Yeniden Doğuş

  • 》》 Biraz mavi , biraz telaş , biraz bahar , biraz sessizlik ,biraz deniz kokusu, biraz huzur , bir parça turuncu ♧ Hoşgeldin Yaz ♧

Hekimoglu

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
17 Ağu 2005
Mesajlar
1,861
Aldığı Beğeniler
191
Konum
Amerika
Soru: Kehf sûresinde anlatılan kıssalar birbirleriyle irtibatlı mıdır? Bu kıssaların günümüze bakan yönleri nelerdir?

Kehf sûresinde ana başlıklar altında anlatılan üç vaka var: Bunlar sırasıyla Ashab-ı Kehf, Hz. Musa ile Yuşa b. Nûnun seyahati ve Hz. Musanın Hızırla yolculuğu, sonra Zülkarneyn ve buna bağlı olarak da Yecüc ve Mecüc meselesi... Biz önce bu dört hususu kısaca özetleyelim. Ardından da aralarındaki bağlantıyı ve bu kıssaların günümüze bakan yönlerini arz etmeye çalışalım.

Ashab-ı Kehf

Ashab-ı Kehf, Allah inancından uzaklaşıp putperestliğe saplanan toplumu terk ederek yaşadıkları şehirden ayrılıp bir mağaraya sığınan, halleriyle insanlara ahiret inancı ve ölümden sonra dirilme hususunda ibret olan yarım düzine genç mümindir. Sayıları kesin olmamakla beraber, Kurânın onlardan bahsederken 'fityetün' deyip cem-i kıllet siğasıyla zikretmesinden bunların sayısının on rakamından az olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü cem-i kılletin son hududu dokuzdur.

Bu gençler, şerir bir idareye karşı fiilen mukavemet edemediklerinden dinî hayatlarını yaşayabilmek için saray hayatını terk ve mağarada yaşamayı tercih ederek bir mağaraya çekilmişlerdir. Bu zatlar orada, ilâhî bir rahmet eseri olarak uzun süre bir uykuya dalmışlar, Romalılar da mağaranın ağzını kapatarak onların bir daha kurtulmamaları için onları mağaraya mahkûm etmişlerdi. Onların uyanıp sonra da ölmelerine şahit olan o dönemin idarecileri de mağaranın kıyısına bir mescit yapmışlardı ki, daha sonra burası herkes için bir ziyaretgâh haline gelmişti. (Bkz: Kehf, 18/9-26)

Hz. Musa ve Yuşa b. Nûnun seyahati

Hz. Musa, uzun bir seyahate çıkar. Yanına, o gün için henüz genç yaşta olan Yuşa b. Nûnu da alır. (Her iki hâdisede de fetâ (genç) vardır.) Hz. Musa, zâhirî ilimden sonra bâtınî ilmi de araştırmak üzere yanındaki fetâsıyla bir sahili takip edip gider. Yolculuk esnasında bir kayanın dibinde biraz istirahat ederken tam o esnada yanlarında taşıdıkları zembilin içindeki ölü balık canlanır ve denize dalıverir. Ancak bu hâdiseyi gören Yuşa b. Nûndur. Biraz daha yürürler. Hz. Musa, ona kahve altını getirmesini söyleyince Yuşa, olan hâdiseyi hatırlar ve durumu Hz. Musaya bildirir. Aslında Hızırla buluşulacak yer, ölü balığın hayat bulduğu yerdir. Hemen geriye dönerler. Orada Hızırla buluşurlar. Daha sonra herkesin malumu olan seyahat başlar. Hızırın gemiyi delmesi, bir çocuğu öldürmesi ve yıkılmaya yüz tutmuş bir duvarı tamir etmesi bu macerada karşılaşılan hâdiselerdir. Ancak Hz. Musa ona soru sormamaya baştan razı olmasına rağmen her defasında, yapılan işin hikmetini sorar ve üçüncü soruda da Hızırla yolları ayrılır. (Bkz: Kehf, 18/60-82)

Zülkarneyn-Yecüc ve Mecüc

İki boynuzlu, iki yönlü veya iki buudlu insan mânâsına gelen Zülkarneyn, peygamber olup olmadığı şüpheli zevattandır. Ancak zâhir ve bâtın ilimlerini cem eden bir insan olduğu kesindir. (Bu vakaların üçünde de zâhir ve bâtın meselesi iç içedir.) Zülkarneyn, cihanın şarkına ve garbına seyahat yapar. Önce Bahr-i Muhite daha sonra da meşrık tarafına gider. Orada üzerlerinde elbise dahi olmayan bir toplulukla karşılaşır. Yolculuğuna devam eder ve iki sed arasına ulaşır. Burada dillerini anlamadığı bir cemaat ona Yecüc ve Mecüc anarşisinden bahseder ve ne pahasına olursa olsun onlarla kendi aralarına bir sed yapması teklifinde bulunurlar. O da ücreti reddetmekle beraber sed yapmayı kabul eder ve iki tepe arasına demir ve kaynamış bakır halitasından bir sed yapar. Orada bulunanlar da kendisine işçilikte yardım ederler.

Yecüc-Mecüc hâdisesi, çok geniş alanlı bir herc ü merci sembolize eden hâdisedir. O gün Zülkarneynin yaptığı sed, onların etrafı istilasına mani olmak içindir. Ancak Cenab-ı Hakkın tayin ettiği vakit geldiğinde bu sed yıkılacak ve her tarafı Yecüc-Mecüc istila edecektir. (Bkz: Kehf, 18/83-98)

Kehf sûresinde anlatılan bu hâdiselerin hemen hepsi vüzuhu içinde hafî gibidir. Bir bakıma topyekün beşerin serencâmesinin yine beşerin enzârına arz edilmesi itibarıyla vakaların kahramanları adeta belirsizleştirilmiş, ifadeler fizikî mülahazalar çerçevesinde ele alınsa da metafizik edalıdır. Değişik renklerle vakaya/vakalara öyle bir ton verilmiştir ki, kahramanlar birer sırlı ve sihirli varlık görünümü arz etmektedir. İfadeler onları hep buğulu gösterir. İnsan, onları seyrederken tayin ve teşhislerinde zorlanır. Zannediyorum bu tür konularda esas olan da budur. Çünkü anlatılanlar, bütün bir insanlığın macerasıdır. Şu kadar ki, Kurânın anlattığı vakalar, bizim senaryolarımız gibi hayâlî değildir; onlar, hakikatin ta kendisidir. Bu vakaları, peygamberler ve salih insanların şahsında sahnelendiren Hz. Allah (celle celâluhu), Kelam-ı Kadimi ile de ibret alınması maksadıyla, aynı hakikat olarak Peygamberine bildirmiş, anlatmış ve yaşanan o hâdiseleri ölümsüz birer ifade haline getirmiştir. Şimdi bize de, onlardan alınacak hisseyi almak düşmektedir.
 

Bayram

LA İLAHE İLALLAH
 
Üyelik Tarihi
1 Eyl 2005
Mesajlar
7,283
Aldığı Beğeniler
51
Konum
Ankara
Takım
Galatasaray
Kur'an-ı kerim nice sırrı besliyor bunları araştırmakta bizim görevimiz.

İlimler sadece zahirini öğrenmek yeterli değil bunların batıni ilimlerini öğrenmekte lazım.
 

Başak

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
25 Ağu 2005
Mesajlar
1,488
Aldığı Beğeniler
5
Çok güzel bir paylaşımdı..

Allah cc Razı olsun..

Kehf suresi çok güzel bir sure.15. Cüzün yarilarinda baslıyor, biraz 16. cüzde devam ediyor.

Rabbim sevabına nail etsin bizleri ol Mübarek sureyi okudukça..
 

peri

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
1 Ara 2005
Mesajlar
950
Aldığı Beğeniler
5
KEHF SURESİ



Kur'an-ı Kerim'in onsekizinci Sûresi. Bir bölümünde ashâb-ı kehf'den bahsettiği için bu adı almıştır. Mekke'de nâzil olmuştur. Yüzon âyet, binbeşyüzyetmişyedi kelime ve altıbin üçyüzaltmış harften ibârettir. Âyet sonlarına ahenk veren fâsılası "elif" harfidir. Yirmi sekizinci âyetin Medine'de indiği rivâyet edilir. Kehf, dağda geniş mağara anlamına gelir. Sûrede üç önemli kıssa yer alır. Ashâb-ı Kehf, Musa ve Hızır (a.s) kıssası ve Zülkarneyn kıssası.

Bu sûre hakkında rivâyet edilen hadislerden ikisinin anlamı şöyledir:

"Sahâbeden Üseyd b. Hudayr, Kehf sûresini okumuştu. Evinde de bir atı vardı. Bu sırada at ürkmeğe, deprenmeğe başladı. Bunun üzerine (Üseyd) Yâ Râb! Sen âfetten emin kıl, diye dua etti. Hemen onu duman gibi bir şey, yahut bir bulut kapladı. Sonra (Üseyd) bu olayı Hz. Peygambere anlattı. Rasûlüllah, "Oku ey kişi. Çünkü o bulut gibi görünen şey Sekine'dir. Kur'ân dinlemek için yahut Kur"ân-ı tebcil için inmiştir", buyurdu (Buhârî, Menâkıb, 25; Buhârî, Fedâilu'l-Kur'ân, 11; Tirmizi, Fedâilu'l-Kur'an, 6). Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Kim, Kehf sûresinin evvelinden on âyet ezberlerse, deccâl'den korunmuş olur" (Müslim, Müsâfirûn, 257; Ebû Dâvud, Menâhim, 14; Tirmizi, Fiten, 59; İbn Mâce, Fiten, 33).

Nüzûl sebebiyle ilgili olarak ibn İshak'tan şu haber anlatılıyor: Kureyş'in kâfirlerinden Nadr b. Hâris, Hire'ye gitmiş, orada Rüstem ve İsfendiyer hikâyelerini öğrenmişti.

Allah Rasûlü insanlara İslâm'ı anlatırken veya tebliğ görevini yerine getirirken bu adam hemen söze karışırdı. "Ben, size ondan daha güzelini anlatırım" diyerek peygamberimizin sözünün etkisini azaltmaya çalışır, Fars memleketleriyle ilgili hikâyeler anlatmaya başlardı.

İnsanların İslâm'a yönelmesini ve müslüman olmasını önleyemeyen Kureyşliler, Nadr b. Hâris'in yanına Ukbe b. Mu'ayt'ı da kattılar, Medine'de bulunan Yahudilerin yanına gönderdiler. Kureyşlilerin amacı fitne çıkarmak insanların müslüman olmasını engellemek için Yahudilerden akıl almaktı. Bu iki Kureyşli Yahudilerin yanına vardıklarında "siz kitap ehlisiniz" dediler. Peygamberimizin durumu ve onun tebliğ ettiği din hakkında bilgi edinmek için geldiklerini söylediler.

Yahudiler, onlara şu üç öğütte bulundular. O'na "genç yiğitleri, seyyah adamı, ruhu sorun" dediler. Nadr b. Haris ve Ukbe b. Mu'ayt Mekke'ye geldiler. Allah Rasûlüne bu üç soruyu sordular. Bu olay sonucunda bu sûre nâzil olmuştur.

Bu sûreye Kehf adının verilmesi sebebiyle zikri geçen kişilerce de Ashab-ı Kehf denilmiştir. Yahudilerin "genç yiğitler" dedikleri kişiler bunlardır. Bunlara; "mağara arkadaşları", "yedi uyurlar" adı da verilmektedir. Sûrenin onuncu âyetinden yirmi yedinci âyetin sonuna kadar Ashâb-ı Kehf'den bahsedilmektedir.

İbn İshak'ın naklettiğine göre, bu sûrede anlatılan Ashâb-ı Kehf, İsa aleyhisselâm'ın dini üzere amel eden birkaç genç olup, bunlar kendilerini putlara taptırmak veya öldürmek için takip eden Roma toplumu ve bölge valisine karşı mücâdele ve dinlerini korumak üzere dağa çıkmış, mağaraya gizlenmişlerdi. Cenâbı Hak onları düşmanlarından korumak ve öldükten sonra dirilmeye ibret ve işaret kılmak için üçyüzdokuz yıl mağarada uyuttu. Uyandıkları zaman birkaç saat uyuduklarını sandılar. İçlerinden birisi, bir şeyler almak için kasabaya inince bir kaç asır önceki gümüş para, olayın anlaşılmasına yol açtı. Böylece topluma, öldükten sonra dirilmenin uygulaması gösterilmiştir (9-22).

İkinci kıssa Musa peygamberle Hızır aleyhisselâmın arasında geçer. Musa (a.s), Hızır (a.s)'dan ledün ilmi (Allah tarafından bazı kullara verilen özel ilim) öğrenmek ister. Buluşurlar ve birlikte yolculuk yaparlar. Önce bir gemiye binerler, gemi denize açılınca Hızır (a.s) gizlice ambara inerek gemiyi deler. Durum anlaşılınca gemi tamir için geri döner. Musa (a.s) buna bir anlam veremez ve Hızır'a itiraz eder. Hızır (a.s) işin iç yüzünü açıklar. Gemi denizde iş yapan yoksullarındır. Yoluna devam ederse ileride korsanlar pusu kurmuş olup, gemiyi zorla ele geçireceklerdi. Ârıza ile geri dönüş gemiyi gasptan kurtardı (el-Kehf, 8/71, 79). Yolculuğa karada devam ettiler. Hızır (a.s) bir yerleşim merkezinde rastladıkları bir çocuğu öldürdü. Çocuğun görünürde hiçbir suçu olmaksızın öldürülmesi Musa (a.s)'nın yine itirazına yol açtı. Âyette olayın bilinmeyen tarafı şöyle ifade edilir: "Oğlana gelince, onun anası ve babası iman etmiş kimselerdi. Bunun için onları bir azgınlık ve kâfirlik bürümesinden endişe ettik" (el-Kehf, 18/80). Yasarsa ana babayı küfre düşürecek olan bu çocuk yerine, yüce Allah o aileye daha hayırlı ve daha merhametli başka bir çocuk verecektir (el-Kehf, 18/80). Giderken yolları bir kasabaya (Antakya) düştü. Kasaba halkından yiyecek istediler. Fakat halk yiyecek vermedi. Bu arada Hızır'ın dikkatini yıkılmak üzere olan bir duvar çekti. Duvarı doğrulttu ve sağlamlaştırdı. Bundan dolayı bir ücret de istemedi. Hz. Musa buna da bir anlam veremeyip itiraz etti. Hızır (a.s) isin iç yüzünü açıkladı: Bu ev iki yetim çocuğa aitti. Duvarın içinde, çocuklar büyüyünce sahip çıksın diye saklanmış bir hazine vardı. Çocukların babası sâlih bir zat olduğu için, ona verilen değer sebebiyle duvarın erken yıkılması ve böylece hazinenin erken ortaya çıkması önlenmiş oluyordu. Çünkü yetim çocuklar o yaşta haklarını koruyacak bir durumda değildi (el-Kehf, 18/77-82). Hızır (a.s) bütün bunları kendiliğinden değil Allah'ın emriyle yapmıştır.

Sûrede üçüncü kıssa Zülkarnayn'e aittir. Zülkarneyn'in kim olduğu ihtilaflıdır. Peygamber olup olmadığı da tartışmalıdır. Ancak Allah'ın sâlih bir kulu, tevhid inancına sahip ve mü'min olduğunda görüş birliği vardır. Kendisine yeryüzünde büyük güç verilmiş doğu ve batı arasında yolculuk yapmıştır. Doğu Azerbaycan'a ulaştığı zaman hiç söz dinlemeyen bir kavim buldu. Onlar, yerde fesat çıkaran Ye'cuc ve Me'cuc adlı kabilelere karşı, araya bir set çekmede Zülkarneyn'den yardım istediler. Zülkarneyn bu azgın kavmin önüne demir ve bakırdan büyük bir set yaptı (el-Kehf, 18/96). Âyette bu setten şöyle söz edilir: "Artık onu aşmaya da güç yetiremediler, onu delmeye de muvaffak olamadılar. Bu dedi Rabbimden bir merhamettir. Fakat Rabbimin va'di gelince. O, bunu dümdüz yapar" (el-Kehf, 18/97, 98).

Sûrede zengin inkârcı ile yoksul mü'min örneği de ibretlidir. Allah iki kişiden birine iki üzüm bağı, hurmalık ve ekinlik olmak üzere güzel bir çiftlik verir. Ortadan da su fışkırtır. Bu kimsenin başka gelirleri de vardır. Güzel ürün alıyordu. Ancak serveti arttıkça gurura kapılır, yoksul olan mü'mini küçük görür. Kendisini o kadar güçlü görürki, çiftliğin sonsuza kadar bu şekilde kalabileceğini, helâk olacağını sanmadığını bildirir. Kıyametin kopacağını da inkâr eder. Arkadaşı onu uyarır. Allah dilerse bu çiftliğin bir anda helâk olabileceğini hatırlatır. Fakat söz dinlemez. Bir gün bütün serveti, çiftliği batar, hiçbir şeyi kalmaz. Keşke Rabbime hiçbir şeyi ortak tutmasaydım diyerek pişman olur. Artık ona Allah'tan başka yardım edecek hiçbir kimse yoktu ve kendisi Allah'tan öç alabilecek değildir (el-Kehf, 18/32-44).

Sürede dünya nimetlerinden, âhiret azabından, müşriklerin Hz. Peygambere sorularından, imanı güçlendirecek güzel örneklerden bahsedilir. Sûre şu âyetle son bulur: "De ki; Ben ancak sizin gibi bir beşerim. Şu kadar ki, bana ancak ilâhınızın bir tek Allah olduğu vahyediliyor. Artık kim Rabb'ıne kavuşmayı ümit ediyorsa güzel bir amel işlesin ve Rabb'ine kullukta hiçbir şeyi ortak tutmasın" (el-Kehf, 18, 110).
 

Onur

Geliştirici
 
Üyelik Tarihi
1 Eki 2005
Mesajlar
7,571
Aldığı Beğeniler
4,846
Konum
Karaman
Takım
Galatasaray
araştıralım o zaman hayrullah
 
Üst Alt