âlemlerin yaratılış şifresini" çözmüştü. Ve bu şifre, ona her şeyin şifresini de vermişti.
Bilim adamlarının genetik şifreleri çözmesi, fıtrata müdahale olmadığı ve insanlığın hizmetine vesile kılındığı sürece, elbette insanoğlunun büyük bir başarısı olarak değerlendirilmelidir.
Ancak unutulmamalıdır ki, insanoğlunun diğer ve belki de daha önemli bir görevi, varlıkların zikir dilini çözmek, en azından çözenlerin tefekkürünü örnek alarak kâinata o gözle bakmaktır. "Hiçbir şey yoktur ki, O'nu övüp tesbih etmesin" (İsrâ Sûresi: 44.) âyeti de, mânen bunu emretmiyor mu?