Yazmak insanın kendisiyle baş başa kalmasıdır.
Kendinize ayıracak vaktiniz yoksa, kendinizi dinlemeye mecaliniz yoksa, iç sesinizi dinlemek size sıkıcı geliyorsa yazı yazamazsınız. Kendinizi sürekli aynı şarkıyı söyleyen sıkıcı bir plak gibi hissediyorsanız yazamazsınız. Kaleminizden çıkacaklar size bile ilginç gelmiyorken bir başkasını nasıl heyecanlandıracak bilmiyorsanız yazamazsınız.
Hayatın artık yazılmaya değer olmadığını düşünüyorsanız yazamazsınız. İçinizdeki kelebekler öldüyse, kuşlar başka ülkelere göçtüyse ve hep aynı rüyanın aynı kabusunu görmekten bıktıysanız yazamazsınız.
Günleriniz birbirinin aynıysa, artık söyleyecek tek sözünüz yoksa, hayattaki tek meseleniz evdeki patlıcanı karnıyarık mı yoksa oturtma mı yapmak gerek diye düşünmekse, konuştuğunuz kelimeler 20’yi geçmiyorsa, içinizdeki hırçın kız iç denizlerinizde boğulduysa, duygusal kediler çoktan İstanbul’u boyladıysa, evi silerken bitmiş olan ozonun kaygısına düştüyseniz, lavaboyu ovarken lavobaç yere döküldüyse, elinize kitap aldığınızda oğlunuz karnının acıktığını söylüyorsa ve evde yemek yoksa, balkonda çamaşırlar varken yağmur yağıyorsa, ütülenecekler kendi çaplarında bir ülke oluşturmaya doğru gidiyorsa, yazarken dinlediğiniz şarkıların yerini dizi müzikleri aldıysa, erkenden kalkamıyor, hiç kendinizle yalnız kalamıyor ve kaldığınızda konuşacak bir şey bulamıyorsanız, yaz bir türlü gelmiyorsa, okuduğunuz kitapları unutmaya başladıysanız, en sevdiğiniz filmleri hatırlayamıyorsanız, Selim (Tutunamayanlar) olsaydı ne yapardı diye düşünmeyi bıraktıysanız, okumak için heyecanlandığınız bir hikayeniz yok demektir. Hayatınızı filme alsalar dünyanın en sıkıcı filmi olurdu değil mi? Yazamamak nefes almamak demektir.
Eğer yazamıyorsanız beyninizi kemiren kelimeler uçuşmuyorsa etrafınızda, yağmur yağarken can dostunuzla altında ıslandığınız günleri değil de kirlenen camları düşünüyorsanız, kitapçıya gittiğinizde tek uğradığınız bölüm çocuk kitapları olduysa, hatta kitapçıya gitmeyi, kitap için para biriktirmeyi çoktan unuttuysanız, ezberinizdeki şiirler tek tek siliniyorsa hafızanızdan, çiçek adları yerine şair adları öğrenmeye çalıştığınız günler geride kaldıysa, gece yarısı aniden aklınıza gelen cümle için kağıt kalem tutamıyorsanız, hatta artık aklınıza yazacak heyecan verici bir cümle gelmiyorsa, Suç ve Ceza’yı ilk okuduğunuzda sarsılan içinizle ne yapacağınızı bilmez halde dolaştığınız zamanlar artık bir daha gelmeyecek gibi hissediyorsanız, kara kalemle, tükenmez kalemle boyanan elleriniz artık kireç çözücülerden çatlıyorsa, karnıyarığın yanına pilav da yapsam mı diye hala aklınızdan geçiyorsa, evdeki kitaplıklara sadece toz almak için uğrar olmuşsanız, o kitaplar kımıldamamaktan kalıp haline gelmişlerse, içlerindeki hikayeler, savaşlar, aşklar, ihanetler, mutluluklar, aksiyonlar sizin değil de kendi içlerinde kalmışsa, bulutlar artık sizinle konuşmuyorsa, bir çocuğunuzun karnını doyurup elinize tekrar kitap aldığınızda diğeri uykudan uyanmış ve bezinin değişmesini bekliyorsa, mutfaktaki bulaşıklar da kendi ülkelerini kurmakla tehdit ediyorlarsa, sonunda kitap okumaya çalışmaktan pes edip camları açıp önce mutfağı toplamaya sonra süpürüp ütü yapmaya karar verdiyseniz, üşenmeyip karnıyarık ve pilavın yanına salata da yaparsınız. Akşam çoktan gelmiş olur. Yemek faslı, bulaşık faslı biter, televizyonda biraz daha unutursunuz kendinizi, çocuklar uyur.
Eskiden olsa gecenin sessizliğinde yazmak için en uygun fırsat olduğunu düşünürdünüz. Gece sessiz evet, dolunay da var. Bilgisayarı açsanız sizi havaya sokacak güzel müzikler de bulabilirsiniz. Sonra gelir kelimeler, basarsınız tuşlara birer birer. Siz hissedersiniz kelimeler akar parmaklarınızdan.
Yazarsınız, yazarsınız, yazar-sınız, yaz-arsınız, ya-zarsınız. Yaz-ardınız. Eskiden olsa… Eski siz olsa…
Elleri var kelimelerin. Bazen açar kendini, tutar sizin elinizi hiç bırakmaz, sıkar bazen acıtır, yaralar, çarpar o eller, vurur sizi en derininizden. Bazen de böyle bırakıverir, bir babanın çocuğunu yetimhaneye bıraktığı gibi… Hadi git der, ben sonra geleceğim. Siz günlerce beklersiniz. Yetimhane bir gün gelip birilerinin kendisini götürmesini bekleyen çocuklarla doludur.
Beklersiniz. Babanız gelir diye. Hayatın akışına kapılırsınız, günler geçer, içinizdeki bekleyen çocuk hiç büyümez. Ama o gelmez. Artık gelmeyeceğini anladığınızda sizin yetimhaneden gitme vaktiniz gelir. Gidip hayata karışacaksınızdır artık. Kelimeler başka çocuklarla başka bir hayat kurmuştur çoktan. Sizin varlığınızı unutmuştur. Başkalarına hikaye anlatır, başkalarını heyecanlandırır, bu dünya üzerine kafa yormasına neden olur.
Çünkü…
Gözleri var kelimelerin. Bazen kapatır, bazen de açılıp görür sizi. O gözlere yansıyan yaşamlar var. O gözlerin şahit olduğu, bazen bakmaya doyamadığı, bazen de dayanamadığı anlar var. Kelimelerin gözleri sizi görmediğinde balkonda çamaşır asan kadın olursunuz öyle. Yerleri silen, gezmeye giden, pazardan alışveriş yapan, komşuya çaya giden, markette terlik seçen kadın oluverirsiniz birden. Olduğunuzun bile farkına varmadan, her şey öyle sinsice öyle kendiliğinden olup biter ki kelimeleriniz çoktan başka arkadaşlar bulmuştur kendine. Siz başka arkadaşlar edinmişsinizdir. Kelimelerinizi birbirinize söyleyemeyeceğiniz, gece yarısı aniden içinizi bir ürpertiyle dolduran cümlelerinizden haberdar olamayacağınız, sadece çocuklar ve eşten ibaret küçük hayatınızdan bahsedebileceğiniz arkadaşlarınız olur. Bunlar size olur. Siz fark etmezsiniz bile.
Hayatınıza ekleyecek Tanpınarvari ironileriniz, Orhan Pamukça uzun cümleleriniz, Cemil Meriç tarzı vurucu sözleriniz, O’Henryce zeki finalleriniz, Roald Dahl tarzı tatlı sohbetleriniz, İsmet Özel gibi düşündüren şiirleriniz yok oluverir birden. İçinizin denizinden geriye kumlar kalır. Siz o yetimhanedeki çocuk gibi kalakalırsınız. Önünüzde patlıcan-pilav-salata… Yersiniz ve biter. Tüm gün kafanızı meşgul eden mesele de böylece bitmiş olur.
Çocuklar yatmış olur, gece gelmiş, bilgisayar açılmış olur. Ama siz yazar mısınız, ya-zar mısınız?
Yazmaz, yatarsınız. Çünkü bütün gün sizi oyalayan, o anlamsız, bitmek bilmeyen işler sizi öyle yorar ki, Ralkolnikov’un derdiyle uğraşacak halini kalmaz.
Hayata karşı bir duruşunuz, bir derdiniz, meseleniz olmaz. Söyleyecek sözleriniz olmaz. Sizi dinleyecek, sözlerinizi ilginç bulacak kimse kalmaz etrafınızda. Bir bilgisayara bakarsınız, bir yatağa. Artık ayaktayken bile kapanan gözleriniz uykuya doğru evrilir.
Üzgünüm dersiniz, bugün de yazamayacağım. Sanki yarın yazacakmış gibi, sanki yarının bugünden farkı olacakmış gibi.
Yatarsınız, yazamazsınız. Yaz-ama-zsınız. Ama-yazarsınız. Yazamazsanız, yazar olamazsınız.
Sadece anne olursunuz. Anneler gününüz kutlu olur.
Kendinize ayıracak vaktiniz yoksa, kendinizi dinlemeye mecaliniz yoksa, iç sesinizi dinlemek size sıkıcı geliyorsa yazı yazamazsınız. Kendinizi sürekli aynı şarkıyı söyleyen sıkıcı bir plak gibi hissediyorsanız yazamazsınız. Kaleminizden çıkacaklar size bile ilginç gelmiyorken bir başkasını nasıl heyecanlandıracak bilmiyorsanız yazamazsınız.
Hayatın artık yazılmaya değer olmadığını düşünüyorsanız yazamazsınız. İçinizdeki kelebekler öldüyse, kuşlar başka ülkelere göçtüyse ve hep aynı rüyanın aynı kabusunu görmekten bıktıysanız yazamazsınız.
Günleriniz birbirinin aynıysa, artık söyleyecek tek sözünüz yoksa, hayattaki tek meseleniz evdeki patlıcanı karnıyarık mı yoksa oturtma mı yapmak gerek diye düşünmekse, konuştuğunuz kelimeler 20’yi geçmiyorsa, içinizdeki hırçın kız iç denizlerinizde boğulduysa, duygusal kediler çoktan İstanbul’u boyladıysa, evi silerken bitmiş olan ozonun kaygısına düştüyseniz, lavaboyu ovarken lavobaç yere döküldüyse, elinize kitap aldığınızda oğlunuz karnının acıktığını söylüyorsa ve evde yemek yoksa, balkonda çamaşırlar varken yağmur yağıyorsa, ütülenecekler kendi çaplarında bir ülke oluşturmaya doğru gidiyorsa, yazarken dinlediğiniz şarkıların yerini dizi müzikleri aldıysa, erkenden kalkamıyor, hiç kendinizle yalnız kalamıyor ve kaldığınızda konuşacak bir şey bulamıyorsanız, yaz bir türlü gelmiyorsa, okuduğunuz kitapları unutmaya başladıysanız, en sevdiğiniz filmleri hatırlayamıyorsanız, Selim (Tutunamayanlar) olsaydı ne yapardı diye düşünmeyi bıraktıysanız, okumak için heyecanlandığınız bir hikayeniz yok demektir. Hayatınızı filme alsalar dünyanın en sıkıcı filmi olurdu değil mi? Yazamamak nefes almamak demektir.
Eğer yazamıyorsanız beyninizi kemiren kelimeler uçuşmuyorsa etrafınızda, yağmur yağarken can dostunuzla altında ıslandığınız günleri değil de kirlenen camları düşünüyorsanız, kitapçıya gittiğinizde tek uğradığınız bölüm çocuk kitapları olduysa, hatta kitapçıya gitmeyi, kitap için para biriktirmeyi çoktan unuttuysanız, ezberinizdeki şiirler tek tek siliniyorsa hafızanızdan, çiçek adları yerine şair adları öğrenmeye çalıştığınız günler geride kaldıysa, gece yarısı aniden aklınıza gelen cümle için kağıt kalem tutamıyorsanız, hatta artık aklınıza yazacak heyecan verici bir cümle gelmiyorsa, Suç ve Ceza’yı ilk okuduğunuzda sarsılan içinizle ne yapacağınızı bilmez halde dolaştığınız zamanlar artık bir daha gelmeyecek gibi hissediyorsanız, kara kalemle, tükenmez kalemle boyanan elleriniz artık kireç çözücülerden çatlıyorsa, karnıyarığın yanına pilav da yapsam mı diye hala aklınızdan geçiyorsa, evdeki kitaplıklara sadece toz almak için uğrar olmuşsanız, o kitaplar kımıldamamaktan kalıp haline gelmişlerse, içlerindeki hikayeler, savaşlar, aşklar, ihanetler, mutluluklar, aksiyonlar sizin değil de kendi içlerinde kalmışsa, bulutlar artık sizinle konuşmuyorsa, bir çocuğunuzun karnını doyurup elinize tekrar kitap aldığınızda diğeri uykudan uyanmış ve bezinin değişmesini bekliyorsa, mutfaktaki bulaşıklar da kendi ülkelerini kurmakla tehdit ediyorlarsa, sonunda kitap okumaya çalışmaktan pes edip camları açıp önce mutfağı toplamaya sonra süpürüp ütü yapmaya karar verdiyseniz, üşenmeyip karnıyarık ve pilavın yanına salata da yaparsınız. Akşam çoktan gelmiş olur. Yemek faslı, bulaşık faslı biter, televizyonda biraz daha unutursunuz kendinizi, çocuklar uyur.
Eskiden olsa gecenin sessizliğinde yazmak için en uygun fırsat olduğunu düşünürdünüz. Gece sessiz evet, dolunay da var. Bilgisayarı açsanız sizi havaya sokacak güzel müzikler de bulabilirsiniz. Sonra gelir kelimeler, basarsınız tuşlara birer birer. Siz hissedersiniz kelimeler akar parmaklarınızdan.
Yazarsınız, yazarsınız, yazar-sınız, yaz-arsınız, ya-zarsınız. Yaz-ardınız. Eskiden olsa… Eski siz olsa…
Elleri var kelimelerin. Bazen açar kendini, tutar sizin elinizi hiç bırakmaz, sıkar bazen acıtır, yaralar, çarpar o eller, vurur sizi en derininizden. Bazen de böyle bırakıverir, bir babanın çocuğunu yetimhaneye bıraktığı gibi… Hadi git der, ben sonra geleceğim. Siz günlerce beklersiniz. Yetimhane bir gün gelip birilerinin kendisini götürmesini bekleyen çocuklarla doludur.
Beklersiniz. Babanız gelir diye. Hayatın akışına kapılırsınız, günler geçer, içinizdeki bekleyen çocuk hiç büyümez. Ama o gelmez. Artık gelmeyeceğini anladığınızda sizin yetimhaneden gitme vaktiniz gelir. Gidip hayata karışacaksınızdır artık. Kelimeler başka çocuklarla başka bir hayat kurmuştur çoktan. Sizin varlığınızı unutmuştur. Başkalarına hikaye anlatır, başkalarını heyecanlandırır, bu dünya üzerine kafa yormasına neden olur.
Çünkü…
Gözleri var kelimelerin. Bazen kapatır, bazen de açılıp görür sizi. O gözlere yansıyan yaşamlar var. O gözlerin şahit olduğu, bazen bakmaya doyamadığı, bazen de dayanamadığı anlar var. Kelimelerin gözleri sizi görmediğinde balkonda çamaşır asan kadın olursunuz öyle. Yerleri silen, gezmeye giden, pazardan alışveriş yapan, komşuya çaya giden, markette terlik seçen kadın oluverirsiniz birden. Olduğunuzun bile farkına varmadan, her şey öyle sinsice öyle kendiliğinden olup biter ki kelimeleriniz çoktan başka arkadaşlar bulmuştur kendine. Siz başka arkadaşlar edinmişsinizdir. Kelimelerinizi birbirinize söyleyemeyeceğiniz, gece yarısı aniden içinizi bir ürpertiyle dolduran cümlelerinizden haberdar olamayacağınız, sadece çocuklar ve eşten ibaret küçük hayatınızdan bahsedebileceğiniz arkadaşlarınız olur. Bunlar size olur. Siz fark etmezsiniz bile.
Hayatınıza ekleyecek Tanpınarvari ironileriniz, Orhan Pamukça uzun cümleleriniz, Cemil Meriç tarzı vurucu sözleriniz, O’Henryce zeki finalleriniz, Roald Dahl tarzı tatlı sohbetleriniz, İsmet Özel gibi düşündüren şiirleriniz yok oluverir birden. İçinizin denizinden geriye kumlar kalır. Siz o yetimhanedeki çocuk gibi kalakalırsınız. Önünüzde patlıcan-pilav-salata… Yersiniz ve biter. Tüm gün kafanızı meşgul eden mesele de böylece bitmiş olur.
Çocuklar yatmış olur, gece gelmiş, bilgisayar açılmış olur. Ama siz yazar mısınız, ya-zar mısınız?
Yazmaz, yatarsınız. Çünkü bütün gün sizi oyalayan, o anlamsız, bitmek bilmeyen işler sizi öyle yorar ki, Ralkolnikov’un derdiyle uğraşacak halini kalmaz.
Hayata karşı bir duruşunuz, bir derdiniz, meseleniz olmaz. Söyleyecek sözleriniz olmaz. Sizi dinleyecek, sözlerinizi ilginç bulacak kimse kalmaz etrafınızda. Bir bilgisayara bakarsınız, bir yatağa. Artık ayaktayken bile kapanan gözleriniz uykuya doğru evrilir.
Üzgünüm dersiniz, bugün de yazamayacağım. Sanki yarın yazacakmış gibi, sanki yarının bugünden farkı olacakmış gibi.
Yatarsınız, yazamazsınız. Yaz-ama-zsınız. Ama-yazarsınız. Yazamazsanız, yazar olamazsınız.
Sadece anne olursunuz. Anneler gününüz kutlu olur.